25/08/19

Antonio Gramsci – Jakobenizm Üzerine

fransız devrimi

Jakobenizm ve Eylem Partisi konusunda aşağıdaki şu noktanın altının çizilmesi gerekir: jakobenler ‘öncü’ parti işlevlerini ölümüne mücadele ederek kazanmışlardır; kendilerini Fransız burjuvazisine sözcüğün düz anlamıyla ‘dayatmışlar’, böylece onları, en kuvvetli burjuva çekirdeğin dahi kendiliğinden benimsemek isteyeceği pozisyondan çok daha ileri bir konuma, tarihsel öncüllerinin meydan verdiğinden de daha da ileri konuma itmişlerdir. I. Napolyon’un işlevinin ve çeşitli biçimlerde uygulamaya soktuğu karşı tepkilerin sebeplerini buna bağlamak doğru olur. Jakobenizmin (ama ondan önce, Cromwell ve ‘Yuvarlakkafalılar’ın[1] da) ve buna bağlı olarak (-görünüşte- mevcut durumun zorlanması ve geriye dönüşü mümkün olmayan oldubittiler yaratmasıyla ayırt edilen) bütün Fransız Devrimi’nin, ayrıca bir grup içindeki, burjuvaziyi kıçından tekmeleyerek ilerleten son derece enerjik ve kararlı insanların karakteristiği olan bu özellik, aşağıdaki şekilde şematize edilebilir: Tiers état[2] en az homojen gruptu; diğerlerinden apayrı bir entelektüel elit kesime ve ekonomik bakımdan çok ileri, ama siyasal bakımdan ılımlı bir gruba sahipti. Olaylar oldukça enteresan bir seyir izleyerek gelişti. Tiers état’nın temsilcileri ilk başta yalnızca, toplumsal grubun fiziksel üyelerini ilgilendiren, dolaysız ‘özgül’ (geleneksel anlamıyla, belirli bir kategorinin dolaysız ve dar bencilce çıkarları anlamında ‘özgül’) çıkarlarıyla ilgili sorulan ortaya attılar.

Devrim’in öncüleri aslında ılımlı reformculardı; çok bağırıp gürültü çıkarıyor, ama gerçekte çok az şey talep ediyorlardı. Zamanla bu grup içinde yalnızca kendi özgül çıkarlarına odaklı reformlarla ilgilenmeyen, bunun yanında, burjuvaziyi bütün halk güçlerinin hegemonik grubu olarak kavramaya da eğilimli yeni bir elit kesim doğdu. Grup içinden yeni bir eliti doğuran bu süreç iki faktörün (eski toplumsal güçlerin direnişi ile uluslararası tehdidin) devreye girmesine bağlıydı. Eski güçlerin herhangi bir taviz vermeye niyetleri yoktu ve taviz vereceklerse de bunu zaman kazanma ve bir karşı-saldırıya hazırlanma düşüncesiyle yapmışlardı. Eğer devrim sürecindeki her ‘ara’ duraklamaya karşı koyan ve yalnızca eski toplumun can çekişen unsurlarını değil, ayrıca dünün devrimcisi olup, bugünün gericisi saydıkları kişileri de giyotine gönderen jakobenlerin enerjik eylemleri olmasaydı tiers état bu ‘tuzaklar’a düşerdi. Sonuçta jakobenler, ilerlemesini sürdüren bir devrimin tek partisiydi ve bu konumlarıyla, hem Fransız burjuvazisini oluşturan bireylerin dolaysız ihtiyaçları ve özlemlerini, hem de bir bütün olarak, tarihin ayrılmaz parçasının bir gelişimi olarak devrimci hareketi temsil etmekteydiler. Dolayısıyla onlar, geleceğin ihtiyaçlarını, yani o bireylerinkinin yanı sıra, mevcut temel gruba asimile edilmesi gereken ulusal grupların ihtiyaçlarını temsil ediyorlardı. Taraflı ve temelde anti-tarihsel bir düşünce okuluna karşı, jakobenlerin soyut hayalperestler değil, Makyavelist damgalı gerçekçiler olduğunda ısrar etmek bir gerekliliktir.

Jakobenler eşitlik, kardeşlik ve özgürlük isteyen sloganlarının mutlak doğruluğuna inanmışlardı ve daha önemlisi, jakobenlerin harekete geçirip mücadeleye kattığı büyük halk kitleleri de onların doğrularına yürekten inanıyorlardı. Jakobenlerin dili, ideolojileri, eylem yöntemleri, kusursuz biçimde çağın zorunluluklarını yansıtıyordu (ilginçtir, bunlar ‘bugün’ bile, yüz yılı aşkın bir zamanın kültürel evriminden sonra ve farklı bir ortamda, hâlâ ‘soyut’ ve ‘çılgınca’ görünebilmektedir). Doğal olarak jakobenlerin çizgisinin yansıttığı başka bir yönelim, Fransız kültürel geleneğine uygun düşen zorunluluklardı. Bunun kanıtlarından birisi, jakoben dilinin Kutsal Aile’de bulunabilecek olan analizidir. Bir başka kanıt, Hegel’in, jakobenlerin hukuksal-siyasal dili ile (azami bir somutlukta olup, modem tarihsizmin kaynağını oluşturduğu bugün genel kabul gören) klasik Alman felsefesinin kavramlarının birbirine paralellik taşıdığını, karşılıklı olarak birbirine tercüme edilebilir özellikler sergilediğini kabulüdür. Birinci zorunluluk, düşman güçleri ortadan kaldırmak, ya da en azından, bir karşı-devrime girişme imkânlarını yok edecek ölçüde güçsüzleştirmekti. İkinci zorunluluksa, genelde burjuvazinin kadrolarını genişletmek ve burjuvaziyi bütün ulusal güçlerin başına geçirmekti; bunun başka bir anlamı, bütün ulusal güçlerin ortak çıkarları ve gerekliliklerinin birleştirilmesi ve bu suretle, söz konusu güçlerin harekete geçirilip, mücadele içinde onlara önderlik edilmesiydi. Burada iki hedefe ulaşılması amaçlanıyordu: a) Düşmanın indirmesi muhtemel darbeleri karşısında hedefin çapını ve kapsamını büyüterek karşı koymak, yani devrime elverişli bir siyasal-askeri ilişki ortaya çıkarmak; b) düşmanı, Vendée[3]  tipinde ordulara tahvil edilmesi mümkün olan her türlü pasif alanın uzağında tutmak. Jakobenlerin tarım politikası olmasaydı Vendée, Paris’in kapılarına dayanmış olurdu. Doğrusu, Vendée’nin direnişi, Bretagne halklarının ve genelde ‘tek ve bölünmez cumhuriyet’ sloganı ile bürokratik-askeri merkezileşme politikasına Jakobenlerin intihar etmeden vazgeçemeyecekleri bu slogan ve politikaya yabancı olanların damarlarına bir zehir gibi işlemiş bulunan ulusal sorunla bağıntılıdır.

Bu arada Jirondenler Jakoben Paris’i ezmek için federalizmden faydalanmaya çalışmaktaydılar, fakat Paris’e getirilen taşradaki birlikler de devrimcilerin safına geçmişlerdi. Ulusal (ve dilsel) farklılaşmanın çok büyük olduğu belirli marjinal bölgeler dışında, tarım sorununun yerel özerklik özlemlerinden daha güçlü bir talep olduğu ortadaydı. Kırsal Fransa, Paris’in hegemonyasını kabul etmiş; başka bir deyişle, eski rejimi kesin bir şekilde tasfiye edebilmek için, tiers état’nın en ileri unsurlarıyla -Jironden ılımlılarla değil- bir blok oluşturma gerekliliğini kavramıştı. Eğer jakobenlerin kendi ellerini ‘zorladıkları’ doğruysa, bunun her zaman gerçek tarihsel gelişme yörüngesinde gerçekleştiği de doğrudur. Çünkü onlar bir burjuva yönetim kurmakla, yani burjuvazinin egemen sınıf olmasını sağlamakla kalmamışlar, daha da ileri giderek, burjuvaziyi ulusun önder, hegemonik sınıfı haline getiren burjuva devleti yaratmışlardı. Başka bir ifadeyle, yeni devlete sürekli bir temel kazandırmışlar ve birleşik bir modern Fransız ulusu yaratmışlardı.

Jakobenlerin her şeye rağmen ve hep burjuva zemininde durmalarının bir göstergesi, fazla özgül ve katı bir kalıptaki bir parti kastı olarak ve Robespierre’in ölümüyle sonlarına damgasını vuran olaylardır. Meslek localarıyla toplu eylemi yasaklayan Le Chapelier yasasını muhafaza ederken sağlarındaki işçilere taviz vermeye gönüllü almamışlar, bunun sonucunda Azami Fiyat ve Ücret Yasası’nı geçirmek zorunda kalmışlardır. Paris kentli bloğunu parçalamaları da böyle olmuştur: Onların Komün’de toplanan hücum birlikleri hayal kırıklığı içinde darmadağın olurken, üstünlük Thermidor’a geçmiştir. Bu aşamada Devrim artık en geniş sınıfsal sınırlarına ulaşmıştır. İttifaklar ve sürekli devrim politikası, o devirde çözülemeyecek yeni sorunların ortaya atılmasıyla sona ermiştir ve böylece ancak bir askeri diktatörlüğün kontrol altında tutmayı başarabileceği temel güçlerin önü açılmıştır.

Eğer İtalya’da bir Jakoben parti kurulmadıysa, bunun sebepleri iktisadi alanda; yani, İtalyan burjuvazisinin göreli zayıflığında ve Avrupa’da l815’ten sonra egemen olan farklı tarihsel iklimde aranmalıdır. Jakobenlerin Fransız halkının enerjisini zoraki yeniden canlandırma politikaları, Le Chapelier ve Azami Fiyat ve Ücret Yasası’yla ulaştıkları sınır, 1848’de artık tehdit edici boyutlarda bir ‘hayalet’ görünümü arz ediyordu -ve Avusturya, eski hükümetler, hatta Cavour (Papa’dan ayrı olarak) bu durumdan ustalıkla faydalanmanın peşindeydiler. Burjuvazi, büyük halk katmanları üzerindeki (Fransa’yı kucaklayarak elde ettiği) hegemonyasını (belki) daha fazla genişletemezdi -bunu nesnel sebeplerden ziyade, öznel sebeplerden dolayı yapamazdı-, ancak köylülüğün hedef alınması da her zaman kesinlikle mümkün olmuştu. Burjuvazinin iktidarı aldığı süreçte Fransa, Almanya ve İtalya (ve İngiltere) arasında çeşitli farklılıklar bulunuyordu. Bu süreç Fransa’da en zengin gelişmeler, aktif ve olumlu siyasal unsurlarla yaşanırken, Almanya’da bazı yönlerden İtalya’da, başka yönlerden İngiltere’de yaşananları andırır bir kapsamda evriliyordu. Almanya’da 1848 hareketi, burjuvazinin merkezileşip yoğunlaşmakta yetersiz kalışının sonucunda (burada demokratik aşırı solun jakoben-tipi sloganı, ‘sürekli devrim’di) ve devletin yenilenme sorunu ulusal sorunla ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği için başarısızlığa uğramıştı.

1864, 1866 ve 1870 savaşları gerek ulusal soruna ve gerekse -ara biçimiyle- sınıf sorununa bir çözüm getirecekti: Burjuvazi iktisadi-endüstriyel gücü elde etmişti, ama eski feodal sınıflar, ordu, idari mekanizma ve topraklar üzerindeki geniş çıkarlarıyla siyasal devletteki yönetici katman olarak kalmışlardı. Yine de en azından, bu eski sınıflar Almanya’da büyük önemlerini muhafaza etseler ve birçok ayrıcalıktan yararlanmayı sürdürseler bile, ulusal bir işlev görmekteydiler; ayrıca, kast kökenleri ve geleneklerinin getirdiği belli bir mizacı koruyarak, burjuvazinin ‘entelektüeller’i olmuşlardı. Burjuva devriminin Fransa’dakinden önce gerçekleştiği İngiltere’de, İngiliz jakobenler’i olan Cromwell’in ‘yuvarlakkafalıları’nın aşırı zindeliğine bağlı bile olsa, eski ve yeni güçlerin kaynaşmasıyla Almanya’dakiyle benzer bir olgunun ortaya çıktığını görüyoruz. İngiltere’de eski aristokrasi belirli ayrıcalıklarla yönetici katman durumunu sürdürmüş ve aynı zamanda, İngiliz burjuvazisinin entelektüel katmanı haline gelmişti (burada, İngiliz aristokrasisinin açık bir yapısı olduğu, entelektüeller ve burjuvaziden devşirdiği unsurlarda kendini sürekli yenilediği bilgisi eklenmelidir). Almanya’da büyük kapitalist gelişmeye rağmen, sınırlarına ulaşmış bir burjuva hegemonyası ve konumu tersine dönmüş ilerici sınıflarıyla endüstriyel kalkınmanın doğurduğu sınıf ilişkileri, burjuvaziyi eski rejime karşı bütün kuvvetiyle mücadele etmeyip, eski rejimin bir veçhesiyle devamına imkân tanımaya ve kendi gerçek egemenliğini onun arkasına saklamaya yöneltmiştir.

[1] Roundheads; İngiliz İç Savaşı’nda parlamento yanlısı olup, yaygın saç uzatma âdetinin aleyhine, saçlarını kısa kestirmeleri sebebiyle verilen isim.

[2] 3. Sınıf. Devrim öncesi Fransa’da mecliste bulunan burjuva, köylü, zanaatkar ve işçi sınıfından oluyordu.

[3] Fransız Devrimi’nde Vendée bölgesinde ayaklanan köylülerin kurdukları kilise ve kraliyet yanlısı ordu, isyan ve katliam için kullanılır.

Kaynakça: Hobsbawm, E. (2008). Fransız Devrimine Bakış (1 b.). (O. Akınhay, Çev.) İstanbul: Agora, s. 167-174.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir