25/08/19

Deniz Ekin – Devrim İçin Eğitim Davası: Köy Enstitüleri

köy enstitüleri

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist devletler tarafından parçalanıp pay edilen Osmanlı topraklarında, emperyalistlere ve onların içerdeki işbirlikçilerine karşı “Ya istiklal ya ölüm!” diyerek başkaldıran Mustafa Kemal ve arkadaşları ile yeni bir düzen özlemi içerisinde Anadolu’ya kaçan, Mustafa Kemal’e inanmış az sayıda sivil ve subay aydın dışında geneli yoksul köylülerden ve onları sömürerek biraz varlık edinmiş kent ve kasaba eşrafından oluşan halk, en büyük işbirlikçi Abdülhamit’in 33 yıl boyunca uyguladığı terör yüzünden cahil ve bilinçsizdi. Bu sivil ve aydınlar grubu ise Abdülhamit’in yabancılara uşaklık ettiği bu sömürü düzeninde, bilinçli olarak sınırlandırılan eğitim, aydınlanma ve bilinçlenme olanakları içerisinde kendilerini olabildiğince eğitmeye çalışmış, bin bir tehlikeyi göze alarak bazı Tanzimat çağı aydınlarının etkisi ile Fransız Devrimi’ni örnek almışlardı. Fakat o güne dek cahil bırakılmış halk zaman zaman hedeflenen devrimlerin karşısında yer alıyor, Fransız Devrimi’nden örnek alınan ilkeler yerine, eski feodal yapıya dönme isteği duyuyorlardı. Bu durumda yapılacak şey, Fransız Devrimi’nde olduğu gibi bütün halkın yararlanacağı laik bir eğitim sistemi kurmaktı. Milli Kurtuluş Savaşı’nın devrimci ilkelerinden vazgeçmeyen, inandığı Cumhuriyet ilkelerinin gerçekleşebilmesinin, bağımsızlığın korunabilmesinin, aydınlanma sürecinin tamamlanabilmesinin en önemli koşulunun eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmak olduğuna inanan Atatürk, henüz Kurtuluş Savaşı’nın sona ermediği ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmadığı günlerde Anadolu’da bir gezisi sırasında eğitimin önemini, hiçbir zaman sırtını dönmediği halka şu sözler ile ifade ediyordu:

“Arkadaşlar! Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat, ilim ve irfan olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar kazandığı zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa kavuşturmuş sayılmaz. Bu zaferler ancak gelecek zaferlerimiz için değerli bir zemin hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.”[1]

Gençleri geleceğin teminatı olarak görüyordu ve vatanın asıl sahibi, çoğunluğu oluşturan ve esas üretici olan dolayısıyla herkesten çok refah, saadet ve servete layık olduğunu söylediği köylünün aydınlanmasının, çağdaş bir dünya görüşüne sahip olmasının devletin temel hedeflerinden biri olduğunu ise 1 Mart 1922’de TBMM’ni açarken yapmış olduğu konuşmasında şöyle açıklıyordu:

”Efendiler, asırlardan beri milletimizi idare eden hükümetler, eğitim ve öğretimin genelleşmesi arzusunu göstere gelmişlerdir. Ancak, bu arzularına varmak için Doğuyu ve Batıyı taklitten kurtulamadıklarından, netice milletin cehaletten kurtulamamasına varmıştır. Bu hazin hakikat karşısında, bizim takibe mecbur olduğumuz eğitim ve öğretim siyasetimizin ana çizgileri şu olmalıdır:

Demiştim ki, bu memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun temel öğesi köylüdür. İşte bu köylü, bugüne kadar, eğitim ve öğretim ışığından mahrum bırakılmıştır. Bunun için bizim takip edeceğimiz eğitim ve öğretim siyasetinin temeli ilk önce mevcut cehaleti gidermektir. Genel olarak tüm köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi ve ahlaki bilgi vermek ve dört işlemi öğretmek eğitim ve öğretim programımızın ilk hedefidir.”[2]

Sonraki yıl Mart ayında Atatürk, TBMM’nin dördüncü toplantı yılının açılış konuşmasında, eğitim alanındaki geçen bir yılı değerlendirmiş ve pek parlak olmamakla birlikte mevcut zorluklar ve özellikle araç – gereç yokluğuna oranla oldukça yeterli sonuçlar alındığını söylemiş ve bir an önce ulaşılması gereken eğitim öğretim hedeflerini “önemli merkezlerde çağdaş kütüphaneler, bitki ve hayvanat bahçeleri, konservatuarlar, çalışma alanları, müzeler ve güzel sanatlar sergileri kurulması ve ilçe merkezlerine kadar bütün memleketin matbaalarla donatılması” şeklinde sıralamıştır.

Görüldüğü üzere Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun ancak yüzde 10’unun okuryazar olduğu, kırsal kesimin ise yüzde 94’ünün okuryazar olmadığı ve kırsal yerleşim birimlerinin yüzde 90’ında okul bulunmayan [3] ülkede çağdaşlaşma ve toplumsal kalkınma hedefi çerçevesinde eğitime büyük önem verilmiştir. Eğitim politikalarının temelinde ise laikleşme, yurttaşlık ve mevcut tarım ekonomisinin gereği, köylüyü eğitmek, ona bir meslek vermek bulunuyordu. Özellikle öğretmen yetiştirme konusunda, köye yönelik öğretmen yetiştirme fikri temel politika olarak belirlenmişti. Eğitimde birliği ve laikliği sağlayan ileri yasalar bu amaçlar kapsamında çıkarıldı. Fakat belirlenen eğitim ve öğretim politikalarını gerçekleştirecek ve bütün halka yayılmasını sağlayacak örgütler bir türlü kurulamıyordu. 1933 yılına gelindiğinde Mustafa Kemal’den aldığı direktiflerle Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip köylünün okutulmasını sağlayacak yeni bir okul açılması için bir komisyon kurdurdu. Bu komisyonda bulunan Şevket Süreyya Aydemir bu önemli adım hakkında şunları söylemiştir:

“…Komisyonda Necip Ali Küçükağa, Hayrettin Karan, Afet Hanım da vardı… Çalışmalar sıkı ve zevkli geçiyordu… Nihayet şunu da biliyordum ki, Çankaya’da oturan insanın gözleri, sanki her dakika üstümüzdedir. Ve hizmet beklemektedir. Hakikaten de her günkü çalışmalar, hemen her akşam oraya ulaştırılıyor ve her gün yeni bir hava ile kendimizi işimize veriyorduk…”[4]

Komisyonun hazırladığı rapora göre, yeni açılacak öğretmen okulları bölge okulları olarak kurulacak, öğrenciler köyden alınacak, kent dışına kurulacak bu okullarda günün yarısı dershanede diğer yarısı da iş ve uygulamada geçecekti. Her bölge öğretmen okulu, bölgenin özelliğine göre bir tarımsal işletme olacaktı. Mezunlar, olağandışı bir durum olmadıkça, yalnız o bölgenin köylerinde yerleşik olarak çalışacaklardı. Fakat bu planların hayata geçirilmesi ne yazık ki Dr. Reşit Galip’in vekillikten ayrılması nedeniyle mümkün olmadı. Kendisi bundan kısa bir süre sonra da öldü. Daha sonra Köy Enstitülerini kuracak olan İsmail Hakkı Tonguç ve arkadaşları tarafından köyde öğretmen davası 1934-1935 yıllarında yeniden ele alındı.

“…Bu yıllarda bir tek büyük insan herkesten ayrı düşünüyordu. Yalnız o, bu zamana kadar söylenen ve yazılan fikirlerden ayrılarak gerçekteki Türkiye’yi ilgilendirecek kuvvette sözler söylüyordu: Mustafa Kemal.”[5] diyen Tonguç da tıpkı Atatürk gibi o zamana kadar söylenen ve yazılan fikirlerden ayrılmış, fikirlerini somut bir şekilde başarıya götüren eylemler içerisinde bulunabilmiş ve düşündüklerinin çoğunu uygulayabilmiştir, bu da çok açıktır ki onun toplumsal ve siyasal düşünceleri sayesinde olmuştur. Tonguç, Millî Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye’sinin toplumsal ve siyasal yapısı, Türk toplumunun tarihsel gelişimi, yapısı ve evrimi ile ilgili doğru tespitler yapabilmiş ve Anadolu İhtilali’nin duraksamasını, çıkmaza girmesini, bir noktadan sonra eksik kalmasını, diğer bir ifadeyle demokratik devriminin tamamlanarak proleter devrimine dönüştürülememesinin sebeplerini anlayabilmiştir. Dolayısıyla Köy Enstitüleri atılımı bir “devrim için eğitim” atılımıdır. Amaç, sınıf bilinci uyandırılmış köylüler yetiştirmek ve devrimi tamamlamaktır. Bu amaca ulaşmak için gerekli eğitim, kültür, siyasi ve sosyal alt yapının sağlanması görevini başarıyla üstlenen kişi ise dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel olmuş, “köyden yetişmiş, köy kalkınmasının hayati ehemmiyetini içinden duymuş, çalışkan ve müteşebbis gençlerin köy çocuklarını ve köy halkını yetiştirmek için lazım olan bilgiler, maharetler, teknik vasıtalar ve bilhassa ideallerle donatıldığını” söyleyen Yücel, kendisinden önce köy eğitimine yönelik başlatılmış olan çalışmaları yeterli görmeyerek sorunun çözümü için 17 Nisan 1940 tarihinde “ziraat işlerine elverişli yerlerde, köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek” amacıyla, “Köy Enstitüleri” kurulması tasarısını meclise getirmiştir. Tüm şiddetli muhalefete rağmen 148 red oyuna karşılık 278 oyla tasarı kabul edilmiştir.

Nihayet, Köy Öğretmen Okulları adıyla açılan okullar, söz konusu yasa ile Köy Enstitüleri adını alarak, ilki, 1 Ekim 1937’de Eskişehir Çifteler’de, ikincisi ise 30 Ekim 1937’de İzmir Kızılçullu’da eğitime başlamış, bunlar, atölyeleri, meyve bahçeleri, ekin tarlaları, kooperatifleri ve kendilerinin ürettikleri elektrik enerjisiyle yirmi enstitünün tam bir üretici etkinlik içinde bulunduğu Köy Enstitüleri mucizesinin ilk adımlarını oluşturmuştur. Başlangıçta enstitülerde gönüllü olarak köy öğretmenliği yapan erbaşların yerini daha sonra ilkokul mezunları alacak ve beş yıllık düzenli bir eğitim ve öğretim göreceklerdi. Böylece okuyan, aydınlanan ve geleceğin öncüsü olacak olan köylü, köyüne dönüp hayatını orada kazanacak, buraya kendisiyle yeni fikir ve bilgiler getirecekti. Tonguç’un işbaşında bulunduğu süre içinde, başarılabilen işlerin manevi yanı bir yana, maddi varlık olarak yaklaşık 16.000 ilkokul öğretmeni, 500 kadar sağlık memuru, 9000 eğitmen yetiştirilmiş, 600 kadar yapıya yerleşmiş 20 köy enstitüsü, 7000 köy ilkokulu[6] kurulmuştur.

Atatürk’ün başlattığı ve Tonguç’un başkanlık ettiği bu eğitimde devrim hareketi ile birlikte, çok kısa bir süre içerisinde Köy Enstitüleri atılımı ile eğitim reformu yapılmış, en elverişsiz şartlarda binlerce yapı kurulmuş, daha önce görmezden gelinmiş bir sürü köye on binlerce öğretmen gönderilmiş ve kırk bin köyü olan memleketin dört bir yanına çeşitli zanaatlar kazandırılmıştır. Köy Enstitülerinde yaşamla kültür bir arada götürülmüş, ev yapmak, ağaç dikmek, hastalıklarla mücadele etmek, toprağı, hayvanı, makineyi kullanmak, araştırmak, ortak değerlerin bilincine varmak ve vatanını, bağımsızlığını, insanı, bilimi sevmek dönemin öncekilere göre şanslı öğrencilerine aşılanmıştır. Ki zaten böyle bir bağımsız iş-eğitim reformu hareketi Avrupa’da fikirleri çoktan doğmuş olmasına rağmen, dünyada Atatürk Türkiyesi’ne kadar, Sovyetler haricinde pek uygulama sahası bulamamıştır.

Ne var ki, 1946’lara gelindiğinde Atatürk’ün bağımsız ve millî kalkınma politikaları ve devrimci ilkeleri karşı devrim saldırılarıyla terk edilip Türkiye yeniden dışa bağımlı hale getirildiği için, yeni tipte öğretmenler yetiştirmeye başlamış olan Köy Enstitüleri de tabii ki hortlayan gerici hareketlerin hedefi oldu. 1945’ten beri ABD öncülüğünde gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon, sinema filmleri gibi türlü araçlar yoluyla yoğun bir şekilde sürdürülen antikomünizm propagandası, Türk sağında yarattığı etkiyle onların gözlerini Köy Enstitüleri gibi tamamen ülkenin yararına olan ulusal bir yapılanmayı “din, millet, bayrak, gelenek, aile, ordu vb. düşmanlığı” ile ve içindekileri de “Rus ajanlığı” ile suçlayacak kadar kör etti! Türk sağının içindeki İslamcı unsurlar açık açık, milliyetçi unsurlar ise örtülü olarak Atatürk’ün başlattığı Kemalizm uygulamalarıyla “sol” tedirginliği ve nefreti sayesinde kavgaya tutuştular. Böylece Atatürk döneminde devrimci uygulamalara muhalefet edemeyen dindar, milliyetçi ve muhafazakâr kitleler Köy Enstitüleri gibi laik, aydınlanmacı uygulamalara, bu siyasi, sosyal ve ekonomik düşüncelerin komünizm zihniyetinden beslendiğini bahane ederek saldırmaya ve bugün oldukça güç kazanmış olan İslamcılığın temellerini inşa etmeye başladılar. Türk sağının bu gibi kurum ve kişilere olan hınçlarını, İlhan Darendelioğlu’nun “Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri” kitabında yer verdiği, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yapılan bir muhafazakâr, milliyetçi, anti-Komünist öğrenci derneği toplantısında Ahmet Kabaklı’nın sarf ettiği şu sözlerle net bir biçimde görebiliyoruz:

“Dünya komünizmin adını duyalı 200 yıl oluyor. 50 seneden beri de beşeriyet bu korkunç kâbusun tehdidi içindedir. Her ülkede olduğu gibi artık bizde de komünizmin bir tarihi, vatansız müritleri, melek kılıklı şeytanları vardır. […] Kızıl sırtlan 30 senelik tarihimiz içinde polisten başka hiçbir rakip görmedi. […] İçtimai şartlarımız onların üremesine meydan verdi. Sefalet sömürüldü, biz bu hallere seyirci kaldık. Artık toplanmanın ve harekete geçmenin sırası geldi.”[7]

Bugün dahi vatan-millet edebiyatı yapanların dillerinden düşürmediği başta Nihal Atsız olmak üzere, Necdet Sancar, Osman Yüksel Serdengeçti, Fethi Tevetoğlu Köy Enstitüleri’ne karşı açıktan saldırmış, “vatansever” şair Necip Fazıl Kısakürek, Eşref Edip ve Peyami Safa gibi İslamcı zihniyetler Kısakürek’in tabiriyle “Anadolu çocuğunu ruh kökünden koparmak için gayet hesaplı bir devşirmecilik ocağı haline sinsice getirilmiş olan Köy Enstitüleri”ne karşı bu saldırılara katılmışlardır. Böylece Atatürk’ün savaş yıllarından beri yeni, çağdaş Türkiye için planladığı, adlı adsız kahramanların yıllarca gerçekleştirmek için uğraştığı bu düşü; Atatürk düşmanı sözde aydın takımının intikam yeminleri, faşizm-Nazizm sevdalısı Pedagog Halil Fikret Kanad’ın fikir hürriyetini “felaket” olarak adlandırarak yarattığı tahribatlar, Köy Enstitülerini dönüştürmeye daha doğrusu yıkmaya uğraşan eski Kızılçullu müdürü Emin Soysal’ın mecliste “öğrencilere milliyet ve Allah yok gibi görüşler telkin ediliyor, sosyalist kitaplar dağıtılıyor, aile yıkılmak isteniyor, kız-erkek öğrenciler arasında nişan merasimi yapılıyor, mülkiyet düşmanlığı yapılıp proletarya sınıfı oluşturmak isteniyor” sözleriyle gözü dönmüş kitleyi tahrik gayretleri, Demokrat Parti’nin etkili muhalefeti sonucu İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden ayrılmak zorunda kalan Tonguç gibi, Yücel’in de 7 Ağustos 1946’da görevinden ayrılıp yerine gerici ve tutucu Reşat Şemsettin Sirer’in geçerek “zararlı unsurlardan temizleme” adı altında öğretmenler ve enstitü direktörlerine karşı giriştiği “temizlik” çalışmaları ile eşgüdümlü olarak hep bir ağızdan tutturdukları “din aleyhtarlığı yapılan komünizm yuvaları” türküsüyle adım adım yıktılar. Şunu asla unutmamalıyız ki, Köy Enstitüleri yalnız köylünün aydınlanmasını sağladığı için değil, kentlerdeki eğitim ve öğretim sistemini de temelinden sarstığı için, dine dayalı, düşünmeye ve sorgulamaya kapalı nesiller yetiştirmek amacıyla Abdülhamit’in izinden giden, bugün İmam-Hatipler’i zorunlu tutmaya çalışan zihniyetler tarafından yok edildi. Köy Enstitüleri’ni kuran düşünce yoksul Türkiye’nin üretici, kendi kendine yeten, bağımsız millî ekonomiye sahip bir ülke olmasını isterken, onu yıkan düşünce sömürülmesini, biat etmesini ve kendilerini zengin edecek şekilde yoksul köleler ordusu olarak varlıklarını sürdürmelerini istiyordu. Bu haksız düşüncelerin temsil edildiği ve beslendiği Demokrat Parti hükümetlerinin oynadığı, bugün oldukça iyi bildiğimiz “muhafazakâr mağduriyeti” oyununun, “Köy Enstitüleri’nin feci halinin ıstırabını ruhunda duyan” Menderes ile başlayıp dönemin Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin sıraladığı, daha sonra DP milletvekilleri tarafından da sürekli olarak dillendirdiği şu görüşlerle ortaya koyalım:

“Vaktiyle Köy Enstitüleri’ne solcu eğilimlere sahip bazı kişilerin yerleştirildiği ve bunların bahis konusu istikamette birtakım faaliyetler sarf ettikleri, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak kadar açık bir gerçektir. Hadiseler arasında örnek olarak alınan birkaç tanesi şunlardır:

  1. Tanımış bir komünistin aynı illete malul karısı, bu müesseslerden birisine öğretmen olarak alınmış, bazı öğrenciler bu yolla zehirlenmiş.
  2. Bu enstitülerde, serbest okuma saatlerinde, öğrencilere solcu neşriyat incelettirilmiş, bu konuda çeşitli eserlerin hulasaları talebe konferansları adı altında gençlere dinletilmiştir.
  3. Enstitülerde “hükümetin devrilmesi” ve “aile kutsiyetinin saçmalığı” gibi konulara dair konuşmalar yapıldığına şahitlik eden ifadeler vardır.
  4. Bir öğrenciye “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Eğitim” adlı konferans hazırlatılmış ve öğrencilere dinlettirilmiştir.
  5. Karl Marx’ın hayatı, eserleri ve mezhebi hakkında konferanslar da verilmiştir.
  6. Ahlaki gelenek ve göreneklerimize aykırı her türlü hakaretler mazur görülmüş ve hatta teşvik edilmiştir. Çirkin muamelelere hedef olan ve mukavemet gösteren kızlarımızdan bıçaklarla tecavüze uğrayanların bulunduğunu, içki âlemlerine iştirak ettiklerini gösteren vesikalar ve şahitlikler vardır.
  7. Komünist Parti Manifestosu’nun teksir edilerek öğrencilere dağıtıldığı da tespit edilmiştir.

Şu ciheti de arz etmeden geçemeyeceğim. Milletin bel bağladığı irfan müesseslerinde bu korkunç hareketler cereyan ederken; birtakım milliyetçi gençler komünizme karşı harekete geçtiklerinden Irkçı-Turancı ithamı ile tabutluklarda işkencelere maruz bırakılmakta idiler.”[8]

Daha sayısız örneğini verebileceğimiz bu gerici, yıkıcı fikirler ve bu fikirlerin sağ’daki temsilcileri işte bu saldırılarla Köy Enstitüleri’ni kapatan aktörler olarak tarihe bir leke daha bırakmışlardır.

Toparlamak gerekirse, Türkiye halkının büyük çoğunluğu olan köylü, tarihte ilk kez kendi yöneticisini kendisi yetiştirerek kendi kendini yönetebilecek ve gerçek demokrasinin yepyeni bir örneğini oluşturabilecekken, <<doğrudan doğruya hakim sınıfların kendi aralarında oluşturduğu, emperyalistler tarafından empoze edilmiş aktarma, sömürge tipi bir “demokrasi”>>[9] hakim kılınmıştır. İnönü dahi, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı dalgalanmalar, 1946 seçim denemesinin Halk Partisi içinde ideolojik çatışmaları körüklemesi, iyiden iyiye yoğunlaşan anti-Kemalist politik entrikalar ve Atatürk’ün gericiliği bastıran gücünün çekilmesiyle beraber savaş yıllarının verdiği imkânlar da elinden çıkınca, kurulmasını istediği ve desteklediği Köy Enstitülerini koruyamamıştır. Ve nihayetinde, kadın-erkek eşitliği yerine kadının eğitimden muaf tutulması, fikir özgürlüğünün yerine okutulan kitaplara yasaklar getirilmesi, dinin siyasete alet edilmesiyle birlikte enstitülerde de zorunlu hale getirilmesi ve hatta din adamı yetiştirilmesi teklifinin yapılmasına kadar ileri gidilmiştir. Bu tahribatların son darbesi olan 1953 Beşinci Eğitim Şûrası ile birlikte, Türkiye’de yakılmış ve dünyanın birçok ülkesini de tutuşturmuş olan, örneğin Hindistan’da yüzlerce Hint Köy Enstitüsü’nü doğuran bu ateş karanlığa gömülmüştür. Bu acı tabloyu “tam 50 yıl çırpındıktan sonra böyle bir sonuçla karşılaşmak pek dokunuyor insana.”[10] şeklinde ifade eden Tonguç gibi bunları bilip de görevi Atatürk’ten, Yücel’den, Tonguç’tan ve nicelerinden devralmamak, gerçekleri karşı-devrimcilerin bulundukları her ortamda yüzlerine haykırmamak da bizlere dokunmuyor mu? Bugün, dünün o ihanete uğramış büyük devrimlerini, daha da önemlisi devrime götüren yüce fikirlerini ve cesaretini örnek alarak bu ateşi yeniden kimler yakacak?

[1] Doğramacı, İhsan, “Atatürk ve Eğitim”, Atatürk Araştırmaları Merkezi Dergisi, C. I, No 3, s. 656.

[2] Eyüboğlu, Sabahattin, Köy Enstitüleri Üzerine, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Nisan 1999. (Sadeleştirilmiştir.)

[3] Arayıcı, Ali, Kemalist Dönem Türkiyesi‘nde Eğitim Politika ve Köy Enstitüleri, Ceylan Yayınları, İstanbul, 1999.

[4] Aydemir, Şevket Süreyya, İkinci Adam C.II. S. 376-380.

[5] Tonguç, İ. Hakkı, Canlandırılacak Köy, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1947, s. 258.

[6] Tonguç, Engin, Devrim Açısından Köy Enstitüleri, Ant Yayınları, İstanbul, Nisan 1970, s. 218.

[7] Meşe, Ertuğrul, Türk Sağında Köy Enstitüleri Algısı, Asya’dan Avrupa’ya Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Akademik Sosyal Araştırmalar, No: 1, 2017, s. 83-95.

[8] TBMM Tutanak Dergisi’nden (26.12.1952, s.441-443.) aktaran: Ertuğrul Meşe, a.g.e., s. 83-95.

[9] Çayan, Mahir, Savunma, İleri Yayınları, Birinci Baskı, Nisan 2018, s. 109-110.

[10] “İ.Hakkı Tonguç ile bir konuşma” (25 Ekim 1959), Pazar Postası’ndan aktaran: Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Colombia Üniversitesi Doktora Tezi, İmece Yayınları: 2, 1962, s. 383

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir