14/10/19

Deniz Ekin – Lenin’in Öğretisi Işığında Emperyalizmin Evrensel Kökenleri ve Türkiye Örneği

lenin

Lenin’e göre emperyalizm, genel anlamda kapitalizmin bazı özelliklerinin gelişimi ve doğrudan doğruya devamı olarak ortaya çıkmıştır. Ama kapitalizm, kapitalist emperyalizm haline ancak gelişmesinin belirli ve çok yüksek bir düzeyinde, kapitalizmin esas özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşmeye başladığı zaman; kapitalizmin yüksek bir ekonomik ve toplumsal yapıya geçiş döneminin bazı ögeleri bütün gelişme çizgisi boyunca biçimlenip belirdiği zaman gelebilmiştir. Bu süreç içinde, ekonomik yönden de önemli olay, kapitalist serbest rekabetin yerine kapitalist tekellerin geçmesidir. Serbest rekabet, kapitalizm ve genel olarak meta üretiminin temel niteliğidir. Tekel ise serbest rekabetin tam karşıtı oluyor; ama serbest rekabet, büyük üretime geçerek, küçük üretimi saf dışı bırakarak, büyüğün yerine daha büyüğünü geçirerek, üretimdeki ve sermayedeki yoğunlaşmayı tekellerin doğduğu ya da tekelleri doğuran bir noktaya değin götürerek, gözlerimizin önünde, tekel durumuna dönüşüyor. Bununla birlikte tekeller, kendisinden çıkmış oldukları serbest rekabeti yok etmez; onun üstünde ve yanında var olur; böylelikle iyice keskin, şiddetli sürtüşmelere, çatışmalara yol açar. Tekel, kapitalizmden daha yüksek bir düzene geçiştir. [1]

Emperyalizm, az sayıda ülkede, büyük bir nakdi-sermaye birikimidir. Rantiye tabakanın, yani “kırptıkları kuponlarla” yaşayan insanların, herhangi bir işletmenin çalışmasına hiçbir biçimde katılmayan insanların, meslekleri işsizlik olan insanların olağanüstü bir biçimde çoğalması bundandır. Emperyalizmin başta gelen ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiye tabakasının üretimden kopuşunu daha da artırır ve denizaşırı bazı ülkelerin ve sömürgelerin emeğinin sömürüsüyle yaşayan ülkelerin topuna asalaklık damgasını vurur. Rantiyelerin elde ettiği gelir, dış ticaret gelirinden, hem de dünyanın en büyük ticaret ülkesinin dış ticaret gelirinden beş kat daha fazladır! Emperyalizmin ve emperyalist asalaklığın esası budur işte. [2]

Lenin bu kapsamlı emperyalizm tanımı ile, emperyalizmin en temel ekonomik kaynağının tekeller olduğuna, bu tekelin de kapitalizmden doğduğuna ve kapitalizmin, meta üretiminin, rekabetin genel koşullarıyla devamlı olarak bir çelişki içerisinde olduğuna işaret etmiştir. Günümüzde de görebileceğimiz üzere, büyük girişimcilerle kurulmuş tekel birliklerinin egemenliği, gerçekten de kapitalizmi belirleyen en temel özelliktir. Kapitalizmi belirleyen diğer bir temel özellik ise sanayinin olağanüstü gelişmesi ve üretiminin giderek daha büyük işletmeler içinde hızla yoğunlaşmasıdır. Büyük işletmelerde üretimin yoğunlaşması, işçi yoğunlaşmasından çok daha hızlıdır. Para-sermaye ve bankalar da bu büyük işletmelerin üstünlüğünü daha da ezici hale getirmektedir. Bu yoğunlaşma, gelişmenin belli düzeyine geldiği zaman kendiliğinden tekele götürmekte, rekabetin tekele dönüşmesi de bugünkü kapitalist ekonominin temelini oluşturmaktadır.

1.Dünya Savaşı’ndan beri Kapitalist ABD ekonomisi, kapitalizmin ekonomik kriz yaratan özüne bağlı olarak, ABD’de 2007 yılının ikinci yarısında ortaya çıkan ve zaman içerisinde etkisinin ve etki alanının genişlemesiyle 2008 yılının son çeyreğinden itibaren küresel krize dönüşmesinden sonra ikinci büyüme sürecini yaşamıştır. ABD ve AB Merkez Bankalarının kriz kapsamında uyguladıkları parasal genişleme politikaları bu büyüme sürecini hızlandırmıştır. Bu politikalar ile finansal varlık fiyatları büyük bir hızla artmıştır. Yaklaşan ekonomik krizi geciktirmek için ABD Merkez Bankası 2015, AB Merkez Bankası ise 2017 yılından itibaren parasal sıkılaştırma politikaları uygulamış ve faizleri arttırmıştır. Emperyalist devletlerin uyguladıkları politikalarla uluslararası alanda ekonomik riskler artmıştır. 2018 yılının ilk aylarından beri oldukça keskin bir biçimde hissedilen ekonomik dalgalanmalar emperyalist ülkelerden çok, Türkiye gibi dünya ekonomisinin zayıf halkalarında hissedilmektedir.

Kâr hadleri yüksek, emeğin ucuza ve bol bulunduğu, geniş ham madde kaynaklarına ulaşılabildiği iktisaden az gelişmiş ülkelere sermaye ihraç etmek,  emperyalist ülkeler için geniş imkanlar sağlamaktadır. Sömürüye açık el-sürülmemiş alanlar olarak bu ülkeler, özellikle iktisadi ayrıcalıkları güvence altına alan siyasi baskı ve denetim mekanizması işletilebildiği takdirde, tekelci koşulların ve politikaların yaratılması için son derece uygun bir alan oluşturmaktadırlar. İleri kapitalist ülkelerin çoğunda tekelci gelişme, az gelişmiş ülkelere,sonunda egemenliğe yol açan iktisadi ve siyasi sızma ve nüfuz etme olayına bağlayan yollardan biridir. Türkiye ekonomisi de, 1980’lerde uygulanan finansal serbestleşme ile uluslararası finansal piyasalara bağımlı hale getirilmiş, 1995 yılında AB ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşması ile Türkiye ile Avrupa arasındaki dış ticaret vergileri, kısıtlamaları kaldırılmış ve Türkiye uluslararası ekonomik dalgalanmalara karşı savunmasız bırakılmıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da ithalat-ihracat dengesi tamamen bozulmuş ve Türkiye emperyalist ülkelere bağımlı hale gelmiştir.

Öte yandan AKP hükümetinin emperyalist politikaların yarattığı olumsuz etkileri azaltmak için parasal sıkılaştırma politikaları uygulamak yerine devlet harcamalarını arttırması, ihracatın ithalatı karşılama oranının düşmesi, özel şirketlerin döviz borçlarının artması, bütçe açığının artması ve bununla beraber Türkiye ve Orta Doğu’da yaşanan siyasi belirsizlikler 2018 itibariyle Türkiye’yi ekonomik krizinin eşiğine getirmiştir. Türk lirası ABD Doları karşısında yılbaşından bu yana büyük boyutlarda değer kaybetmiş, buna bağlı olarak üretim ve tüketim mallarının fiyatları hızla artarken işçi sınıfının alım gücü aynı hızla düşmüştür. Döviz borcu olan büyük şirketler borçlarını ödeyemediği için bankalarla borç erteleme anlaşmaları imzalamaktadır. İşsizlik, özellikle genç işsizlik oranı büyük bir hızla artmaktadır. Burada önemli bir noktanın altını çizmek son zamanlarda “devlet kapitalizmi”nin bilinçli veya bilinçsiz olarak gözden kaçırılıyor olmasına dikkat çekmek açısından yararlı olacaktır. Tekel bir bütün olarak kapitalizmde bir iktidar toplanması demek olduğu için, toplum üzerinde ve devlet politikası üzerinde çok daha kuvvetli ve sıkı bir siyasal egemenliğe yol açmaktadır. Böylece devlet, sırf kapitalizmin ve bir bütün olarak kapitalist sınıfın çıkarlarının değil, fakat kapitalizmin kendi içindeki egemen tekelci grupların çıkarlarının sözcüsü haline gelmekte; kapitalistlerin diğer kesimlerinin zararına olsa bile, egemen tekelci grupların çıkarları kollanmaktadır. Ancak Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi:

“Emperyalist ya da anti-emperyalist terimleri çok işitilen sözlerdendir. Fakat, Emperyalizm nedir? Onu, bazıları herhangi bir tabiat hadisesiyle bile karıştırır; bazıları da, ekonomi dışında sırf bir politika meselesi sayarlar. O zaman herhangi bir Kadîm İmparatorluğa da Emperyalist adını vererek, emperyalizmi “Kalûbelâ!”ya kadar çıkarmak; yahut Bursa ovasındaki leylekleri yaralayan kartallardan da bir emperyalistlik kokusu alıp, emperyalizmi, alâim-üccevviye: meteor [göktaşı] sırasına sokmak işten bile değildir. Bu yüzden, emperyalizmi, yerin dibinde gizli bir Deccal gibi bekleyen veya bulutlar ötesinde kanat germiş bir Zümrüdüanka sanan sanana…”[3]

Sonuç olarak, yukarıda anlatmaya çalıştığımız korkunç tabloya rağmen Türkiye ekonomisinin büyüdüğünü savunmaktalar. Bu bize Lenin’in “emperyalist asalaklık” tanımlamasının ne kadar yerinde olduğunu kanıtlamaktadır. Lenin’in de altını çizdiği gibi kapitalizmin çelişkili doğası gereği Türkiye’de de tekelci gruplar, piyasa üzerindeki egemenlikleri ve tekelci fiyat politikaları yoluyla başka bir şekilde elde edebileceklerine oranla daha büyük bir toplam kar elde ederken, ezici çoğunluğu oluşturan işçi sınıfının alım gücü, son zamanlarda kuru soğan ve patates fiyatlarındaki artış örneğinde gördüğümüz gibi, hızla düşmektedir. Bu gelişmeler ışığında yakın zamanda büyük şirketlerin de borçlarını ödeyemeyerek iflasa gideceğini, işsizliğin daha da artacağını ve şirketler bankalara borçlarını ödeyemediğinden dolayı bankaların da iflas edeceğini tahmin etmek güç değildir. Böyle bir durumda ise gelirleri sabit olup kendilerini koruyabilecek şekilde bir örgütleri bulunmayan,orta ve düşük gelirli işçiler ve meslek sahipleri asıl zararı görecektir.

Bu noktada kurtuluşu “emekten yana ekonomik sıkı düzen”de görüyoruz. Bütün sorun, ekonomik ve siyasal çıkmazın yol açtığı bu tehlikeli sürüklenişi, Türkiye’nin 1919’dakine benzer anti-emperyalist bir şahlanışla bir kez daha boşa çıkarıp çıkaramayacağıdır. Böyle bir atılımın ilk koşulu, dış borç kaynaklarına güvenmeyip kendi olanaklarımıza güvenmektir. Kurtuluş Savaşı ile kurulan genç Cumhuriyet’in de, tam bağımsızlığına değer verdiği sürece, o günlerin fakir Türkiye’sine güvenmekten başka seçeneği yoktu. Genç Cumhuriyet, en kötü koşullarda bile, kendine güvenen bir halkın hayli şeyler yapabileceğini kanıtlamıştır. [4]

[1] V.İ. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, çev. Cemal Süreya (Ankara: Sol Yayınları, 2009), sf. 99.

[2] Lenin, Emperyalizm, sf. 113-114.

[3] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Emperyalizm, Geberen Kapitalizm, Marksizm Bibliyoteği Yayınları, 1935.

[4]Doğan Avcıoğlu, Devrim ve Demokrasi Üzerine, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1980, sf. 67-68.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir