25/08/19

Deniz Ekin – Türkiye’de İşçi Sınıfının Varoluş Süreci ve Sınıf Bilinci

türkiye'de işçi sınıfı

20. yüzyılda dünyada burjuvanın ilerici yönünü kaybedip aksine gerici bir niteliğe bürünmesiyle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi bulunmayan” işçi sınıfı devrimlere öncülük etti. İşçi sınıfı, yalnızca kendisini ezen ve toplumun geri kalmasını hedefleyen egemen sınıfları ortadan kaldırmak azmiyle değil, insanlık için kendisi de dahil olmak üzere, var olan bütün sınıfları yok etmek kararlılığı ve zorunluluğu ile harekete geçmişti. Dolayısıyla bir ülkede devrimci sınıfın varlığından söz edebilmek için, o ülkenin işçi sınıfının, özellikle sanayi işçilerinin oranına bakmak gerekir. Ancak bu kavram, sanayi işçileriyle sınırlı değildir. Marks proletarya tanımını, Gesamtarbeiter, yani ‘işçiden başka bir şey olmayan işçi’ şeklinde yapar. Bu kavram beyaz yakalı işçileri, teknikerleri, mühendisleri ve hatta iş-yerindeki üretim sürecini planlayan ve kontrol edenlerin (kelime anlamında “yönetenlerin”) belirli bir tabakasını, kamu hizmetlerinde ve devlette çalışanları da içerir (elbette üst yöneticiler ve yüksek memurlar hariç olmak üzere); yani ekonomik baskı altında iş-gücünü satan ve gelirleri normal olarak sermaye biriktirmelerine ve kendilerini bu proleter hayat şartlarından bireysel olarak kurtarmalarına olanak tanımayan bütün herkesi kapsar.[1] Dolayısıyla bu tanımlamanın içerisine hemşireler, öğretmenler, gazeteci, sosyal hizmet görevlisi gibi görece vasıflı beyaz yakalı işçiler, emekli işçiler, iş aramaktan vazgeçenler, işsizler, ev eksenli çalışan kadınlar, göçmen işçiler vb. de girmektedir. Lenin, “Köylerde köylüler toprağı alsınlar; işçiler fabrikaları ve işletmeleri ellerine geçirsinler; dört bir yanda her şeye gücü yeten örgütler fışkırır.”[2]der. Yani, işçiler üretim merkezlerinde, büyük fabrikalarda ne kadar kalabalık, ne kadar bütün halindeyse devrimin kuvveti o kadar büyük olur ve bir işçi sınıfının varlığından söz edebilmek için örgütlenmenin olması şarttır; aksi takdirde örgütsüz işçilerin toplamı kendiliğinden, öylesine, güçsüz bir sınıf olarak kalacaktır sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz.

Türkiye’de emekçi sınıf ve tabakaların varoluş süreci pek çok ciddi sorunla oldukça sancılı gerçekleşti. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla, siyasal bağımsızlığı güvence altına almak için hemen sanayileşme üzerinde yoğunlaşıldı. Bu amaç için de sermaye birikimi sağlanmalıydı. Türkiye bir yandan yıllarca süren savaşların yıkımlarıyla, Osmanlı’dan devraldığı borçlarla ve tüberküloz, frengi,  tifüs gibi çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor, bir yandan da Kürt aşiretlerinin ve din devleti kurulmasını isteyen yobazların isyanları ile uğraşıyordu. Bunlara ek olarak 1927 tarım buhranı, 1929 Büyük Buhranı ve İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri sonucunda 1923 yılından itibaren, sanayileşme yolunda çok önemli adımlar atılmasına rağmen işçi sınıfı yeterince gelişmeye, örgütlenmeye fırsat bulamadı.  Ancak fabrikaların artmasıyla işçileşme ve işçi sayısı büyük oranda arttı. “1915 istatistiklerince, Teşvik-i Sanayi’den yararlanan toplam sanayi işçisi 16.309 kişi idi; 1932’de ise, Teşvik-i Sanayi’li yalnız dokuma sanayisinde 16.914 kişi çalışıyordu. 1927 Sanayi Yazımına göre, Türkiye’de 48.000 dokuma işçisi vardı. Ekonomi bakanı Celal Bayar’a göre, dokuma işçisi 1931’de 68 bini ve 1933’de 127.000’i bulur. Aynı olay daha kısa zamanlar ve daha geniş sahalar içinde de gene öyle şaşırtıcıdır: Teşvik-i Sanayili işletmelerde, 1932 yılı 52 bin, 1933 yılı 62 bin küsur kişi sayılıyor: 1 yılda 10 bin kişi çoğalış!”[3] Bu çoğalışa rağmen, Osmanlı döneminden de herhangi bir örgütlülük miras alamayan Türkiye işçi sınıfı, 1923-1946 yılları arasında yasalar ve yönetmeliklerle işçiler lehine getirilen düzenlemeler ile daha iyi koşullara sahip olsa da, bu hakları kendi bilinçli ve örgütlü mücadelesi sonucu elde etmemesinin eksikliğini, 1950’li yıllarda artarak 1960’lı ve 1970’li yıllarda da hissetmeye devam etti. Yine de 1925 yılında emperyalizm destekli İslamcı ve Kürt milliyetçisi bir ayaklanma olan Şeyh Sait isyanı nedeniyle çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası’nın verdiği yetkilerle kapatılmış olan işçi örgütleri yerine daha sonra yardımlaşma sandığı, dernek ve kulüp olmak üzere pek çok sayıda işçi ve memur örgütü açıldı. Bunların bir bölümü 1946 yılından başlayarak ya sendikaya dönüştü ya da sendikaların oluşması için gerekli maddi, manevi ve insan desteğini sağladı. Bu sırada dünyada Soğuk Savaş rüzgarları esiyor, Türkiye, Atatürk döneminde izlediği Sovyet ittifakına dayalı politikayı terk ederek anti-Sovyet bir çizgiye yöneliyordu. Bu anti-komünist strateji, İslamcı güçlerin gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracak, kontrollü bir sendikacılık hareketi geliştirilmesine ortam hazırlayacaktı.

Nitekim 1954 sonrasına gelindiğinde, Demokrat Parti’nin sendikalar üzerindeki baskısı, oy alabilmek amacı ile işçiler lehine yaptığı yasa değişikliklerine rağmen özellikle grev hakkının tanınması konusunda verdiği sözleri tutmaması, CHP’lilerin yönetiminde bulunduğu bazı sendikaların ve sendikacıların üzerine gitmesi, 6-7 Eylül 1955 provokasyonunu bahane ederek İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ve diğer bazı sendikaların faaliyetlerini durdurması, TÜRK-İŞ ve ona bağlı 27 sendikanın aranıp belgelerine el konması vb. saldırılar bu öngörüyü haklı çıkardı. Bu saldırılara cevap ise bazı yurtsever subaylar tarafından 27 Mayıs 1960 günü yapılan özgürlükçü bir ihtilal ile verildi. Bu dönemde ilk kez sosyalist-komünist hareket legal ve illegal örgütlenmelerle kitleselleşti. Bu sırada Kürtçü hareketler de uzunca bir aradan sonra, sosyalist solla ittifak halinde yeniden ortaya çıkma fırsatı buldu ve kendi kitlesini oluşturmaya çalıştı. Sosyalist-komünist hareketin hızla yayıldığı ve güçlendiği bu ortamdan rahatsız olanlar, İslamcı ve Ülkücü hareketlerin provokasyonlarını ve “faili meçhul” cinayetlerini destekleyerek onları adeta birer kiralık katil gibi kullandılar. Ne yapsalar da durduramadıkları sosyalizm dalgasını 80 darbesi ile bastırma yoluna gittiler. Bu saldırılar, bilinçli olarak körüklenen sağ-sol, Alevi-Sünni saflaşmaları Türkiye’ye büyük acılar ve kayıplar yaşatırken işçi sınıfı hareketinin gelişimini de olumsuz etkiledi. Ülkede bir yandan önemli miktarda sermaye birikimi oluyor, bir yandan da büyük bir hızla kapitalistleşme yaşanıyordu. Yaşanan tüm bu olumsuzluklara rağmen sanayileşmenin gelişmesi, köyden kente göçün hızlanması, radyo ve televizyonun yaygınlaşması halkın köylerde dahi toplumsal ve siyasal gelişmeleri takip edebilmesi sonucu işçi sınıfı ve sendikacılık bağımsız ve etkili bir güç olmaya başladı. İşçiler, toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla yeni haklar elde etti, ücretlerini arttırdı. Fakat kapitalizmin kaçınılmaz krizleri patlak verince 1970’lerin ikinci yarısından itibaren işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi en büyük darbeyi alacaktı.

1980 sonrası dönemde Türkiye kapitalizminin uluslararası kapitalizmle bütünleşerek derinleşmesinden bu yana, işçiler toplam nüfusun çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen fiili siyasal güçlerini hızla yitirmişler ve özellikle son 16 yılda büyük hak kayıplarıyla etkilerini kaybetmişlerdir. Teknolojinin de etkisiyle artan işsizlik ile birlikte sermaye sınıfının özelleştirme, taşeronlaştırma, ücretlerin baskılanması gibi uygulamaları, emperyalizmin işçi sınıfının bölünmesi, zayıflatılması ve sömürülmesi amaçlarına hizmet etmiş; bunun sonucunda artan rekabet ile birlikte sermayeler arası hegemonya mücadelesini de şiddetlendirmiştir. Bu şartlar altında işçi sınıfının siyasal öncülüğünün, örgütlenmesinin bulunmaması nedeniyle sermaye, krizi kendi çıkarına göre savuşturmak için, kâr oranını yükseltme hedefiyle işçi sınıfının sömürüsüne dayalı stratejiler uygulamıştır.

Kısaca, işçiler işverenle çalışma koşullarını ve ücret düzeylerini örgütlü bir biçimde pazarlık edebildiğinde işçi sınıfının asgarî koşullarının oluştuğundan bahsedebiliriz. Dolayısıyla ekonomik anlamda işçi örgütlenmesi, bugünkü kapitalist şartlarda sendikalaşma, toplu sözleşme yapma ve bunu tamamlayan grev hakları ile belirlenir. DİSK raporunun verileri incelendiğinde türlü bahanelerle yapılan grev yasaklamalarından asgari ücret artışının milli gelir artışının oldukça gerisinde kalmasına, Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında en uzun çalışma süresine sahip ikinci ülke olmasından iş cinayetlerinin artışına her anlamda bir gerileme görmekteyiz. Rapora göre “AKP döneminde 15 grev erteleme kararnamesi yayımlandı ve 193 bin işçinin grevi ertelendi (fiilen yasaklandı). 15 grev ertelemesinin 7’si OHAL döneminde (2016-2018) gerçekleşti. Bilindiği gibi 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’na göre ertelenen grevler 60 günlük erteleme süresi sonunda yeniden başlatılamıyor. Grev ertelemelerinin (yasaklamalarının) büyük bölümü “milli güvenlik” gerekçesiyle yapıldı. AKP döneminde grev erteleme ve yasaklarının kapsamı genişletildi. Anayasa Mahkemesi 2014 yılında bankacılık ve şehir içi ulaşımda grev yasağını Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. Ancak AKP 22 Kasım 2016 tarihli ve 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63. Maddesinde yapılan değişiklik ile daha önce var olan “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçelerinin yanına “büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu” olduğu düşünülen grevleri erteleme (yasaklama) imkanına kavuştu. Nitekim bu yetki hemen kullanıldı ve Ocak 2017’de Akbank grevi finansal istikrarı bozucu olduğu gerekçesiyle ertelendi. AKP hükümeti Aralık 2012’de Sermaye Piyasası Kanunu’nun 137. Maddesi’nin 2. fıkrası ile borsa hizmetlerinde çalışanlara grev yasağı getirdi. Yasak sadece İMKB’yi değil tüm borsaları, teşkilatlanmış pazar yerlerini ve takas kuruluşlarını kapsıyor. Öte yandan AKP hükümeti THY’de grevin gündeme gelmesi üzerine Mayıs 2012 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6321 sayılı torba yasa ile havacılık hizmetlerinde grev yasağı getirdi. Ancak büyük tepki alan bu yasak daha sonra kaldırıldı.”[4]

Türkiye’de işçi sınıfının temelini oluşturan ücretli ve maaşlı emeğin toplam istihdam içindeki payı sürekli artarken, işçileşme ve ücretlileşme süreci hızlanırken, buna doğru orantılı olarak yoğunlaşan kapitalist baskı, yiten vasıf ve giderek fiziksel ve psikolojik sağlığı daha çok tehdit eden çalışma koşulları, özellikle OHAL ile birlikte  neredeyse hiçbir kurumda ya da işletmede iş güvencesinin kalmaması ve artan iş cinayetleri sonucunda işçilerin artık dayanamayacak durumda oldukları gizlenemez bir gerçektir. Bu koşullar altında yaşayan işçilerin bu gidişata dur demek ve kendi çıkarlarını savunmak için büyük çapta bir siyasi harekette bulunmamasının sebebi, işçi sınıfı bilincini oluşturacak sağlam bir örgütlülük yaratılmamasıdır. DİSK-AR’ın 2017 tarihli İşçilerin Çalışma ve Yaşama Koşulları ile Algı ve Tutumları Alan Araştırması da işçiler arasında sınıf bilincinin olmadığını kanıtlar niteliktedir. Araştırma sonuçlarına göre işçilerin yüzde 36’sı kendisini bir toplumsal sınıfa ait hissederken, yüzde 37’si herhangi bir toplumsal sınıfa ait hissetmediğini beyan etmiştir. İşçilerin yüzde 27’si ise bu konuda bir fikri olmadığını belirtmiştir. [5]

Varmak istediğimiz tezi özetleyecek olursak, bugün Türkiye işçi sınıfının tahlilini doğru yapabilmek, Marks’ın “kendinde sınıf” olarak adlandırdığı işçi sınıfını oluşturan koşulları, bu sınıfın ne şekilde devrim yapacağını ve örgütlenme biçimlerini ortaya koyabilmek hayati önem taşımaktadır. Yaptığımız sınıf tahlili, aralarındaki tüm farklılıklara rağmen sınıf içindeki birleştirici, bütünleştirici eğilimleri bulup çıkararak sınıfın tüm kesimleri arasında ortak çıkar birliğini sağlayacak örgütlenme biçimleri geliştirmeye hizmet etmelidir. Tarihimizden çıkardığımız derslerle ve dünyada gerçekleşen 20. yüzyıl devrimlerinden bulduğumuz örneklerle, göz ardı edilemeyecek kadar büyük öneme sahip olduğunu kavramış bulunduğumuz Türkiye işçi hareketini gerçekleştirebilmek için en önemli görevimiz; sanayi işçisi ile kamu emekçisinin, teknik eleman ile kent ve kır yoksulunun, sendikalı ile sendikasızın, sigortalı ile sigortasızın, çalışan ile işsizin sınıfsal birlik ve dayanışma ağlarını örecek somut politikalar üretmektir. Bu politikaları ürettikten sonra ise iktidar mücadelesinde işçi sınıfının cephesinde yer almak, ona iktidarın ele geçirilmesi konusunda rehberlik yapmak ve bu mücadeleyi en kısa yoldan zafere götürmeyi bilmektir.[6] Lenin’in işaret ettiği gibi ancak ezilen ve sömürülen işçi sınıfıyla sömürücülerin iktidarını kaldırabilir, insanın insanı soyup işletmesini alaşağı etme davasını sonuna erdirebiliriz. Ve ancak mücadelede sıkı durmak üzere hücumu güçlendirmeye, yeni fedakârlıkları göze almaya hazır isek devrimciyiz, aksi halde kendimizi yok bilelim![7]

Yazıyı 1871 yılında Paris Komünü’nün yıkılmasından hemen sonra Fransız devrimci Eugene Pottier tarafından yazılan ve dünya emekçilerinin ortak marşı kabul edilen Enternasyonal (L’Internationale)’den alıntı yaparak bitirelim:

Tanrı, patron, bey, ağa, sultan
Nasıl bizleri kurtarır
Bizleri kurtaracak olan
Kendi kollarımızdır
İsyan ateşini körükle
Zulmü rüzgarlara savur
Kollarının bütün gücüyle
Tavı gelen demire vur!

Hem fabrikalar, hem de toprak
Her şey emekçinin malı
Tufeyliye tanımayız hak
Her şey emeğin olmalı
Cellatların döktüğü kan
Bir gün onları boğacak
Bu kan denizinin ufkundan
Kızıl bir güneş doğacak!

[1] Ernest Mandel, Sosyalizmin Geleceği, 1991, İmge Yay., s. 93-4.

[2] V.İ. Lenin, C. H. K. Adamlarına Bildiriş, 1919, c. XV, s. 91

[3] Kıvılcımlı, Hikmet, Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı, Marksizm Bibliyoteği, İstanbul, 1935.

[4] DİSK-AR (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi), AKP Döneminde Emek, DİSK Raporu, 29 Mayıs 2018

[5] DİSK-AR (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi), Türkiye İşçi Sınıfı Gerçeği, İşçilerin Çalışma ve Yaşama Koşulları ile Algı ve Tutumları Alan Araştırması Sonuçları, 2017 – Özet Rapor

[6] Guevara, Ernesto Che, “Gerilla Savaşı: Bir Yöntem”, Ernesto Che Guevara Konuşuyor, çev. Ayşegül Kuglin, Çınar Yayınları, İstanbul, 1997, s. 104.

[7] Lenin, Sovyetler İktidarının Başarısı ve Gerçeklikleri, 1919, c. XVI, s. 69-70

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir