14/10/19

Doğan Avcıoğlu – 1 Numaralı Komprador: Abdülhamit*

1-numarali-komprador

Bu komprador bürokrasisinin tepesinde Saray ve özellikle Abdülhamit bulunmaktadır. Abdülhamit, “Ulu Hakan” adıyla bugün dahi bazı çevrelerce politika sahnesinde bayrak olarak kullanılmaktadır.

Abdülhamit üzerinde biraz duralım:

Abdülhamit, otelci Sultanlara pek az benzeyen ilgi çekici yeni bir tiptir: Tanzimat’ın “Batılılaşma” ortamı içinde yetişmiştir. Sultan Abdülaziz’in yanı sıra Fransa ve İngiltere’yi dolaşmıştır. Esasen Türkiye’de Avrupai bir ortam içinde yaşamaktadır. Gecelerini Tarabya’daki malikanesinde Belçikalı tuhafiyeci kız Flora Cordier ile birlikte geçirmekte, gündüzleri de büyük bir şirketin umum müdür olan İngiliz komşusu Mr. Thomson ile dostluk etmektedir. Ayrıca Abdülhamit, küçük yaştan kapitalizmin borsa oyunlarına ilgi duyan belki de ilk Sultan’dır. Bir İngiliz yazarı, borsacı Abdülhamit’i şöyle tanıtmaktadır: “Beyoğlu’ndaki kahveler yerine Galata’daki bankalara gitmeyi tercih ediyordu. Bu suretle Abdülhamit, Rum bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ile bu devirde sıkı bir dostluk kurmuştu. Uzun seneler devamınca, onun bu dostluklara sadık kalarak, bu şüpheli Tatlısu Frenklerini Yıldız Sarayı’nda verdiği tantanalı ziyafetlere davet etmesi, bazı yabancı sefirlerin şikayetlerini mucip oldu.

Abdülhamit incilerle işlemeli perdelerin arkasındaki banka muhasebe servislerinin havasız ve loş odalarında meşgul olmayı çok severdi. Önce çekinerek, sonra da yavaş yavaş cesaret göstererek Galata borsasında oynamaya başladı. İlk defa bankacı Zarifi’nin tavsiyelerine uyarak borsada yaptığı yatırımlardan çok memnun olmuştu. Zira tahta çıktığı sırada 70 bin lira değerinde bir servet toplamış bulunuyordu.

“Padişahın her türlü mali operasyonlardan elde edilen menfaatlere ve faizciliğe karşı gösterdiği temayül, Türk ve İslam geleneklerine o kadar aykırı düşüyordu ki…”

Tahtın tabii mirasçısı olmayan Abdülhamit, V. Murat’ın akli rahatsızlığının yarattığı fırsatı, borsa oyunları gibi iyi değerlendirmeyi bilmiştir. İngiltere’nin gözünde değerli bir idare adamı olan Mithat Paşa’dan daha yararlı gözükmeyi başarmıştır. Dostu iş adamı Thomson’a “kendisinin mümkün olduğu kadar her hususta, İngiltere Hükümetinin fikir ve telkinleriyle hareket etmek tasavvurunda” bulunduğunu söylemiştir. Abdülhamit, bu mesajın derhal ait olduğu yere ulaştırılacağını bilecek kadar zeki idi. Nitekim Elçi Sir Henry Eliot ile Disraeli, “Genç Sultan’ın güzel ümitler verdiğini” söylemekte gecikmemişlerdir. İngilizlerin bir zamanlar ümit bağladıkları Mithat Paşa’nın sürülüp öldürülmesinde ve Anayasanın rafa kaldırılmasında çok pasif kalmaları, “Genç Sultan’ın verdiği güzel ümitler”le az çok ilgili olsa gerektir. Abdülhamit, İngiliz dostluğuna gerçekten sadakatle sarılmış, Rusların Yeşilköy’e kadar gelişinden sonra imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın ağır şartlarını biraz hafifletmesi için, Majestelerinin Hükümeti’ne 1878’de Kıbrıs Adası’nı lütfetmiştir. J. Haslip’e göre, bu hediyede üç Rum’un büyük payı vardır. Bunlar, Devlet-i Aliye’nin Londra Sefiri Müzürüs, banker Zarifi ve Sultan’ın özel hekimi Mavroyani’dir. Esasen Rusya’nın o tarihlerde çok fazla genişlemesine, çıkarları gereği herhalde karşı duracak olan İngiltere, politika borsasında Abdülhamit’ten daha usta bir oyuncu olduğu ispatlayarak, bir taşla iki kuş vurmuş ve “hizmetlerine karşılık” Kıbrıs’ı almıştır.

Gençliğinde borsa oyunları ile ilgilenen Abdülhamit, tahta geçince, Padişahlık mallarının dışında, muazzam bir kişisel servet edinmeye dikkat etmiştir. Abdülhamit’in Hatıra Defteri adlı ve Sultan’ı savunan bir kitaba göre, “Abdülhamit, menkul ve gayrimenkul servetini çok iyi işletmekte, bu ciheti ehil kimselere tevcih edip, dikkatle kontrol etmektedir.” 150 parça çiftlik, bankalara yatırılmıştır ve borsada işletilen menkul değerler, bazı fabrikaların gelirleri ve bir kısım vergilerden alınan pay, çeşitli komisyonlarla artarak Sultan’ın servetini teşkil etmektedir. Abdülhamit’in tahttan indirilişinden sonra, para sıkıntısı içindeki İttihatçılar, devlet ihtiyaçlarında kullanmak üzere, Abdülhamit’in servetini ele geçirmeye çalışmışlardır. Abdülhamit’in yakınlarından Nadir Ağa, Yıldız Hazinelerinin bulunduğu bir yeraltı tesisatından söz etmiştir. Mahzende yarım milyon değerinde on bir torba altın ve değerli taşlarla, bazı hisse senetleri bulunmuştur. Bu, tabii ki, beklenenin çok altında bir miktardır, İttihatçılar, Abdülhamit’in Saray’dan ayrılırken unuttuğu bir defter sayesinde, servetin büyük kısmının yabancı bankalarda saklandığını öğrenmişlerdir. Müslümanların Halifesi, tıpkı bugünün Arap şeyhleri gibi, altınlarını ve hisse senetlerini, ancak yabancı büyük bankalarda güvenlikte görmüştür. Böylece, parasını daha çok yabancı hisse senetlerine yatırarak ve yabancı bankalarda işleterek, yabancı ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmuştur.

Yabancı bankalara yatırılan bu para ve hisse senetlerini, Abdülhamit’in rızası olmadıkça çekebilmeye imkan yoktu. Fethi (Okyar) Bey ve bir arkadaşı, Abdülhamit’i ikna etmekle görevlendirilmişlerdir. Teşebbüsün başarısı üzerine, Crédit Lyonnais ve Deutsche Bank’ta bulunan para ve hisse senetleri devlete intikal etmiştir. Eski Mabeyn Kâtiplerinden Ahmet Reşit Bey, bunun o zamanın parasıyla 4 milyon lirayı bulduğunu yazmaktadır. Bu, Sultan’ın menkul servetidir; asıl servetini gayrimenkuller teşkil etmektedir. Abdülhamit, Suriye, Mezopotamya, Arnavutluk vb.’ de yüz binlerce hektar araziyi özel mülkiyetine geçirmiştir. Irak’ta petrol bulunan alanları da kendi hesabına kapatmıştır.

Bu serveti ele geçirmek için, mirasçıları, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra “The Sultan Abdulhamit Oil Wells” ve “The Sultan Hamit Han Estates Ottoman” adlı iki şirket kurmayı denemişlerdir. Birinci şirket, mirasçılara Irak petrolünden hisse sağlayacak, ikinci şirket de o zamanın parasıyla 91 milyon 500 bin liraya eriştiğini hesapladıkları Abdülhamit’in emlakini ele geçirmeye çalışacaktır. Bir kısım Amerikan ve İngiliz bankaları, gerekli “politik temas ve gayretler”in finansmanını yüklenmişlerdir.

1946’da Türkiye çok partili siyasi hayata geçince, Cumhuriyet’le birlikte unutulan Abdülhamit, yeniden politika sahnesine çıkmıştır. Bir milletvekili –Osman Nuri Koni-, Abdülhamit’in mallarının hesabını CHP Hükümetine sormuştur. Prof. Kemal Karpat’ın yazdığına göre, o zamanın Maliye Bakanı İsmail Rüştü Aksal, verdiği cevapta şu açıklamayı yapmıştır: “Temyiz Mahkemesi, Halifeliğin ilgası ve Halife’nin mallarının müsaderesine dair 431 sayılı kanunun, bu kanun çıktığı zaman ölmüş bulunan padişahların mallarını şümulü ışında bıraktığına karar verdi. Böylece Abdülhamit’in mallarının kanunun dışında kaldığı iddia edildi ve tahminen 1,5 milyar lira tutarındaki serveti mirasçılarına verildi.

Sultan’ın Siyonistlerle Pazarlığı

Görüldüğü gibi, Abdülhamit, yalnız Sultan ve Halife değil aynı zamanda bir iş-adamı ve milyarderdir. Siyonist lider Dr. Herzl ile giriştiği pazarlık, başarısızlıkla sonuçlanmış bile olsa, onun iş-adamlığı hakkında bir fikir verecek niteliktedir. Dr. Herzl, hatıralarında, olayı uzun uzun yazmıştır. Buna göre, Herzl, Yahudilere Filistin’de bir yurt edinme çabasındadır. Fakat Abdülhamit’i ikna etmek gereklidir. Herzl, tehdit, rüşvet ve sermaye getirme silahlarını kullanır, imparatorluğun mali işlerini yöneten Osmanlı Bankası’nı toptan satın almak ve bu yoldan Sultan Hamit üzerinde baskı yapmak tehdidini, inandırıcı biçimde sahneye koyar. Osmanlı Bankası idarecilerine verilecek 50 milyonluk bir garanti ile, Türkiye’ye akan musluklar kesilebilecektir. Tehdit, etkili olur. Bunun yanı sıra, Herzl, Abdülhamit’in yakınlarını rüşvetle elde etmeye koyulur. Hariciye Nezareti Katib-i Umumisi Nuri Bey’in hizmetleri sağlanır. Nuri Bey, yirmi bin Frank ücreti az bulmuştur. “Sultan’la konuşabilmek için herhangi bir banker, bana sizin verdiğinizin en az iki katını verir” diyerek ücretini artırmıştır. Yazar Ahmet Mithat Efendi de davaya kazanılmıştır. Hizmete bir de “Ajan Crespi” alınmıştır. Bu ajan, Lut Gölü’nde kurulacak tesisler için, “Eğer bundan Sultan’a bir hisse verileceği garanti edilirse, bu iş olur” fikrindedir.

Dr. Herzl, öte yandan Müslümanlığı kabul eden Macar Yahudisi Prof. Vambery’nin hizmetini sağlamıştır. Abdülhamit’in baş dostu olan Vambery, Dr. Herzl’e İngilizlerin casusluğunu yaptığını itiraf etmiş, Siyonistler hesabına çalışmaya da rıza göstermiştir. Vambery, Herzl’e İstanbul’da rüşvet verilecek kişilerin bir listesini sunmuştur. Herzl, hatıralarında, “Ben böyle hayasız bir çetenin bulunabileceğine asla ihtimal vermemiştim… Bu anonim tufeyliler zümresini, ancak zehirli yılanlar sürüsüyle mukayese edebilirim… Onu hala gözümün önündeymiş gibi görebiliyorum, hırsızlıktan çökmekte olan bir imparatorluğun Sultan’ı” sözleriyle, bu rüşvetçi grubu anlatmaktadır. Bu rüşvetçi grubu yarımıyla, 1900 yılında Herzl, Abdülhamit ile görüşür. Ona Yahudilerin Türkiye’ye yerleşmesiyle sağlanacak avantajları anlatır: Avrupa’ya karşı Yahudi desteği elde edebilecek, para gelecek, İmparatorluğun zenginlikleri geliştirilecek ve hatta Düyun-u Umumiye’den bile kurtulmak mümkün olacaktır vb. vb… Abdülhamit ise, “Bağdat’tan bugün bir telgraf aldığını, orada keşfedilen petrolün Kafkas petrolünden üstün olduğunun bildirildiğini, Osmanlı ülkesinde hala el sürülmemiş hazineler bulunduğunu” söylemiş, fakat her şeyden önce devlet borçlarından kurtulmak için yardım istemiştir. Sultan, Dr. Herzl’e, “dirayetli bir maliyeci tavsiye et” demiştir. “Majeste” ayrıca, madenler, petrol yatakları vb.’den müteşekkil beş monopolün işletilmesini teklif eylemiştir.

Herzl’in ise derdi, Filistin topraklarına Yahudileri yerleştirmek amacıyla kurulacak olan “Büyük Osmanlı-Yahudi Kumpanyası” adlı kolonizasyon şirketinin imtiyazını sağlamaktır. Herzl’in yazdıklarına göre, Sultan, Filistin’siz bir imtiyazı kabul etmiştir. Yahudiler, Mezopotamya, Suriye ve Anadolu’ya yerleştirileceklerdir. Siyonist lider ise, “ille Filistin” diye diretmiştir. Mali bakımdan da parlak vaatleri ile gerçekleştirebildikleri arasında büyük bir fark görülmüştür. Fakat yine de Abdülhamit, Dr. Herzl’in peşini bırakmamıştır. Sultan’ın sırdaşı Tahsin paşa, hatıralarında” Bu sefer Abdülhamit işin peşine düştü ve o aralık merkezi muamelatı Almanya’ya nakledilmiş olan Siyonist cemiyeti ile görüşmek üzere, Şura-yı Devlet’ten Bohor Efendi’nin Almanya’ya gönderilmesini emretti, mamafih bilahare bundan vazgeçildi” demektedir.

Teşebbüs başarısız kalmıştır. Abdülhamit, yabancı devlet müdahalelerine yol açan Ermeni meselesinden ders alarak, bir de Yahudi meselesi yaratmaktan ve bunun Araplar üzerinde doğuracağı tepkilerden çekinmiş olsa gerektir. Fakat bir ara Siyonistlere para karşılığı yurt sağlamayı ciddiyetle düşünmüştür. Balfour, 1917’de, Siyonistlere başkalarının toprağını peşkeş çekmiştir, Abdülhamit ise kendi ülkesinin arazisini satmaya niyetlenmiştir.

Abdülhamit, iç politikasında, yabancı sermayenin sömürgelerde yürüttüğü rüşvet politikasını az çok başarıyla uygulamıştır. Hatta rüşvet politikasını, jurnalciliği karlı bir faaliyet haline sokarak geliştirmiştir. İsyan bayrağını açıp Avrupa’ya kaçan Jön Türkleri dahi teker teker yola getirmek için paralar harcamış ve dış ülkelerde parasızlıktan bunalan bazı Jön Türkleri satın almıştır. Aşiret reislerine paşalıklar dağıtmış, Aral ulemasını, şeyhleri etrafına toplamış, onlara hususi maaşlar dağıtmıştır. Hatta rütbeler ve nişanlar bağışlanıp Anadolu’daki aşiret reisleri Saray’a bent edilirken, Abdülhamit, onların çocukları için de İstanbul’da bir “Aşiret Mektebi” açmıştır. Bugünkü Kabataş Lisesi, bu amaçla bir aşiret mektebi olarak kurulmuştur.

Abdülhamit, çevresindeki hırsızlıklardan, rüşvetlerden, imtiyaz satışlarından tamamen haberdardır. Kurduğu mükemmel jurnal sistemi, ona her şeyden haberdar olma olanağını sağlamıştır. Bununla birlikte Abdülhamit, bir hükümet etme metodu olarak, hırsızlık ve rüşveti, müsamaha ile karşılaşmış ve hatta teşvik etmiştir. Hırsızlık ve rüşvet yoluyla, paşalar ve beyleri kendine bağlayacağına inanmıştır. Buna “çaldır ve kazan” politikası diyebiliriz. İngiliz yazar, Abdülhamit’in “çaldır ve kazan” politikasını şöyle değerlendirmektedir: “Bazı devlet adamlarının yolsuzluklarına karşı müsamaha göstermeyerek, onları tenkide cesaret eden Padişah’a sadık kimseler, icat edilen bahanelerle uzak vilayetlere rükün edilirken, Hristiyan dönmeleri, maceracı Tatlısu frenkleri ve kurnaz Araplar servet sahibi oluyorlar ve bir gecede padişahlığa terfi ediyorlardı.

Padişah, ahlaksızlıklarıyla alay edebilmek için nazırlarının yolsuzluk yapmasını beklerdi. Mesela ihtiyar Bahriye Nazırı’nın hırsızlıklarından sık sık bahsederdi. Fakat buna rağmen, ihtiyar nazır, Padişah’a karşı yapılacak bir isyanda vazife almaması için, Türk donanmasını hareketten mahrum bir halde Haliç’te tutuğundan dolayı mevkiini muhafaza ediyordu. Bir gün Abdülhamit’e meşhur bir hokkabazın çatalları yuttuğu hakkında hünerleri anlatılmıştı. Padişah, hemen cevap vererek, bunda o kadar büyük bir hüner görmediğini, çünkü Bahriye Nazırı’nın hiçbir rahatsızlık hissetmeden muazzam harp gemilerini yuttuğunu söylemişti.

Avrupalı ziyaretçiler, Padişah’ın ikiyüzlülüğü karşısında hayret etmişlerdi. Huzurundaki nazırlara ve yüksek memurlara ziyadesiyle iltifat ettikten sonra, onlar salondan çıkınca arkalarından kendilerini hemen alçaklık ve namussuzlukla itham ederdi. Fakat ayrıca da birbirleri aleyhine kendisine malumat vermeleri için, onları okşayarak sıra ile dinlerdi.

Abdülhamit, bu politikasıyla komprador bürokrasiyle onun etrafında kümelenen aşiret reisleri, toprak ağaları, derebeyleri, mültezimler, sarraflar, bankerler, saray müteahhitleri, Avrupalı sermayedar ve tüccarların çeşitli yerli aracıları gibi Tanzimat Batıcılığının –daha doğrusu uyduculuğunun- toplumsal temelini teşkil eden sınıf ve tabakaların temsilcisi olmuştur. Bunun içindir ki, Abdülhamit, İmparatorluğun bir numaralı kompradorudur. Abdülhamit, aynı zamanda, Halifelik sıfatını politika planında kullanmaya önem vermiştir. Sultan, bu politikayla 300 milyon Müslümanın halifesi olarak İngilizlere karşı bir koz elde edeceğini ve kişisel mevki ve prestijini arttıracağını ümit etmiştir. Fakat bu politika dahi, aslında İstanbul’da değil, Berlin’de çizilmiştir. Alman emperyalizmi “Drang nach Osten” politikasında, panislamizmi yararlı bir ideolojik silah olarak görmüş ve ondan sonradır ki, Abdülhamit, ateşli bir Pan-islamist kesilmiştir. Bir yandan komprador alafrangalığı, öte yandan koyu Müslümanlık. Sömürge ya da yarı-sömürge haline getirilmiş bütün İslam ülkelerinde görülen manzara budur. Bu manzarayı yaratan toplumsal yapıyı pek az değiştirebildiğimiz içindir ki, Abdülhamit, Türk politika sahnesinde hala “Ulu Hakan” diye yaşayabilmektedir. “Ulu Hakan” özlemi, Türk devrim hareketinin başarısızlığının en çarpıcı ve çok düşündürücü örneğidir. “Ulu Hakan”, bir sömürgeleşme sürecinin en diplerdeki noktasıdır ve Türkiye, bir kurtuluş savaşı sıçramasından sonra dahi, bu bataklıklardan tamamen kurtulamamıştır.

*Kaynak: Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2016 Ekim, syf. 146-149.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir