16/12/19

Ebrar Çetinkaya – Kapitalin Krizi-1 / Zaman ve Çevre Ne Diyecek?

kapitalin-krizi-zaman-ve-çevre

Geçtiğimiz günlerde Nobel Ekonomi Ödülü sahiplerini buldu, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nce
Alfred Nobel anısına verilen Sveriges Riksbanks (Merkez Bankası) Ekonomi Bilimleri Ödülü, bu yıl,
“iklim değişikliğini uzun vadeli makro-ekonomik analize entegre” ettiği için William D. Nordhaus ve
“teknolojik yenilikleri uzun vadeli makro-ekonomik analize entegre” ettiği için Paul M. Romer arasında
paylaştırıldı.

Marksist iktisatçıların uzun dönemdir değindiği bir konuydu, özellikle iklim değişikliklerinin, daha da
genel anlamda “çevrenin” mevcut sisteme ne kadar daha müsaade edeceği. Gerçi İsveç bu marksist
“zırvaları” elbette dikkate almadı, ama artık gezegenimizin hiçte olumlu olmayan sinyaller vermeye
başlaması ile kapitalizm bu duruma da bir çözüm üretme ihtiyacı hissetmeye başladı. Akademiden
yapılan yazılı açıklamada, “Nordhaus ve Romer uzun süreli sürdürebilir ekonomik büyümenin
oluşturulması konusunda zamanımızın en temel ve acil sorunlara hitap eden yöntemler geliştirdiler.”
ifadelerinin yer alması da bunu doğrular nitelikte.

ABD ve merkez kapitalist ülkelerin büyüme hırsları son dönemde “uzun süreli sürdürülebilir” büyüme
noktasına doğru evrildi, %2 ve civarı istikrarlı büyüme mevzubahis ülkelerin ana hedefi, ama gelin
görün ki bu ufak büyüme rakamları gezegenimiz üzerinde hiçte ufak etkiler bırakmıyor, ufak bir örnek
verelim; küresel ısınmadan dolayı dünyada 1.5 santigrat derecelik sıcaklık artışının maliyetinin Çin’e
etkisinin 50 ile 80 milyar dolar arasında olacağı tahmin ediliyor, 2000’li yılların ortasından 2015’e
kadar olan zaman diliminde de 18 milyar dolarlık bir maliyet hesaplanmış. Bu sadece Çin’e olan etkisi
tabi, küresel ısınma ve diğer çevre sorunlarının her ülkeye belli bir boyutta maliyeti oldu, oluyor ve bu
gidişle çok daha fazla olmaya başlayacak.

“Uzun süreli sürdürülebilir büyüme” merkez kapitalist ülkelerin ana hedeflerinden biri, yukarıda
bahsettik, liberal kapitalist ekonomik düzen, ekonomi çarkının dönmesi için büyümenin elzem
olduğunu ileri sürer, eh kendi içinde de haksız sayılmaz, tutarlıdır. Ama bu büyüme nereye kadar
sürecek?

2000’li yılların ortasında ortaya atılan “degrowth” tezi dikkat çekicidir. “Growth” bildiğimiz üzere
“büyümedir” Degrowth kelimesi de dilimizde “büyümeme” veya “küçülme” olarak anlam kazanıyor.
Peki nedir bu degrowth? “Büyüme odaklı kalkınma politikalarının yarattığı küresel krize anti-tez
olarak öne çıkan küçülme hareketi” olarak tanımlayabiliriz. Temelde, çevresel sürdürülebilirlik ve
sosyal adaletin elde edilebilmesi için üretim ve tüketimin endüstrileşmiş ülkelerde azaltılması,
kaynakların küresel ölçekte demokratik bir şekilde paylaşılması ve kaynak kullanımında gezegenin
sınırlı olanaklarının hesaba katılmasını içeriyor.

Degrowth tezi şu anda kapitalizmin krizi için geçici bir ilaç niteliğinde, en azından ben böyle
yorumladım. Ama tabi kapitalist düzen savunucuları için büyümenin durması, hatta küçülme tezleri
çıldırmaları için yeterli oldu. Çıldırıyorlar ama çevre için de herhangi bir somut adım attıkları yok,
artan karbon salınımının ve sebep olduğu iklim değişikliğinin önüne geçmekte ise bir arpa boyu yol
kat edilebilmiş değil. Bu esnada, siyasiler sözde başarılı politikalarını ekonomik büyüme, yani artan
üretim ve tüketim rakamları üzerinden ifade etmeyi sürdürüyor, krizi sanal borç ve kredi
pazarlıklarıyla dizginlemeye çalışıyor.

Sonuç olarak kapitalizm ne histerik krizlerine ne de çevre sorunlarına herhangi bir çözüm bulabilmiş
değil, geçici tamiratlar çözüm değil, yapısal çözümler gerekli, yapısal çözümlerde kapitalizm içinde
mümkün değil, çünkü sistem bu histerik krizleri sayesinde devinim halinde.
Hatırlarsanız geçtiğimiz yılın haziran ayında ABD, Paris İklim Anlaşmasından çekilme kararı almıştı,
ABD Başkanı Donald Trump, seçim kampanyası döneminde verdiği taahhüdü hayata geçirerek, Paris
İklim Anlaşması’ndan ülkesinin imzasını geri çekti. Trump, kararının gerekçesini anlaşmanın “ABD’nin
dezavantajına olması ve diğer ülkelere ABD’ye karşı ekonomik avantaj sağlaması” olarak açıkladı.
Trump’ın bu kararının, Paris Anlaşması’nda belirlenen küresel sıcaklık artışını 2 santigrat derecenin
altında tutma hedefinin yerine getirilmesini çok daha zorlaştıracağını söylemek mümkün. Sadece ABD
dünya genelindeki karbon emisyonlarının yaklaşık yüzde 15’ini tek başına üretiyor.

İnsanlığa sefaletten başka bir şey veremeyen rezil düzenin ihracatçısı ABD yaptıkları yetmiyormuş gibi
tüm gezegenimizi ve üzerinde yaşayan canlı varlıkları yakından ilgilendiren çevre konusunda takındığı
şımarık tutumla çok daha büyük küresel felaketlerin temelini atıyor, geri dönülmez zararlar veriyor.
Ciddi bir şekilde üzerine düştükleri uzay politikalarının sebepleri arasında “yeni bir yaşam alanının”
aranması da mı var, bilemiyoruz, son 2 asırda dünyaya verdiğimiz zarardan sonra hiçte ütopik bir
tahmin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Üzerinde yaşadığımız gezegen yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşında. Dünyanın varoluşundan Sanayi
Devrimine kadar olan kısmı “A” aralığı olarak adlandıralım, Sanayi Devriminden günümüze kadar olan
yaklaşık 2 asırlık kısma da “B” aralığı diyelim. İnsanoğlunun “B” aralığında gezegenimize verdiği zarar
“A” aralığından çok çok daha fazla. 4.5 milyar yıllık bir süreçte 2 asır gibi devede pire kalan bir kısımda
nasıl bu kadar büyük bir zarar verebildik, hiç düşündük mü?

Şimdi burada bu 2 asırlık zaman diliminde teknolojik ilerlemenin çok büyük bir sıçrama yaptığı savı
ileri sürülecektir, doğrudur da, ama bu muazzam teknolojik ilerlemenin sebep olduğu hasarların
boyutu da maalesef muazzam boyutta, genel manada “çevre kirliliği” tanımı ile Sanayi Devrimi
sonrasında tanıştık.

Şu ana kadar edindiğimiz tecrübelere dayanarak diyebiliriz ki doğa bir şekilde dengesini buluyor, yine
bulacaktır ama bir sorunumuz var, toprak ana insan evladının gözünün yaşına bakmıyor.
Liberaller serbest piyasa ekonomisini savunurken sıklıkla doğa üzerinden örnekler verirler, analoji
yaparlar diyelim, doğa nasıl dengesini buluyorsa piyasaların da o şekilde dengesini bulacağını, devlet
müdahalesinin gereksiz olduğunu, sistemin mutlak bir denge noktasını yakalayacağını savunurlar.
Ama gelin görün ki piyasalar dengesini bulamadığı gibi, kapitalizm dengesini bulan doğanın düzenine
de çomak sokuyor, “kendiliğinden doğan düzen”i doğuran doğanın da tokadını yemeden
muhtemelen akıllanmayacaklar.

Büyümeden taviz vermeden, iklim değişiklikleri uzun vadeli makro-ekonomik analizlere entegre
edilebilecek mi, zaman gösterecek, açıkçası bu vurdumduymazlık ile de zor bir ihtimal, büyüme
hırsları, çılgın tüketim arzuları, bitmeyen kâr hedefleri dizginlenmeden, en azından “degrowth” tezi
ciddiye alınmadan kısa vadede çözüm olanaksız, uzun vade de zaten kapitalizmin varlığı başlı başına
bir problem.

Kapitalizmin verdiği rasyonel(!) kararlar kendi içinde doğru olabilir, ama bu kararlar çevre için doğru
olmayabiliyor, hatta faciaya dönüşüyor. Toprak ana son sözünü söylemeden insanoğlu bir çözüm
bulabilecek mi, göreceğiz, zamanın muhakkak bir diyeceği olacak, önemli olan ona kulak vermek ve
“homo economicus”luğu bir kenara bırakıp önce çevre faydasını sağlamak, çünkü çevre kendisine
verilen bu zarara ilelebet kayıtsız kalmayacak, sert bir şekilde cevap verecektir.

Dipnot;

homo economicus: iktisadi yaşamda rasyonel davranan varlık anlamına gelmektedir, buna göre
insan her zaman en az maliyetle en fazla çıkar gözetir.

Kaynakça;

1-)https://www.degrowth.info/en/what-is-degrowth/
2-)https://www.scmp.com/news/china/science/article/2166699/drought-may-cost-china-us47-billion-year-temperatures-rise-study
3-)https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40128876

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir