16/12/19

Eleanor Marx – Friedrich Engels

engels hayatı

28 Ekim’de (1890), Friedrich Engels, yetmiş yaşını doldurmuş olacak. Bu, bütün dünya sosyalistlerinin kutlayacakları bir doğum günüdür. Bundan ötürü, dostum Dr. Victor Adler, benden Sozialdemokratische Monatsschrift için Sosyalist Partinin ünlü önderi üzerine kısa bir yazı yazmamı istedi.

Böyle çetin bir görevi yerine getirmek için bazı koşullar gerekir. Ben, Engels’i yalnızca doğduğum günden beri tanımaktayım. Bir insana onunla uzun zaman yakın bulunmuş olmanın onu iyi tanımak için elverişli bir koşul olup olmadığı tartışılmaya değer. En az tanıdığımız insan, kendimiz değil miyiz?

Marx ile Engels’in biyografilerini kaleme alabilmek için -çünkü bu iki insanın yaşantısı ve eseri öylesine iç içedir ki, bunları ayırmak olanaksızdır- sosyalizmin “ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme” doğru gelişmesinin tarihini yazmak ve üstelik buna, yaklaşık olarak, son yarım yüzyıllık işçi hareketinin tarihini de eklemek gerekir. Gerçekten bu iki insan, işçi yaşantısından uzak ve ayrıklanmış halde yaşayan entelektüel önderler, teoriciler, filozoflar olmakla yetinmediler; genelkurmayını oluşturdukları bu devrimin neferleri olarak mücadelede her zaman ön safta yerlerini aldılar. Bu tarihi yazabilecek yalnız bir kişi vardır; umalım ki, ömrü yazmasına yetsin.

Engels’in hayatı o kadar iyi bilinir ki, şimdi burada, bu konu ile ilgili kısa bazı notlar yetersiz kalır; onun edebi ve bilimsel çalışmalarına gelince, bunların tahlilini yapmaya kalkmak benim için alçakgönüllülükle bağdaşmayan bir tutum olurdu; zaten bunlar da genel olarak bilinmektedir. Ben, burada, yalnız bütünün bir tablosunu sunmakla yetineceğim. Bu insanın, ve onun yaşayışının bir eskizini sunmaya çalışacağım ve bunu yapmakla, “otoritelerin putlaştırılması” ile ahlaklarının bozulmasından büyük korku duyanlar dışında, birçok insanı sevindireceğimi sanıyorum. Bana gelince, öyle sanıyorum ki, Engels’in çalışmalarıyla yaşayan bizler için, onun hayatı, bize örek olabilir ve bu hayat bizi yüreklendirir.

Friedrich Engels, 28 Ekim 1820’de, Barmen’de doğdu. Babası fabrikatördü (unutmamak gerekir ki, o dönemde, Ren bölgesi eyaletleri, Almanya’nın geri kalan kesiminden çok daha gelişmiş durumdaydı); ailesi itibarlı bir aileydi. Hiç bir çocuk, kendi çevresiyle bu kadar çelişmemiştir. Friedrich, ailesi için “korkunç bir ördek yavrusu” olacaktı. Belki şimdi bile, ailesi, bu ördek yavrusunun gerçekte bir “kuğu kuşu” olduğunu anlamış değildir. O, neşeli mizacını anasından almıştır.

Barmen’de başladığı öğretimini, Elberfeld lisesinde tamamladı. İlkönce üniversiteye girmeye niyetlendi, ama üniversitedeki eğitime karşı duyduğu küçümseme ve aynı zamanda aile işleri, onu bu niyetinden vazgeçirdi. Okuldan ayrılmasından ve bitire sınavlarını vermesinden bir yıl sonra, Barmen’de, bir ticaret firmasına girdi; bundan sonra, bir yıl süreyle, Berlin’de, gönüllü askerlik yaptı. 1842’de, İngiltere’ye, Manchester’e, sermayesi babasına ait olan bir ticaret firmasına gönderildi. Engels, Manchester’de iki yıl kaldı. Klasik kapitalizmin ülkesinde bir büyük sanayi ortamında geçen bu iki yıl, onun için pek büyük bir önem taşır ve onun Manchester’da bu dönemdeki eylemi, nasıl bir insan olduğunu belirlemeye yeter: Bir yandan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adlı eserinin yayımlanabilmesi için gerekli materyali topluyor, bir yandan çartist harekete etkin bir biçimde katılıyor ve bir yandan da Northern Star ile Owen’in New Moral World’una[1] aksatmadan yazı yazıyordu.

1844’te, Engels, Paris üzerinden Almanya’ya döndü. Orada uzun süreden beri yazıştığı ve bütün hayatının en yakın dostu olacak insanla, Karl Marx’la, ilk defa karşılaştı. Bu karşılaşmanın ilk sonucu, Kutsal Aile‘nin[2] yayımlanması ve daha sonraları Brüksel’de tamamlanan ve Marx’ın Eleştiri’sinde[3] ve Engels’in Feuerbach‘ında, “İki kalın cilt tutan elyazması çoktan beri Westphalie’de bir yayınevinin elindeydi ki, koşulların yayımına olanak vermediği haberini aldık. Elyazmasını farelerin kemirici eleştirisine bıraktık ve bunu gönüllü olarak yaptık, çünkü asıl amacımıza, kendi kendimizi anlama (Selbstverständigung) amacımıza ulaşmıştık” sözleriyle anlattıkları bir eser üzerinde çalışmaya başlamaları oldu.

Aynı yıl, Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu[4] adlı kitabını yazdı. Bu eser, hâlâ gerçeği öyle doğru yansıtmaktadır ki, bundan birkaç yıl önce, İngilizce çevirisi yayımlandığı zaman, İngiliz işçileri yeni yazıldığını sanmışlardı! Engels, bu sırada değişik konularda denemeler ve bazı makaleler vb. kaleme alıyordu. ( Engels, Paris’ten Barmen’e döndü, ama orada kısa bir süre kaldı.)

1845’te, Brüksel’de, Marx’la buluştu ve orada, gerçekten, ortak çalışmaları başladı. Bu harekete sunmuş oldukları ortak emekleri pek büyüktür. İkisi, Brüksel’de Alman işçiler Derneğini kurdular ve asıl önemlisi, sonraları özünde enternasyonalin tohumunu taşıyan ünlü Komünistler Ligası olan Doğrular Ligasına girdiler. Brüksel’de Marx, Paris’te Engels, 1847’de Komünistler Ligasının teorisyenliğini yaptılar. O yılın yazında, bu liganın birinci kongresi Londra’da toplandı. Engels, bu kongreye, Parisli Derneklilerin delegesi olarak katıldı. Aynı yılın güzünde, Liganın, Marx’ın da katıldığı, ikinci kongresi yapıldı. Bu son kongreden nasıl bir sonuç elde edildiğini bugün bütün dünya bilmektedir: Komünist Partisi Manifestosu.

İki dost, Londra’dan, yoğun bir pratik eyleme girebilecekler Köln’e geçtiler. Bu eylem, Neue Rheinische Zeitung adlı gazetede ve Köln komünistleri davasında[5] anlatılır.

O günün baskısı ve Marx’ın sınırdışı edilişi, iki dostu uzun süre birbirinden ayırdı. Marx, Paris’e geldi, Engels de Palatinat’a gitti; orada Baden ayaklanmasına katıldı. Üç silahlı çatışmada yer aldı ve onu ateş hattında görenler, olağanüstü soğukkanlılığından ve her türlü tehlikeyi umursamayışından uzun süre söz ettiler. Engels, Neue Rheinische Zeitung’da, Baden ayaklanması hakkında bir yazı yazdı. Bütün umutlar yitirilince İsviçre’ye geçenlerin sonuncularından biri oldu ve oradan da, Paris’ten sürgün edilen Marx’ı iltica ettiği Londra’ya gitti.

İşte o zaman, Engels’in hayatında yeni bir aşama başlıyor. Şimdilik her türlü siyasi eylem olanaksız hale geldiği için, Marx, Londra’ya yerleşti. Engels, babasının hissedarı bulunduğu dokuma fabrikasına, görevli olarak, Manchester’a geri geldi. Yirmi yıl boyunca Engels, büro hayatının zorunlu çalışmasına mahkûm kaldı ve iki dost, yirmi yıl içinde, pek seyre olarak buluşma olanağı buldular, ama aralarındaki irtibat hiç kesilmeden sürdü. Manchester’dan Engels’in mektuplarının gelişi, benim ilk çocukluk anılanından biridir. İki dost, hemen hemen her gün birbirlerine mektup yazıyorlardı ve Mohr’un -babamı evde böyle çağırırdık- sanki mektubu okurken yazan karşısındaymış gibi yüksek sesle konuşarak: “ama sorun hiç de öyle değil” ya da “haklısın, haklısın” vb. dediğini anımsıyorum. Ama en iyi anımsadığım şey, Mohr’un, Engels’in mektuplarını okurken katılarak gülmesiydi; öylesine gülerdi ki, gözyaşları yanaklarından aşağı akardı.

Manchester’da Engels tek başına değildi. Orada, Kapital‘in birinci cildinin sunulduğu ve bizim evde Lupus diye hitap ettiğimiz “proletaryanın yürekli, vefalı, yüce duygulu, örnek savaşçısı” Wolff[6] vardı; daha sonraları babamın ve Engels’in fedakâr dostu (kocamla birlikte Kapital’i İngilizceye çevirmiş olan) Sam Moore ile o zamanın en ünlü kimyacılarından biri olan Profesör Schorlemmer de oraya geldiler. Ama bu iki dostu hesaba katmazsak, bu yirmi yılın böyle bir adam için nasıl geçtiğini düşününce insan dehşete kapılır. Ama Engels, Manchester’daki yaşantısından hiç bir zaman yakınmamıştır. Tam tersine, o, bu görevini sanki dünyada her gün bürosuna gidip masasına oturmaktan daha zevkli bir şey yokmuş gibi, şevkle ve soğukkanlılıkla yapıyordu. Bürodaki bu zoraki işi sona erdiği zaman, ben, Engels’in yanındaydım ve o zaman bütün bu yılların onun için ne demek olduğunu anladım. Sabahleyin, büronun yolunu son defa tutmak üzere ayakkabılarını giydiği zaman, “Bu defa sonuncu” diye attığı zafer çığlığını hiç bir zaman unutmayacağım. Evin kapısında oturmuş onu bekliyorduk; birkaç saat sonra evin önündeki küçük tarlanın ötesinden gelişini gördük. Bastonunu havada sallıyor ve sevinç içinde türkü söylüyordu. Akşamleyin olay şampanyalı bir ziyafetle kutlandı. Hepimiz sevinçliydik. Şimdi bunları hatırladığım zaman gözlerim yaşarıyor.

1870’te, Engels, Londra’ya geldi ve hemen Enternasyonal için yapılan yoğun çalışmada yerini aldı; Belçika temsilcisi olarak Genel Konsey üyeliğine getirildi ve daha sonra İspanya ve İtalya temsilcisi oldu. Engels’in yazı çalışmaları, çok çeşitliydi. Makaleler, broşürler vb., 1870 ile 1880 arasında sonu gelmeyen bir sıra halinde birbirini izledi; ama en önemli eseri 1878’de yayımlanan Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor[7] oldu. Kapital’in etkisinden ve öneminden söz etmek ne kadar fazla ise, bu eserin etkisinden ve öneminden söz etmek de o kadar fazladır.

Bu on yıl içinde, Engels, her gün babamı ziyarete gelirdi; ikisi sık sık gezintiye çıkarlardı; çoğu zaman da evde kalırlar ve babamın odasında, bir aşağı bir yukarı dolaşırlardı. Her ikisinin de tercih ettiği bir köşe vardı ve her ikisi de topuk üzerinde dönüş yaparken odanın o köşesinde, döşemede, izlerini bırakmışlardır. Öyle şeyler üzerinde tartışırlardı ki, bunların birçoğunu, birçok kimsenin felsefesi hayal bile edemez. Çok zaman da susarak yan yana yürürlerdi. Ya da her biri o anda kendisini özellikle ilgilendiren konu üzerinde konuşurdu ve bir an gelirdi ki, geçen yarım saat içinde ayrı ayrı şeylerden söz ettiklerini kahkahalarla gülerek birbirlerine itiraf ederlerdi.

Bu dönemle ilgili neler neler anlatılabilir! Enternasyonal, Paris Komünü, evimizin bütün sürgünlerin buyur edildiği bir yolgeçen hanına döndüğü o aylar!

1881’de annem öldü ve sağlık durumu sarsılan babam bir süre için İngiltere’den ayrıldı. 1883’de o da öldü.

Bundan sonra Engels’in neler yaptığını bütün dünya bilir. Zamanının en büyük bir kesimini babamın eserlerinin yayımlanmasına, yeni baskıların düzeltilmesine ve Kapital’in çevirilerinin gözden geçirilmesine harcadı. Bu çalışmayı ya da kendi öz çalışmalarını değerlendirmek bana düşmez. Engels’in her gün sarf ettiği emeği ancak onu tanıyanlar takdir edebilirler. İngilizleri, Almanları ve Fransızları saymazsak, İtalyanlar, İspanyollar, Hollandalılar, Danimarkalılar, Romenler (bu halkların dillerini pek güzel bilirdi), hepsi, gelip onun desteğini ve öğütlerini alırlardı.

Karşılaştığımız sayısız güçlüklerin her biri için, biz ki efendimiz olan Halkın bağlarında çalışmaktayız, Engels’e başvururuz. Ve elimiz boş dönmeyiz. Bu son yıllarda sadece bunun ona yüklediği çalışma yükünü sıradan on iki adam ancak omuzlayabilirdi. Ve Engels’in bizim için yapacağı daha çok şeyler var ve yapacak da.

İşte size onun yaşantısının basit bir eskizi. Bu, bir bakıma bu insanın iskeletidir – kendisi değildir. Bu iskelete hayat katma işinde ne kadar yetersiz olduğumu bilmekteyim ve belki de bu görev hepimizin üstündedir. Biz, henüz onu iyice göremeyecek kadar kendisine yakınız. Engels 70 yaşındadır, ama yaşını göstermiyor. Onun bedeni, henüz zihni kadar genç. Altı ayaklık [1,89 m.] vücudunu öylesine hafif bir şeymiş gibi taşıyor ki, o kadar iri gözükmemekte. Makas değmemiş sakalı yana kaçıyor ve artık kırlaşmaya yüz tutmuş. Saçları koyu ve bir tek ak tel yok; hiç değilse dikkatle arandığı halde bulunamadı. Görünüşünün genç olmasına karşılık, kendisi göründüğünden de gençti. Tanıdığım adamları en genci odur. Ve hatırlayabildiğim kadarıyla şu son yirmi yıl içinde, o, hiç ihtiyarlamadı.

Ben, onunla 1869 yılında İrlanda gezisine çıktım (ve o sırada, İrlanda’nın, “ulusların Niobe”sinin tarihini yazmak istediği için bu ülkeyi onunla birlikte dolaşmak özellikle ilginç idi), ve sonra 1888’de birlikte Amerika’ya gittik. 1869’da olduğu gibi 1888’de de uğradığımız her yerde, o, çevrenin ruhu idi.

City of Berlin ve City of New York transatlantiklerinde, hava nasıl olursa olsun, her zaman güvertede bir gezinti yapmaya ya da bir bardak “lager” içmeye hazırdı.

Burada babamın bir özelliği üzerinde durmak istiyorum, bu özellik Engels’te de vardır. Bunda ısrar ediyorum, çünkü bu özelliği pek az bilinir ve hatta pek takdir edilmez. Babam, yıldırımlarını, düşmanlarının olduğu gibi dostlarının da üzerine yağdırmaya her zaman hazır, pervası ve alaycı bir çeşit Jüpiter tanrısı gibi gösterilmiştir. Ama onun o kadar nüfuz edici ve o kadar tatlı, sevinç ve iyilikle o kadar dolu güzel kahverengi gözlerini bir defa olsun gören veya onun çevresindekileri de güldüren gülüşünü işiten, bilir ki alaycı ve soğuk tanrı, Jüpiter tanrısı, salt bir uydurmadır. Engels için de aynı şeyi söyleyebiliriz. O, genellikle, bir otokrat, bir diktatör, acı söyleyen bir eleştirici gibi gösterilir. Hiç de öyle değildir. Başkalarına karşı onun kadar yumuşak davranan, herkesin yardımına koşmaya onun kadar hazır bir insan belki de hiç olmamıştır. Onun gençlere karşı tükenmez iyiliğinden söz etmek istemiyorum. Bütün ülkelerde buna tanıklık edebilecek olanlar vardır. Ben, sadece, gençlere yardımcı olmak için kendi kişisel işlerin: bir yana bıraktığını sık sık gördüğümü söyleyebilirim. Engels bir şeyi hiçbir zaman affetmemiştir – sahteliği. Bir adam ki, kendi kendine karşı dürüst değildir, ve üstelik partisine bağlı değildir, böylesi Engels’ten en küçük bir acıma duygusu beklemesin. Bunlar, Engels için bağışlanmaz günahlardır. Engels, başka günah tanımaz. Burada bir başka karakteristik çizgiye işaret etmek isterim. Dünyanın en dakik adamı olan Engels, Partiye karşı görevin ve özellikle disiplinin en derin bir duygusunu herkesten fazla taşıyan Engels, hiç bir zaman bağnaz olmamıştır. Kimse, her şeyi onun gibi anlama yeteneğinde değildir ve dolayısıyla kimse küçük zaaflarımızı onun gibi rahatlıkla bağışlayamaz.

Engels’in olağanüstü geniş bir bilgisi vardır. Hiç bir şey ona yabancı değildir; doğa tarihi, kimya, botanik, fizik, filoloji (yirmi dilde dili döner diye yazıyordu Figaro 1870’te), ekonomi politik ve last but not least,[8] askeri taktik. 1870’te, Fransız-Alman Savaşı sırasında Engels’in Pall Mall’de yayımladığı makaleler dikkati çok çekti, çünkü bunlarda Sedan muharebesini ve Fransız ordusunun bozgununu önceden bildirmişti. Ona “general” lakabının takılması, bu makalelerden sonradır. Kız kardeşim ona “General Staff” derdi. Bu lakap yerleşmiş kalmıştır ve o gün bu gün, Engels, bizim için “general”dir. Bugün bu lakabın daha geniş bir anlamı var: Engels bizim işçi odumuzun generalidir.

İşte onun iyiliğinden bir örnek daha; Freethinker’in yazı işleri müdürü Dr. Foote, bir yıl hapis cezasına mahkûm olmuştu; kimse bu işle ilgilenmiyordu ve kocam işi ele aldı. Engels hiç tanımadığı ve kendileriyle ortak görüşler taşımadığı Dr. Aveling ve Foote’a yardımda bulunabilmek için, Foote’un dergisi Progress’e, Aziz Jean’a göre Apokalips üzerine son derece değerli bir inceleme yazdı.

Engels’in bir başka özelliği de vardır (bu belki de en önemli özelliğidir): çıkarını düşünmemesi. O, Marx sağken şöyle demeyi adet edinmişti: “Ben hep ikinci keman oldum ve öyle sanıyorum ki bir ölçüde ustalaştım; Marx gibi bir birinci kemana sahip olmaktan büyü mutluluk duydum!” Bugün orkestrayı yöneten Engels’tir ve o sanki kendi deyimiyle hala “ikinci keman”imiş gibi sade ve alçakgönüllüdür. Birçokları gibi, ben de, babamla Engels’i birbirine bağlayan dostluktan, Damon ile Pythias’ın dostluğu gibi tarihi olacak olan bu dostluktan söz etme fırsatını buldum; ama bu notları sona erdirirken, onun, Marx ile ilişkilerine borçlu bulunduğu ve hayatıyla çalışmalarını ikiye bölen iki ayrı dostluktan da söz etmem gerekir.

Bunlardan birincisi anneme karşı olan dostluğu ve ikincisi de bu yılın ( 1890) 4 Kasımında ölen ve mezarlıkta annemle babamın yanında yatan Hélène Demuth’a olan dostluğudur.

Engels, annemin mezarı başında şu sözleri söylemiştir:

“Dostlarım! Gömmekte olduğumuz bu yürekten kadın, 1814’te Salzwedel’de doğdu. Doğumundan az sonra Westphalen baronu olan babası Trèves’te devlet danışmanlığına atandığı sırada, Marx’ın ailesiyle dostluk kurdu. Çocuklar birlikte büyüdüler. Bu iki zengin tabiatlı insan, birbiriyle anlaştı. Marx üniversiteye gittiği zaman, gelecekleri konusunda karara varmışlardı.

“1843’te, Marx’ın bir süre için yönetmiş olduğu Rheinische Zeitung’un kapatılmasından sonra, evlendiler. O günden bu yana, Jenny Marx, kocasının kaderini, çalışmalarını, mücadelelerini paylanmakla kalmadı, bu mücadeleye büyük zekâsıyla ve ateşli tutkusuyla katkıda bulundu.

“Genç çift, Paris’e gönüllü sürgüne gitti ve bu, kısa zaman sonra, zorunlu sürgüne dönüştü. Prusya hükümeti Marx hakkındaki kovuşturmasını oralara kadar vardırdı. Ve üzülerek söyleyeyim ki, Alexander de Humboldt gibi bir adam, Marx’a karşı sürgün kararının çıkamamasına katkıda bulunmuştur.[9] Aile, Brüksel’e iltica etti. Şubat devrimi orada gelip çattı. Brüksel’de patlak veren kargaşalıklar sırasında, Belçika hükümeti Marx’ı tutuklamakla yetinmedi, karısını da hapse attı.

“1848 Devrimi, ertesi yıl yenilgiye uğratıldı. Yeniden sürgün; ilkönce Paris’te ve sonra da Fransız hükümetinin yeni bir müdahalesiyle Londra’da. Ve bu, Jenny Marx için bütün korkunçluklarıyla sürgün hayatı idi. İki oğlunun ve kızılandan birinin ölümünün acılarına göğüs gerebilirdi, ama hükümetin ve liberallerden demokratlara kadar burjuva muhalefetin en alçakça iftiralarda kocasına saldırmak için anlaşmaları, bütün basının kapılarının Marx’a kapatılması ve böylece onun bütün savunma olanaklarının elinden alınması ve hasımlarının karşısında silahsız bırakılması, kendisinde derin izler bıraktı. Ve bu, uzun zaman sürdü.

“Ama sonunda Avrupa proletaryası daha özgürce hareket edebileceği koşulları yeniden bulabildi. Enternasyonal kuruldu. Proletaryanın sınıf mücadelesi birbiri ardından bütün ülkelere giriyor ve kocası bu mücadelenin öncü müfrezesinde yerini alıyordu. Bu an ve bunu izleyen dönem, onda, acı hatıraların birçoğunu sildi. Marx’ı üzerine dolu gibi yağmış olan bütün iftiraların, karın gene altında erimesi gibi yok olduğunu ve feodal olsun, demokrat olsun bütün gerici partilerin yok etmek istedikleri teorinin bütün ülkelerde ve bütün dillerde savunulduğunu görebildi. O, bu teori ile bir tek vücut oluşturan proletarya hareketinin Eski Dünyayı Rusya’dan Amerika’ya kadar sarstığını ve her geçen gün zaferden daha emin olarak kendini müjdelediğini görebildi.

“Böyle bir kadının derin ve açık-seçik zekâsı ve politik denliliği (tact’ı), enerjisi ve sağlam karakteriyle, kırk yıl boyunca, savaş arkadaşlarına gösterdiği fedakârlıklarla neler yaptığı hiç söylenmedi, hiç bir yerde yazılmadı. Bunu bilmek için onun yakınında yaşamak gerekirdi. Komün sürgünlerinin kanları onu gene sık sık düşüneceklerse de, biz, onun öğütlerinden yoksun kalacağız.

“Onun kişi olarak özelliklerinden söz etmenin gereği yok, dostları bunları bilirler ve hiç bir zaman unutmayacaklar. Eğer bu dünyada en büyük mutluluğu, başkalarını mutlu etmek olarak kabul eden bir kadın var idiyse, o, bu kadındır.”

Demuth’un mezarı başında da Engels şunları söylemiştir:

“Marx, Partinin güç anlarında, ondan sık sık öğüt alırdı… ve bana gelince, Marx’ın ölümünden sonra yaptığım bütün çalışmaları, büyük ölçüde, Marx’ın ölümünden sonra gelme şerefini bahşettiği evimde varlığının bana sağladığı güneş ışığına, yardıma borçluyum.”

Onun, Marx için ve Marx’ın ailesi için ne olduğunu ancak biz bilebiliriz ve bunu anlatmak mümkün değildir. Bu kadın, 1837’den 1890’a kadar, her zaman bizim dostumuz ve desteğimiz olmuştur.

Notlar:

Eleanor Marx, Karl Marx’ın en küçük kızıdır.

[1]  Northern Star (Kuzey Yıldızı). – İngiliz çartistlerinin gazetesiydi. Yöneticisi O’Connor’du, Julian Harney ve Ernest Jones gazetenin başlıca yazarları arasındaydı. New Moral World (Yeni Ahlaki Dünya) ünlü İngiliz sosyalisti Robert Owen’in (1771-1858) organıydı.

[2] Kutsal Aile veya Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi. Bruno Bauer ve Ortaklarına Karşı (Die heilige Familie oder Kritik des kritischen Kritik). 1844’te yayımlandı.

[3]  Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859), Sol Yayınları, Ankara, 1970

[4]  İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu (Die Lage der arbeitenden Klassen in England)

[5] Marx ve Engels’in Almanya’ya dönüşlerini (Mart 1848) sağlayan devrim oldu. Bu arada Marx, üç yıl önce Fransa’dan sınırdışı edildiği gibi (1849’da gene edilecektir), Belçika’dan da sürüldü. Köln komünistlerinin davası bundan dört yıl sonradır (1852).

[6] Wilhelm Wolff (1809-1864) “Eskiden Silezya dokumacılarının acılarını dile getinniş ve onların isyanlarının nedenlerini açıklamış olan ateşli ve gadre uğramış savaşçı yazar.” (Andler). Wolff, kurt (Lupus) anlamına gelir.

[7] Anti-Dühring, – Bay Eugen Dührlng’in Bilide Devrimi -, Sol Yayınları, Ankara, 1966-1967.

[8] Sonuncu, ama aynı derecede önemli.

[9] Ocak 1845. A. De Humbolt, ünlü coğrafyacı. O sırada Prusya’nın Paris elçisiydi.

Kaynak: Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Ankara, Kasım 1974, syf. 7-16.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir