25/08/19

Eray Saygınsoy – 1 Eylül Devrimi ve Sonrası Libya

kaddafi

Libya, Birinci Emperyalist Dünya savaşından, İkinci Emperyalist Dünya savaşına kadar İtalyan, İngiliz ve Fransız işgaliyle karşılaşmış bir ülkeydi. Bu işgaller neticesinde Libya; Trablus, Fizan, Berka olmak üzere İtalya, İngiltere ve Fransa arasında üçe bölünmüştü.  Aşiretlerden oluşan bu ülkede Sunusi aşireti yer yer İtalyanlar ile anlaşma yaparken, yer yer bağımsızlık mücadelesi veriyordu.

Tutucu kabilelerin bir araya gelmesiyle büyük Sunusi aşiretinin başında yer alan Kral İdris, 1947 yılında ülkenin başına geçti. Kral İdris’in ülkenin başına geçmesiyle birlikte kabile reisleri ve birleşik Libya taraftarı kentli kesimler arasında iktidar kavgası yaşanmaya başladı. 1949 yılına gelindiğinde Birleşmiş Milletler “Libya Sorunu”nu çözmek amacıyla toplandı ve üçe bölünmüş halde olan Libya’nın (Trablus, Fizan, Berka) temsilcileriyle oluşan bir meclis kurulmasını öne sürdü. Bu meclisin kurulmasıyla birlikte ülkede meşruti monarşi yönetim biçimi haline geldi. Zaten iktidarda olan Kral İdris, meşruluğunu dünyaya ve ülkesine kabul ettirmiş oldu. 1951 yılına gelindiğinde ise Birleşik Libya’nın bağımsızlığı tanındı (Doğan ve Durgun, 2012, s. 65-66).

Kral İdris Sunusi, ülkedeki iktidarını korumak amacıyla ABD ve İngiltere’ye askeri üsler tesis etti.

Ülkede petrol rezervlerinin bulunmasıyla birlikte tartışmalar gün yüzüne çıktı. 1955 yılında, petrolün üretim tarihi olan 1961’den önce liberal bakış açısıyla hazırlanmış bir Petrol Kanunu yayınlandı. Bu kanundaki “özgürlükler”den fırsat bulan Amerikan ve İngiliz petrol tekelleri petrolde imtiyaz hakkı elde etmek için gözlerini Libya’ya çevirdiler.

Petrol yatağını ilk bulan şirketlerden olan ESOO International ve Shell tarafından kurulan Oasis ortaklıkları Libya’da petrol konusunda tekelleşmeye gitmek için önemli adımlar attılar. Bunu aynı zamanda başka bir ortaklık olan Occidental ve meşhur British Petroleum (BP) izledi (Dinçer ve Kurtuluş, 2012, s. 478).

Böylelikle Libya’daki petrol üretimi uluslararası tekeller tarafından kontrol edilmeye, yani Libya’nın kaynakları emperyalistler tarafından hunharca yağmalanmaya başlandı.

Ülke kaynaklarının uluslararası tekeller ve birkaç büyük aşiret arasında paylaşılması vatandaşları kral yönetiminin meşruluğunu sorgulamaya itiyordu. Aynı zamanda Ortadoğu coğrafyasında Nasırcılık ve Baasçılık milyonlarca Arap’ı peşinden sürüklüyordu.

İşte tam bu dönemde yani anti-emperyalizm ve anti-siyonizmin rüzgârlar estirdiği bu dönemde 27 yaşında Sirteli, Yüzbaşı Muammer el-Kaddafi ortaya çıktı.

Devrim

Kaddafi, 1959 yılında sınıf arkadaşlarıyla beraber Bağımsız Birlikçi Subaylar Hareketi’nin ana kadrosunu kurdu. Bu kadro, 1964 yılına gelindiğinde genişledi ve yıl 1969’u gösterdiğinde büyük işler yapmak için hazır hale gelmişti.

Kral İdris’in kuş uçurtmayan gizli servisine rağmen Kaddafi, ordu ve halkın içinde on bine yakın destekçi bulmayı başardı. 1 Eylül 1969’a gelindiğindeyse Kral İdris, Bursa’da kaplıca tedavisi görmek için Türkiye’de bulunduğu sırada 60 teğmen ve yüzbaşıdan oluşan Bağımsız Birlikçi Subaylar Hareketi, başkent Trablusgarp ve Bingazi’de eyleme geçti ve kontrolü sağladı. Kansız bir şekilde gerçekleşen ihtilalin haberini alan Kral İdris Sunusi, bir daha ülkeye dönemedi ve ömür boyu Mısır’da yaşadı.

İlk İşler   

Muammer el-Kaddafi öncülüğünde gerçekleştirilen ihtilal başarılı olmuştu. Kaddafi ihtilalin hemen ardından Devrim Komuta Konseyi Başkanlığına getirildi. Aynı komite tarafından da Albaylığa yükseltildi.

Albay Kaddafi, etkilendiği Cemal Abdülnasır’ı takip ederek ilk iş olarak Kral İdris’in İngiliz ve Amerikalılara teslim ettiği askeri üsleri kapattı ve ülkede bulunan yabancıları kovdu. Bankaların tamamını kamulaştırdı.

1 Eylül Devrimi’nin yapıldığı sırada Amerika, Libya’da petrol üretiminin %86.4’lük kısmını elinde bulunduruyordu. Rafinelerin de %89.8’lik kısmına sahipti. Kaddafi ilk önce petrol üreten tekellerle görüşmeler yaptı ve devletin petrol üzerindeki kâr payını yükseltti. 1970 yılına gelindiğindeyse “Libya Milli Petrol Şirketi” isminde milli bir petrol şirketi kurdu. 1971 yılında BP’yi millileştirerek, Libya Milli Petrol Şirketi bünyesine kattı. 1973 yılında üç yıllık planın yayınlanmasının ardından Amoco ve Amoseas gibi şirketleri de kamulaştırarak devlet, petrol üzerindeki uluslararası tekellerin sömürüsünü de kaldırmış oldu (Dinçer ve Kurtuluş, 2012, s. 479-480).

Petrolün devletin eline geçmesiyle birlikte Libya’nın ekonomisi de büyük bir rahatlama yaşadı. Sosyal devlet olma yönündeki planlar petrol gelirleriyle daha rahat uygulanabilir hale geldi.

1973’e gelindiğinde Kaddafi “Zawara Beyanı” olarak bilinen açıklamayı yaptı. Bu açıklama ile ihtilalin “halk devrimi” olduğunu belirtti. Arap milliyetçiliği ve sosyalizmin harmanlanmasından oluşan ideolojiyi tüm ülkede yaymak için çalışmalara başladı. Bu çalışmalardan en önemlisi kendisinin kaleme aldığı, meşhur “Yeşil Kitap”tır. (Doğan ve Durgun, 2012, s. 66-67).

Yeşil Kitap

Yeşil Kitap, ekonomiden, sosyal yaşama kadar birçok konuda Kaddafi’nin görüşlerini içeren bir eserdir. Kaddafi, Yeşil Kitap’ta teorisinden genel olarak “Evrensel Üçüncü Teori” olarak bahseder ve tespit ettiği sorunların çözümünü de bu teori doğrultusunda diyalektik yoldan okurlarına sunar.

Demokrasi Sorunun Çözümü: Halk Otoritesi

Kaddafi’ye göre (1976, s. 4) diktatörlüğün farklı bir tanımı vardır: “Siyasi mücadele toplam oyların %51’ini kazanan bir adayın bu kazanç haddi zatında sahte bir demokrasinin görünümüdür ve fakat dikta bir iktidar aracıdır. Çünkü geride kalan seçmenlerin %49’u seçmedikleri bir iktidar aracına zorla tabi olmuşlardır. İşte diktatörlük budur.

… Bugün Dünyadaki siyasi rejimlerin gerçeği budur. Bundan açıkça görülüyor ki bu rejimler gerçek demokrasinin bir uydurmasıdır ve bu rejimler birer dikta rejimidir”.

Kaddafi, kapitalist demokrasiyi sert bir şekilde eleştirirken bu görüşlerini parlamento üzerinde de aynen korumaktadır. Kaddafi’ye göre parlamento halkı aldatan temsilcilikten başka bir şey değildir. Demokrasi sorununa sahte çözüm getirmekten başka bir faydası yoktur. Demokrasinin asıl anlamı, halkın otoritesidir. Halkın başkaları tarafından temsil edilmeye ihtiyacı yoktur. Halk kendini doğrudan temsil etmelidir.

“… Bunun içindir ki, milletler, hakları olan halk devrimini ilan etmeli ve halkın iradesini çalan, otoriteyi tekeline alan ve adına parlamento denilen kurumları yok etmek için mücadele etmelidirler”(Kaddafi, 1976, s. 4).

Kaddafi, klasik parlamento sorununu, sosyalist demokrasi çerçevesinde çözmüştür. Kurulacak olan “Halk Kongreleri ve Halk Komiteleri” ile halk demokrasiyle doğrudan tanışacaktır. Ülkenin yönetiminde doğrudan söz sahibi olacaktır. Kendisini temsil edecek, varlıklılardan oluşan ve seçimden sonra halkla bağı tamamen kopan temsilcilere gerek kalmayacaktır. Bu yüzden Kaddafi en küçük yerel yönetim biriminden, en üste kadar halk konferansları, halk komiteleri ve halk kongreleri olarak büyük bir örgütlenme çalışması başlatmıştır.  En üst yönetim birimlerinden olan Halk Kongreleri oturumlarını sonuna dek halka açık bir şekilde gerçekleştirmiştir.

Kaddafi’nin “Toplumun gidişatını kim denetler?” sorusunun cevabı ve klasik demokrasiye karşıt sunduğu çözümü budur.

Kaddafi’ye göre var olan hukuk sistemlerinin hiçbiri demokratik değildir ve bir anlamları yoktur. Kaddafi, geleneklere ve dine dayalı olan doğal hukukun geçerliliğine inanmıştır. Bu yüzden, “Kur’an toplumun yasasıdır” diyerek şeriat hukukunu benimsemiştir.

Her ne kadar dine dayalı bir hukuk benimsemiş olsa da laiklik konusunda titiz davranmaya kendince gayret etmiştir Kaddafi. Ülkedeki İslamcı örgütleri tasfiye etmiş, kadınların aktif olarak çalışma hayatında yer almasını istemiştir. Batı medyası tarafından “sapık” olarak nitelendirilen Kaddafi’nin, tüm korumalarını kadın seçmesinin nedeni de kadınların çalışma hayatında yer alabileceğini gözler önüne sermektir.

Ekonomi Sorunun Çözümü: Sosyalizm

Yeşil Kitap’ta ekonomi bölümünde da kapitalist ekonomiye önemli eleştiriler vardır. Kaddafi, özel mülkiyete, ücret sistemine tamamen karşı olduğunu, ekonomik sorunun çözümünün sosyalizmde olduğunun altını çizer.

“Ücretliler değil, ortaklar” başlığı altında ücret problemi hakkında Kaddafi’nin düşünceleri şöyledir (1976, s. 16): “Çalışanlara neden ücret veriliyor? Çünkü onlar, çalıştıranların çıkarını sağlayacak üretimi yapmaktadır. Ancak bu üretimi çalışanlar tüketecek değildir. Yani çalışanlar bu üretimi, bir ücret mukabilinde başkasına devretmiş bulunuyor. Oysa esas sağlıklı kurala göre: “Tüketim ancak üretenlerin hakkıdır.

Ücretlilerin ücreti ne kadar yükselirse yükselsin, onlar yine de bir nevi köledir. Yani ücretli, onu çalıştıranın bir nevi kölesidir; Geçici bir köledir. Köleliği de işverenin gösterdiği işi yapmaya devam ettiği süreyle sınırlıdır”.

Kaddafi ücret sisteminin kölelik olduğunu altını çizerken, bunun çözümünün: ücreti ortadan kaldırıp, sınıfların, hükümet ve rejim şekillerinin doğmasından önceki doğal kurallara dönmekten başka bir şey olmadığını söyler.

“Yeni Sosyalist sistemin amacı, hürriyet içinde mutlu bir toplum yaratmaktır. Bu da ancak insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarını başkalarının tahakkümünden kurtararak temin etmesiyle mümkündür. İhtiyaçların temini, başkalarını kullanmadan veya sömürmeden sağlanmalıdır. Aksi takdirde yeni toplum, amacıyla çelişkiye düşer. Yeni toplumda insan, ya maddi ihtiyaçlarım karşılamak üzere kendisi için çalışacak veya sosyalist bir kuruluşta çalışmak suretiyle üretimde hisse sahibi olacak veyahut kamu yararına çalışacak; toplum da onun maddî ihtiyacını karşılayacaktır”. (Kaddafi, 1976, s. 18).

Kaddafi, toprak ve meskeninin kimsenin mülkü olmadığını da belirtir. Mesken insani bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç karşılanmalıdır. Tabii ki kimseye ait olmamak ve devredilmemek şartıyla. Toprak ise toplumundur, herkesin faydalanma hakkı vardır. Bu yüzden bu da kimsenin mülkü olamaz.

Evrensel Üçüncü Teorinin Sosyal Temeli

Kaddafi, Yeşil Kitap’ta sosyal konulara da değinmeden geçmez.

Kaddafi’ye göre (1976, s. 22) dünyanın en büyük politik sorunu, azınlık sorunudur. Ezen-ezilen çelişkisi var oldukça, milli kurtuluş hareketlerinin var olacağının altını çizer. Milliyetçilik konusunda ise, “Milliyetçiliği tahrip edilmiş olan uluslar ise yok olmaya tabidir,” der.

Kaddafi milleti, siyasi ve milli bir güvence ortamı olarak görür. Aileden kabileye, kabileden ulusa, ulustan da tüm insanlığa doğru bir şema kurar. Ona göre bu şemada bir alttaki, bir üsttekinin yapısını mutlaka bozmaktadır.

Kaddafi’ye göre aile birey için en önemli kurumdur. Öyle ki bu kurumun, insanoğlu için ülkeden bile daha değerli ve öncelikli olduğunu öne sürer.  Kadını da bu doğrultuda ayrı bir yere koymaktadır. Kadın, çocuklarının sağlıklı gelişimi için ona annelik yapmalıdır. Bu sağlıklı gelişim sağlanmazsa, toplumda büyük problemlere yol açacağını öne sürer. Bu yüzden çocuk bakımevlerine tamamen karşı bir bakışı vardır. Kadınların annelik yapmasına önem vermesi aileye yüklediği kutsallıktan kaynaklanıyor. Yine de bu düşüncesi kadınların iş hayatında desteklenmeyeceği anlamına gelmiyor. Yukarıda da bahsettiğimiz korumalarını kadınlardan seçmesi gibi…

Eğitim konusunda da Kaddafi, var olan eğitim sistemlerini bir kenara atmaktadır. Ona göre insan, eğitimini özgürce almalıdır, diğer türlüsü diktatörlükten başka bir şey değildir, der. Eğitim sorununun çözümünü ise kültür devriminde bulur: “Gerçekte, zorunlu, düzenli ve sistematik öğretim, halk topluluklarını zorunlu şekilde cahil bırakmaktadır. Eğitim yollarını resmî programlarla tespit eden ve insanları bu programlara göre öğretim yapmaya zorlayan, resmi yoldan hangi bilgilerin öğrenileceğini saptayan devletler, vatandaşlarına baskı yapmaktadır. Dünyada egemen olan öğretim metotları evrensel bir kültür devrimi tarafından yıkılmalıdır. Bu evrensel kültür devrimi, insan zihniyetini bağnazlıktan, belirli zevk ve kavramlara göre zorla şekillendirilmesinden kurtarmalıdır” (Kaddafi, 1976, s. 28).

Kaddafi düşüncelerini sosyalizm ile harmanlamasıyla yaygın olan kapitalist demokrasinin tanımını çok net bir şekilde yapabilmektedir. Nasır’ın etkilerini teorik anlamda da taşıdığı Yeşil Kitap ile kesinleşmiştir. Tabii ki bu Yeşil Kitap ile Nasırcılık arasında farklar yok anlamına gelmez. Yeşil Kitap, Kaddafi’nin kişisel düşüncesi, Nasırcılık ve İslam’ın etkisiyle ortaya çıkmış bir sentezdir.

Libya’da Kalkınma Planları ve Sosyal Devlet Anlayışı

Devrimden hemen sonraki kalkınma planlarını incelediğimizde Libya’nın ekonomik alanda tam bağımsızlığı elde etmek ve sosyal devleti amaçladığını bariz bir şekilde görebiliriz. Devrimden sonra uygulanan iki plan çok önemlidir.

3 Yıllık Kalkınma Planı (1973-75 Dönemi)

Hazırlanan bu ilk plan, milli ekonomideki eksikleri gidermek ve ekonomik bağımsızlığın sağlanması üzerine oluşturulmuştur. Tabii planda sosyal hizmetler de göz ardı edilmemiş.

Planın özetçe hedefleri;

  • Milli ekonomiyi dışa bağımlılıktan kurtarmak,
  • Üretim/tüketim dengesi oluşturmak,
  • Eğitim ve sağlığı ücretsiz sunmak,
  • Her ailenin ev sahibi olmasını sağlamak,
  • Milli ekonomide maksimum büyümeye ulaşmak,
  • Sanayi ve tarım sektörünü güçlendirmek,
  • Petrol üretimini yeterli düzeye getirmek,
  • Sosyal hizmetlerden mahrum bırakılmış geri bölgelere, sosyal -hizmetleri götürmek (Dinçer ve Kurtuluş, 2012, s. 470-471).

5 Yıllık Kalkınma Planı (1976-80 Dönemi)

5 yıllık kalkınma planına baktığımızdaysa; üretimde sağlanan verimliliği arttırmak, halka sunulacak hizmetlerin genişletilmesi ve tarım sektörünün canlandırılmasıyla kendi kendine yeten bir ülke haline gelmek hedeflenmiş.

Özetçe hedefler;

  • Bütün sektörlerde Gayri Safi Milli Hasıla’nın %11’lik artışını sağlamak için üretimi daha da arttırmak.
  • Kişi başına geliri yıllık %5.6’lık artış sağlanarak 1360 Libya Dinarından (L.D) 1980 yılında 1786 L.D’na çıkarılması hedeflenmiştir.
  • Libya vatandaşlarına ücretsiz sunulan hizmetlerin genişletilmesi için kamu tüketiminde %9.6 artış olacağı öngörülürken, özel tüketiminse %9.4 artması planlanmıştır.
  • İhracatın %5.2’lik artışla dengelenmesi hedeflenerek üretimde artış, ithalatta ise sınırlamalara gidilmiştir.
  • Gelişmemiş bölgelerde yeni köyler kurulması, tarımsal güçlenmenin sağlanması ve bölgesel gelişimin artması için uygun görülmüştür (Dinçer ve Kurtuluş, 2012, s. 484-485).

Her iki plana da baktığımızda ana hedef Libya vatandaşlarının refahını arttırmak olarak belirlenmiş. Bunu sağlamak için de üretim ve tüketimin devlet kontrolünde, planlı bir şekilde yönetilmesinin gerekli olduğu saptanmış ve planların bu doğrultuda hazırlanmış olduğun görmekteyiz.

Planlar ile birlikte genel olarak Libya’da yaşam şöyle;

  • İşçi çalıştıran tüm işletmeler kapatıldı.
  • Yollar, fabrikalar, köprüler, hastaneler ve benzeri yatırımlar yapıldı ve bunların tümü halka ücretsiz sunuldu.
  • Ulaşım, eğitim, barınma, sağlık, elektrik, su, doğalgaz tamamen ücretsiz hale getirildi.
  • Ulusal bankalar tarafından, Libya vatandaşlarına faiz almadan kredi imkânı sunuldu.
  • Yeni evlenen çiftlerin evleri devlet tarafından tahsis edildi.
  • Yurtdışında eğitim gören Libya öğrencilerine geri ödemesiz, 1000+ Euro burs imkânı tanındı (Mahalli, 2018, s. 51-54).

Dış Politika

Kaddafi’nin göreve geldiğinden beri Abdülnasır gibi önemli bir hedefi vardı: Arap birliğini sağlamak. Bu konuda Suriye ve Mısır ile birleşmek için adımlar attı. 1971 yılında Mısır, Libya, Suriye ortaklığıyla “Arap Cumhuriyetleri Federasyonu” kuruldu. Federasyon ne yazık ki kâğıt üzerinde kaldı ve bir türlü pratiğe geçilemedi.

Kaddafi, 1974 yılında “Kıbrıs Sorunu”nda Türkiye taraftarı bir tutum aldı. Türkiye’ye uygulanan ambargoları dinlemeden, petrol yardımında bulundu. Bu yardım, Türkiye’nin Kıbrıs’ı almasında önemli bir paya sahiptir.

Kaddafi, her zaman anti-emperyalizme önem verdi. Bu yüzden de ölümüne dek eleştirildi. Nerede anti-emperyalist, milli kurtuluş hareketi varsa orada Kaddafi’nin de eli vardı.

Arap olmayan İran’a verdiği destekle Arap ülkeleri tarafından eleştirilmiş ve yaptırımlara mahkûm bırakılmıştı. Yine de her şeye rağmen Kaddafi’nin görüşü netti: nerede işgal, sömürü varsa, orada mücadeleden başka yol yoktu.

Filistin konusunda ise Filistin’i her anlamda, her zaman destekleyen bir liderdi. Yaser Arafat’ın El-Fetih’i ve George Habash’ın Filistin Kurtuluş Örgütüne finansal destek verdiği gibi, Libya’da eğitim kampları kurmasına da izin vermişti (Doğan ve Durgun, 2012, s. 72).

Amerika ve İsrail konusunda her zaman net birisi olmuştu. Bu yüzden ölümüne dek sayısız ambargo ile karşılaştı ve bu ambargoların hiçbirini dinlemeden hareket etti. Anti-emperyalizm ve anti-siyonizm Kaddafi’yi Kaddafi yapan şeylerdi ve bundan caymak şahsına hakaretti.

1986’ya gelindiğinde Libya ile ABD arasında büyük bir gerilim başladı. ABD, Trablus ve Bingazi’yi bombalarken Kaddafi’nin başkanlık sarayını es geçmedi. Bu saldırı sonucunda 40 Libya vatandaşı ve Kaddafi’nin 13 yaşındaki kızı yaşamını yitirdi. ABD uçaklarından biri de düşürülmüştü.

Bu saldırı sonunda Kaddafi yaptığı açıklamada, gerçek teröristin Reagan yönetimi olduğunu vurguladı. ABD saldırı sonrasında rahat durmadı. Ülke içinde saldırı sonunda tartışılan bir isim haline gelen Kaddafi’ye 43 üst rütbeli subay ile darbe girişiminde bulundu. Kaddafi darbe girişimini püskürttü ve olaydan bir hafta sonra: “Arap birliği gerekirse devrim yoluyla gerçekleşecektir,” dedi.

Lockerbie Olayı

21 Kasım 1988 tarihinde Londra-New York seferini gerçekleştiren 103 uçuş sayılı uçak, Lockerbie kasabasının üzerinde infilak etmiş ve sonucunda 259 yolcu, mürettebat ile 11 kasabalı yaşamını yitirmiştir. ABD ve İngiltere’nin ortak yürüttüğü soruşturmada Libya Dış İstihbarat Servisi’nde görevli iki kişi saldırıların sorumlusu olarak tespit edilmişti. ABD ve İngiltere, suçluların iadesi için Libya’dan talepte bulunsa da Libyalıların Libya’da yargılanmasının mümkün olduğunu, ABD ve İngiltere’nin de suçluları iade etmediğini öne sürerek bu talebi geri çevirmiştir.

Talebin reddedilmesiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1992 tarihli kararlarıyla Libya’yı terörizme destek vermekle suçlayarak ağır yaptırımlar uygulamıştır.  Libya’nın bu yaptırımlara karşı adım atmaması doğrultusunda Birleşmiş Milletler, 1993 tarihinde de bir yaptırım uygulamış, bu yaptırımla; Libya’ya petrol araç-gereci sağlanmasının durdurulması, Libya’nın BM üyesi ülkelerdeki ekonomik varlıklarının dondurulması talep edilmiştir. Bu talepler ile birlikte zor zamanlar yaşayan Kaddafi, iki suçluyu 1999 yılında Birleşmiş Milletler’e teslim etmiştir. Kaddafi’nin mağdurların yakınlarına tazminat ödemesiyle birlikte de yaptırımlar tamamen kaldırılmıştır (Doğan ve Durgun, 2012, s. 73-74).

Sonuç

Kaddafi’yi etkileyen ana unsur şüphesiz milli kurtuluş hareketleridir. Abdülnasır’dan önce milli kurtuluşun dünyadaki simgesi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun bu coğrafyada, Osmanlı gibi bir imparatorluğun ardından kurduğu laik, antiemperyalist cumhuriyeti dünyaya örnek olmuştu. Bu Küba’dan Libya’ya, Libya’dan Çin’e kadar etkilerini apaçık bir şekilde göstermiştir.

Kaddafi Libya’sı Ortadoğu’da kritik önemlere sahipti. Amerika, İsrail ve ardındaki Batı devletleri için Kaddafi’ye karşı savaşmaları için tek bir gerekçeleri vardı; Kaddafi bir teröristti. Bunu söyleyenlerin teröre en büyük yatırımları yapanların olduğunu, gerçek teröristi kendilerinden başka kimsede aramamaları gerektiğini, söyledi Kaddafi.

Bugünün Libya’sına baktığımızda, aşiretlerin hâkimiyeti göze çarpıyor. Libya bugün iki hükümete, iki meclise sahip. Kimi bölgelerde bu iki hükümetin herhangi bir gücü bulunmuyor. Bu yüzden bu bölgeler tamamen İslamcı teröristler tarafından idare ediliyor.

Halkın Kaddafi Libya’sındaki sağlanan sosyal hizmetlerin sağlanması bir yana, herhangi bir devletin sağlaması gereken ihtiyaçların hiçbiri neredeyse sağlanamıyor. Trablus’ta bir ayda 110 kişinin öldüğü çatışmalar yaşanıyor. Hiçbir yerde yaşam bırakın eskisi gibi olmasını, normal değil.

İşte Amerika’nın, NATO’nun, Batı’nın demokrasi anlayışı tam da bu… Bir liderin/devletin terörist olması için onlar için tek bir ölçüt vardır: anti-emperyalist olması. Bugün Libya’yı vuran “Arap Baharı” ile nereden, nereye gelindiği ortada… Libya halkı Yeşil Kitap’ı yakarak Batı medyasına “müdahale edin” çağrısında bulundu ve babalarını kendi elleriyle öldürdüler. Kaddafi ise ölene dek halkına şu sözü söyledi: “Yapmayın, ben sizin babanızım!”.

Kaddafi sonrası Libya’yı bir başka yazıda inceleyeceğiz.

KAYNAKÇA

Dinçer, M ve Kurtuluş, B. (2012), Planlı Dönemde Libya Ekonomisi ve Türkiye-Libya Ekonomik İlişkileri, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi,  0(31), 469-513.

Doğan, G. ve Durgun, B. (2012),  Arap Baharı ve Libya: Tarihsel Süreç ve Demokratikleşme Kavramı Çerçevesinde Bir Değerlendirme, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 0(15), 61-90.

El-Kaddafi, M. (1976), Yeşil Kitap, Ankara, Libya Halk Bürosu Yayınları.

Mahalli, H. (2018), Ortadoğu’da Diktatörler, İstanbul, Destek Yayınevi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir