25/08/19

Georges Politzer – Marksizmin Üç Kaynağı*

georges politzer

Marksizm, bütünüyle (diyalektik materyalizm, tarihse materyalizm, bilimsel sosyalizm olarak) ele alındığında, insan kafasının kendiliğinden bir ürünü değildir. Bir yandan, kapitalist toplumun nesnel çelişkileri tabanı üzerinde doğmuştur, onları yenileştirici bir tarzda çözer. Öte yandan, ayrılmaz bir şekilde, daha eski nesnel koşullar içinde biçimlenmiş fikirlerin hareketinden, toplumların gelişmesiyle ortaya çıkan sorunlara yanıt arayan hareketten ileri gelir.

“Dahası var. Felsefe tarihi ve toplumsal bilim tarihi bize tam bir açıklıkla gösteriyor ki, Marksizm’de, dünya uygarlığının gelişim çizgisi dışında doğmuş, dar görüşlü, taşlaşmış bir öğretisi olan ‘sekterizm’e benzer hiçbir şey yoktur.

Tam tersine Marx’ın dehası, tamamen, insanlığın en önde gelen beyinlerinin getirdiği sorunlara yanıtlar sağlamış olmasındadır. Onun öğretisi, felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devam olarak doğmuştur.”(1)

a) Alman felsefesi

Biliyoruz ki, 1789 Devriminin hayranı Hegel, Fransız Devriminin olaylar üzerinde yaptığı devrime benzer bir devrimi, fikirler planında yerine getirmek istemişti. Diyalektik buradan geliyor: nasıl devrim, sonsuz sanılan feodal düzene son verdiyse, diyalektik de aynı şekilde sonsuzluğuna inanılan gerçekleri tahtından indiriyor: tarihe karşıt fikirlerin hareket verdiği bir süreç görüyor. Alman burjuvazisinin 18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyıl başındaki eğilimleri, ideolojik olarak bu şekilde ifadesini buluyordu. Bölünmüş durumdaki Almanya, henüz feodal düzen altında bulunuyordu ve genç Alman burjuvazisi, Fransız burjuvazisinin, Rhen’in öte yanında ustalıkla yaptığı şeyi kendisi için yerine getirmenin düşünü görüyordu. Ama henüz çok zayıf olduğu için, bu tarihsel görevi yerine getirecek durumda değildi; işte Hegel’in köklü yetersizliği, yani onun idealizmini açıklayan da budur.

İdealizm, her zaman, nesnel güçsüzlüğün yansısıdır. Feodaliteyi yere çalmaya can atan ama buna yeteneği olmayan bir burjuvazinin teorik ifadesi olan Hegel’in felsefesi, Engels’in deyimiyle bir “büyük başarısızlık” oldu. Diyalektik gelişme, böylece, salt düşünsel kalıyor. Üstelik feodal Prusya devletinin safına geçerek, bu devletin, fikrin(idee) zorunlu tarihsel ifadesi olduğu sonucuna varıyor. Diyalektik, böylece var olanın ülküleştirilmesi batağına batıyor. Onun hareketi, ancak zihinlerde devrim yapabilen bir sınıfın güçsüzlüğüyle durdurulmuştur.

Bununla birlikte, 1831’de ölen Hegel’in hemen arkasından gelen kuşağın burjuva filozoflarının, feodal ruhban zümresine karşı savaşımları, onları 18. Yüzyıl tanrıtanımaz Fransız materyalizminde sınıf düşmanlarına karşı silahlar bulmaya götürecekti. Bu dönem, Ludwig Feuerbach’te kişileşir. Onun Hıristiyanlığın Özü (1841) adlı kitabı, “Materyalizmi tahtına” yeniden oturttu. Marx(doğumu 1818) ve Engels (doğumu 1820) üzerinde kuvvetli bir etki yapmıştır. Ama Feuerbach’ın materyalizmi mekanist bir materyalizm olarak kalıyordu. Feuerbach, haklı olarak, insanda bir doğa ürünü görüyor. Bilimsel bir tarih anlayışından yoksun olduğu için Feuerbach, onun yerini, ne olduğu belli olmayan bir sevgi diniyle, yani bir idealizme dönüşle dolduruyor. Alman burjuvazisinin güçsüzlüğünü ifade eden güçsüzlük, 1848’de, feodallere karşı kendi devrimini zaferle yürütemezdi.

Marx’ın, diyalektik materyalizmin hazırlanışıyla, tamamen bilimsel olan ve aynı zamanda Hegel’in idealist diyalektiğini, hem de Feuerbach’ın mekanist materyalizmini aşan bir felsefe ortaya koyduğunu biliyoruz. Diyalektik materyalizmin ilk açıklaması, Marx’ın 1845 ilkyazında kaleme aldığı Feuerbach Üzerine Tezler ile verildi. On birinci tez, klasik Alman felsefesinden Marksizme geçişi ifade eder:

“Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir.”(2)

b) İngiliz ekonomi politiği

  1. Yüzyılın başlangıcında İngiltere, ekonomik bakımdan en ileri ülkeydi. 18. Yüzyılın sonunda, İngiliz burjuvazisi, manüfaktürden fabrikaya, yani makinelerin kullanılmasına geçen ilk burjuvazi olmuştur; böylece büyük sınai üretim, kapitalist toplumun teknik temeli doğuyordu.

“İnsan toplumunda maddi yaşama araçlarının üretim ve değişimini yöneten tasaların bilimi”(3) ekonomi politiğin açılıp gelişmesine nesnel olarak elverişli koşul.

Büyük İngiliz iktisatçıları Adam Smith ve David Ricardo, emek-değer teorisinin kurulmasında ilk adımları attılar. Ama, metaların değişiminin ötesinde, insanlar arasındaki nesnel ilişkileri yakalayamadılar. Onun için de, her metanın değerinin, o metaın üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı ile belirlendiğini göremediler. Marx’ın büyük değeri, kesin olarak, değişim değerinin gerçek niteliğini, toplumsal emeğin billurlaşması ile tanımlaması oldu. Böyle yapmakla, Marx, kuvvetli sınıf çıkarlarına karşı çıktığı için kapitalizmin tahlilini sonuna kadar götürmeye gücü yetmeyen İngiliz ekonomi politiğinin sınırlarını aşıyordu. İktisatçılar, kapitalizmin sonsuz olduğunu sanıyorlardı.

Marx, artı-değer buluşuyla, ekonomi politiğe kesin bir sıçrama yaptırdı.

“Ödenmemiş emeğe el koymanın, kapitalist üretim tarzının ve bu üretim tarzında ortaya çıkan işçi sömürüsünün temeli olduğu; ve kapitalistlerin, işçisinin emek gücünü pazardaki bir meta gibi tam değerini ödeyerek satın alsa bile, ondan, ona ödediğinden daha çok değer çıkardığı; ve son çözümlemede, bu artı-değerin, varlıklı sınıfların ellerinde sürekli olarak artan sermaye birikiminin çıktığı değerler tutarını oluşturduğu gösterildi. Kapitalist üretim ve sermaye üretiminin doğumu, ikisi de, açıklandı.”(4)

Kapital (Birinci Cilt, 1867 tarihini taşımaktadır ve Marx, ölümüne, yani 1883’e kadar Kapital üzerinde çalışmıştır) Marksist ekonomi politiğin başyapıtıdır.

c) Fransız sosyalizmi

Modern sosyalizmin tohumunu 18. Yüzyılın Fransız filozoflarının materyalizminde aramak gerekir, bilimsel sosyalizm bu modern sosyalizmin açılıp gelişmesidir. Helvetiuslar, d’Holbachlar vb. hiç de sosyalist değillerdi. Ama onların –insanın doğal iyiliği, deneyimin, alışkanlığın, eğitimin büyük gücü, fizik ve toplumsal ortamın karakter ve töreler üzerindeki belirleyici etkisi vb. gibi- belli başlı tezleri, onların materyalizmini “…zorunlu olarak komünizme ve sosyalizme bağlar. eğer koşullar insanı biçimlendiriyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekir.”(5)

Komünizm için yaşamını veren Babeuf (1797’de Termidor burjuvazisi tarafından giyotinle idam edilmiştir), 18. Yüzyıl filozoflarının öğretisiydi. Marx’ın öncelleri, üç büyük ütopyacıya, Fransız Sain-Simon, Fourier ve İngiliz Owen’a gelince, bunlar 18. Yüzyıl materyalizmini yürekten benimsemişlerdi. Modern sosyalizm hakkında Engels’in “Her yeni teori gibi, modern sosyalizm de, kökleri maddi ekonomik olguların derinliklerinde bulunmakla birlikte, önce, eldeki hazır zihinsel birikme bağlanmak zorundaydı.”(6) Şeklinde değerlendirmesi böylece doğrulanmış oluyor.

Ama Marx’tan önceki sosyalizm, henüz bilimsel değildi. Ütopik bir sosyalizmdi. Fransız sosyalizmi bunun büyük bir bölümünü oluşturur; ama aynı zamanda, bazı Alman düşünürlerini ve büyük İngiliz teorisyeni Owen’ı da kapsar.

*Georges Polizter, Felsefenin Temel İlkeleri, Çev: Muzaffer Erdost Arya Yayıncılık, İstanbul 2015, s. 249-253

Kaynakça:

(1) V. İ. Lenin, Marksizmin Üç Kaynağı ve Öğretisi, Marx-engels-Marksizm, Ankara, 1990, s. 79
(2) Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, s. 70
(3) Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. 227
(4) Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 78
(5) Karl Marx, Fransız Materyalizminin Tarihine Katkı, s. 171
(6) Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 56

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir