02/04/20

John Desmond Bernal – Devrim ve Evrim

marx darwin

Marx, kendisinden önceki düşünürlerin başarılarını: Hegel’in tarihsel diyalektik yaklaşımını, doğa bilimcilerin sezdirmeli materyalizmini, klasik iktisatçıların –Adam Smith’in ve Ricardo’nun- ekonomik çözümlemelerini kendisine sağlam bir temel olarak aldı. Fakat onların çalışmalarının bir sentezinden çok daha fazlasını yaparak büyük bir başarıya imza attı. Onun en önemli katkısı, bu çözümleme, bilgi ve eleştiri yığınını bir düşünce konusu olmaktan çıkartarak bir eylem konusuna dönüştürmesiydi. Bu köktenci adımı atarken, herhangi bir felsefe veya bilim sisteminden değil, bir gözlemci olduğu kadar, bir katılımcı olarak da içinde yer aldığı halkın devrimci mücadelelerinden yola çıktı.

Bu, Marx’ın Proudhon’un Sefaletin Felsefesi’ne yanıt niteliği taşıyan Felsefenin Sefaleti (1866) adlı polemiksel yapıtından alınan aşağıdaki pasajda açık anlatımını bulur. Burada Marx, iyi niyetli insan-sever burjuva doktrinlerin felsefeleri ile proletaryanın mücadelelerinden doğan gerçek pratik sosyalizm arasına kesin bir ayrım çizgisi çeker:

“İktisatçılar nasıl burjuva sınıfın bilimsel temsilcileriyse, sosyalistler ve komünistler de proleter sınıfın teorisyenleridir. Proleterya bir sınıf olarak kendisini oluşturacak ölçüde gelişmediği ve bunun sonucu olarak burjuvaziyle mücadelesi henüz politik bir nitelik kazanmadığı sürece; ve üretici güçler burjuvazinin bağrında proletaryanın kurtuluşu ve yeni bir toplumun kurulması için gerekli maddi koşulları bir an için görmemizi sağlayacak ölçüde gelişmedikçe, bu teorisyenler, ezilen sınıfların özlemelerini karşılamak amacıyla sistemler uyduran ve onlara yeniden hayat verecek bir bilim bulmaya çalışan ütopyacılardır yalnızca. Fakat tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletaryanın mücadelesinin çizgileri daha da belirginleştikçe, artık bilimi kafalarının içinde aramalarına gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup bitenleri görmeleri ve bunların sözcüsü olmaları yeterlidir. Bilimi aramaya ve sistemler kurmaya devam ettikleri, mücadelenin başlangıcında kaldıkları sürece, sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamaz ve onun için de eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yanı göremezler. Bu andan itibaren, tarihsel hareketin bir ürünü olan ve amacını tam olarak kavrayarak onunla birleşen bilim, doktriner olmaktan çıkar ve devrimci olur.” (Karl Marx, The Poverty of Philosophy [Felsefenin Sefaleti] Londra 1961, sf. 106-107)

İnsan tarihinin bir gelişmeler dizisi olduğu düşüncesini Hegel’den alan Marx, materyalist olduktan sonra artık bu gelişmeleri bir idea’nın ürünleri olarak görmüyor, onları gerçek dünyadaki üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin gelişimine dayanarak açıklıyordu. Ayrıca, geride bıraktığı iki Fransız devriminin deneyimiyle, tarihte önemli ve su götürmez değişimleri, ağır evrimsel dönüşümler olarak değil, hızlı sıçramalarla meydana gelen ve üretici güçlerden yararlanmaya daha yetenekli sınıfların birbiri ardına iktidara geldiklerini gösteren değişimler olarak görüyordu.

İnsan tarihini incelerken geri dönülmez değişimleri görmek olanaksızdır. Zor olan, düzenli yasaların varlığını ortaya çıkartmaktır. İnsan tarihinin bu hareket yasalarını ilk kez gözler önüne seren Marx oldu. Daha sonra, bu yasaların insan dünyasını olduğu kadar doğayı da kapsadığını gösterdi. Modern anlamda doğa tarihi yarattı. Kendi döneminin resmi biliminde hüküm süren doğal, değişmez yasa ve düzen kavramlarının zihinsel tembellik ve dinsel korkunun bir bileşimi olduğunu gördü. O daha çok, o zamanlar kuşkuyla karşılansa da, Darwin’in sayesinde on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında egemen olacak evrimci görüşleri benimseme eğilimindeydi. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı yapıtını eleştirel bir yaklaşımla ama övgüyle karşıladı; özellikle var olma mücadelesinin Malthusçu yanını eleştirdi. Kitabın yayımlanmasından dört hata sonra, Aralık 1860’ta Engels’e şunları yazacaktı:

“Kaygı ve sıkıntıyla geçen dört hafta içinde (ağır bir hastalık geçiren eşine bakıyordu) elime ne geçtiyse okudum. İçlerinde Darwin’in Doğal Ayıklanma üzerine olan kitabı da var. Kaba İngiliz üslubuyla geliştirilmiş olsa da, bu kitap, doğa tarihinde bizin görüşümüz için gerekli temeli içeriyor.” (Karl Marx and Engels, Selected Correspondence [Seçme Yazışmalar], çev. Dona Torr, 1943, sf. 126)

1861’de de Lasalle’e yazar:

“Darwin’in kitabı çok önemli. Doğa biliminde, tarihteki sınıf mücadelesi için gerek duyduğum temeli sunuyor. Kuşkusuz kaba İngiliz inceleme yöntemine katlanmam gerek. Bütün kusularına karşın, burada ilk kez, yalnızca doğa bilimlerindeki “teoloji”ye [erekbilim] darbe indirilmekle kalınmıyor, onların anlamları da görgül olarak açıklanıyor” (Age., sf. 125)

O zamandan sonra evrim düşüncesi, değişiklerle birlikte, Darwin’in düşündüğünden çok daha bütük bir hızla organizma dünyasını aşarak, yeryüzünü ve tüm bir evreni kaplayacak şekilde yayıldı. Son buluşların ışığında bilim adamları artık doğa görüngelerini verili ya da yaratılmış şeyler olarak değil, süreçler olarak kabul etme arzusundalar. Bunu tam yüz yıl önce görmüş olan Marx’ın, bu nedenle, entelektüel bakımdan birinci sınıf bir zeka olduğu tüm açıklığıyla görülmektedir. Bununla birlikte o, tarihsel materyalist bir dünya görüşünün temelini atmakla yetinseydi, insanlık herhangi bir entelektüel yapıttan çok daha fazlasını yitirmiş olacaktı.

Kaynakça

Bernal, J. D. (2007). Marksizm ve Bilim (1. b.). (T. Ok, Çev.) İstanbul: Evrensel Basım Yayın. Sayfa 23-26

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir