14/10/19

Josef Stalin – Teori

josef stalin teori

Bu konuya ilişkin üç soruna değineceğim: 1) teorinin proletarya hareketi için önemi; 2) kendiliğindenlik teorisinin eleştirisi; 3) proletarya devriminin teorisi.

  1. Teorinin önemi. Bazıları, Leninizm’in, pratiğin teoriye üstünlüğü olduğunu sanırlar; şu anlamda ki, Leninizm’in de, aslında, Marksist ilkelerin uygulanması olduğunu düşünürler; teoriye gelince, Leninizm’in bununla uzunboylu ilgilenmediğini sanırlar, Plehanov’un, birkaç kez, Lenin’in, teoriyi, özellikle felsefeyi “umursamaması”ndan alayla söz ettiği bilinir. Öte yandan, bilindiği gibi, bugün, Özellikle koşulların kendilerine yüklediği büyük pratik çalışma yüzünden birçok Leninist pratikçi arasında teori pek geçerlikte değildir. Lenin ve Leninizm konusundaki bu gülünç görüşün tamamıyla yanlış olduğunu ve hiçbir biçimde gerçeğe uymadığını ve pratikçilerin teoriye sırtlarını dönme eğiliminin Leninizm ruhuna tamamıyla aykırı olduğunu ve dava için tehlikeler taşıdığını söylemeliyim.

Teori, bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.

Kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, el yordamıyla yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü, harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağıntılarının anlaşılmasını, teori ve yalnız teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, yalnızca sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakan bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve birçok kez yineleyen Lenin’den – başkası değildir: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz.” (Ne Yapmalı? c. IV, s. 380, Rusça.)

Lenin, teorinin büyük önemini herkesten daha iyi anladı, özellikle bizim partimiz gibi, uluslararası proletaryanın öncüsü rolünü yüklenmiş ve karmaşık bir iç ve uluslararası bir durumla karşılaşan bir parti için teori özellikle önemlidir. Lenin, daha 1902’de, partimizin bu özel rolünü önceden görerek, “… yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini” anımsatmayı zorunlu görüyordu.

Lenin’in, partimizin rolü konusundaki bu kehanetinin gerçekleştiği bugünde, Lenin’in bu tezinin özel bir önem ve güç kazandığı, tanıtlamayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

Engels’ten Lenin’e kadarki dönemde, bilimin en önemli buluşlarınım materyalist felsefede genelleştirilmesi ve Marksistler arasındaki anti-materyalist akımların eleştirilmesi gibi en ciddi görevlerden birini Lenin’in kendisinin yüklenmesi, onun, teoriye verdiği büyük önemin en parlak ifadesi sayılmalıdır. Engels, “Materyalizm, doğabilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır” (Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınlan, Ankara 1876, s. 28.) derdi. Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı önemli yapıtıyla, kendi çağında bu işi başardığı bilinmektedir. Lenin’in felsefeyi “umursamama”sıyla alay eden Plehanov’un böyle bir işi ciddi olarak üzerine almaya bile cüret etmediği bilinen bir şeydir.

  1. Kendiliğindenlik “teori”sinin eleştirisi ya da harekette öncünün rolü, Kendiliğindenlik “teori”si oportünizmin teorisidir, işçi hareketinin kendiliğindenliğini yüceltme teorisidir; bu, eylemde işçi sınıfı öncü güçlerinin, işçi sınıfı partisinin yönetici rolünün yadsınması teorisidir.

Kendiliğindenliğe tapınma teorisi, işçi hareketinin devrimci niteliğine taban tabana karşıttır; bu teori, hareketin, kapitalizmin temellerine karşı savaşıma doğru yönelmesine engel olur, hareketin ancak gerçekleşmesi olanaklı olan ve kapitalizm için “kabul edilebilir” istemler çizgisini izlemesi gerektiği anlamını taşır. Tamamıyla “en az direnme çizgisini” destekler. Kendiliğindenlik teorisi, trade-unioncu ideolojidir.

Kendiliğindenliği yüceltme teorisi, kendiliğinden harekete, bilinçli, planlı bir nitelik verilmesine karşı çıkar; bu teori, partinin, işçi sınıfının basında yürümesine, partinin, kitlelerin siyasal bilinç düzeyini yükseltmesine, partinin harekete kılavuzluk etmesine karşıdır. Bu teori, hareketin bilinçli öğelerimin hareket seyrini izlemesine engel olmamalarını, partinin kendiliğinden hareketi gözlemekle yetinmesini, hareketin ardından sürüklenmesini ister. Kendiliğindenlik teorisi, hareket içindeki bilinç öğesinin rolünün azaltılması teorisidir, “kuyrukçuluk” ideolojisidir; bu teori, tüm oportünizmin mantıksal temelidir.

“Ekonomistler” denilen ve birinci Rus devriminden az önce sahneye çıkan bu teorinin yandaşları, aslında, Rusya’da bağımsız bir işçi partisinin zorunluluğunu reddediyorlar; işçi sınıfının çarlığı devirme uğrundaki devrimci savaşımına karşı koyuyorlar, hareket içinde salt trade-union’culuk siyasetini öğütlüyorlar ve genel olarak işçi hareketini liberal burjuvazinin egemenliğine teslim ediyorlar.

Eski İskra’nın savaşımı ve Lenin’in Ne Yapmalı? adlı yapıtında “kuyrukçuluk” teorisinin parlak eleştirisi, “ekonomizm”i yıkmakla kalmadı, aynı zamanda, Rus işçi sınıfının gerçekten devrimci hareketinin teorik temellerini yarattı.

Bu savaşım olmasaydı, Rusya’da bağımsız bir işçi partisinin yaratılmasını ve bu partinin devrimde kılavuz rol oynamasını düşünmek bile saçma olurdu.

Ama kendiliğindenlik teorisine aşırı hayranlık, yalnızca Rusya’ya özgü bir olay değildir. Bu teori, istisnasız bütün İkinci Enternasyonal partilerinde, biraz farklı biçimde de olsa, geniş ölçüde yayılmıştır. Ben, burada, her şeyi mazur gösteren, herkesi uzlaştıran, olayları saptayan ve iş işten geçtikten sonra bunları açıklamaya kalkışan ve olayları saptadıktan sonra görevini tamamlanmış kabul eden İkinci Enternasyonal önderleri tarafından tahrif edilmiş “üretici güçler” teorisi diye tanınan teoriden söz ediyorum. Marx materyalist teorinin, dünyayı açıklamakla yetinemeyeceğini, dünyayı değiştirmekle de yükümlü olduğunu söylerdi. Ama buna karşın, Kautsky ve yandaşları, bununla hiç ilgilenmiyorlar ve Marx’ın formülünün yalnız birinci kısmını alıyorlar.

Bu “teori”nin uygulanmasının birçok örneklerinden biri şudur: emperyalist savaştan önce, emperyalistler savaşı başlattıkları takdirde, İkinci Enternasyonal partileri, “savaşa karşı savaş” tehdidinde bulundu, deniliyor. Savaşın eşiğinde, bu partilerin “savaşa karşı savaş” sloganını büro çekmecelerine kilitledikleri ve bu sloganın tam tersi olan “emperyalist yurt uğruna savaş” sloganını gerçekleştirdikleri söyleniyor. Bu slogan değiştirme, milyonlarca işçinin ölümüne neden oldu, deniliyor. Ama burada suçluların bulunduğunu, işçi sınıfına ihanet etmiş, ya da onu elevermiş kimselerin bulunduğunu sanmak hata olur, deniliyor. Hiç de öyle değil! Her şey, olması gerektiği gibi olmuştur. Çünkü, ilkönce [İkinci] Enternasyonal, bir “barış aracıdır”, savaş aracı değildir. İkinci olarak, çünkü o zamanki “üretici güçlerin düzeyi” ile başka bir şey yapmak olanaklı değildi. “Kabahat”, “üretici güçler”dedir. Bay Kautsky’nin “üretici güçler” teorisi, bize tam olarak bunu açıklar. Ve kim bu “teori”ye inanmazsa, Marksist değildir. Ya partilerin rolü? Bunların eylem içindeki önemleri? Ama “üretici güçlerin düzeyi” kadar kesin bir etken karşısında bir parti ne yapabilirdi ki?…

Marksizm’in bu çeşit tahriflerinin bir sürü örneğini vermek olanaklıdır.

Oportünizmin çıplaklığını örtmeye  yarayan bu tahrif edilmiş “Marksizm”in, Lenin’in daha ilk Rus devriminden önce savaşım verdiği şu “kuyrukçuluk” teorisinin Avrupa modasına uydurulmuş bir türünden başka bir şey olmadığı, tanıt gerektirmeyecek kadar açıktır.

Batıda gerçekten devrimci partilerin yaratılabilmesi için teorinin bu biçimde tahrifinin Önlenmesi şarttır.

  1. Proletarya devrimi teorisi. Proletarya devriminin Leninist teorisi, üç temel tezden çıkar.

Birinci tez. — İlerlemiş kapitalist ülkelerde, sermayenin egemenliği; malî sermayenin başlıca işlemlerinden biri olarak esham ve tahvilât emisyonu; emperyalizmin temellerinden biri olan hammadde kaynaklarına sermaye ihracı; malî sermayenin egemenliğinin sonucu olarak malî oligarşinin çok büyük gücü; bütün bunlar, tekelci kapitalizmin asalak niteliğini kabaca belirtir, tröstlerin, kapitalist konsorsiyumların boyunduruğunu yüz kat daha dayanılmaz hale getirir, işçi sınıfının kapitalizmin temellerine karşı öfkesini artırır, kitleleri proletarya devrimine götürür. (Lenin’in Emperyalizm’ine bakınız.)

Bundan birinci sonucu çıkarabiliriz: kapitalist ülkelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, “metropollerde”, iç proleter cephede patlama öğelerinin artması.

İkinci tez, — Sömürgelere ve bağımlı ülkelere gittikçe artan sermaye ihracı, “nüfuz bölgeleri”nin ve sömürgelerin yeryüzünün tamamına yayılması; kapitalizmin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu, bir avuç “gelişmiş” ülke yararına malî anlamda köleleştiren ve sömürgeci baskı altında tutan bir dünya sistemine dönüşmesi — bütün bunlar, bir yandan çeşitli ulusal ekonomileri ve çeşitli ulusal toprakları, dünya ekonomisi denen bir tek zincirin halkaları haline getirirken, öte yandan da dünya nüfusunu ikiye böldü: geniş sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri sömüren ve onlara zulmeden bir avuç “ileri” kapitalist ülke ile, emperyalist boyunduruktan kurtulmak için savaşım vermek zorunluluğunda olan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin büyük çoğunluğu. (Emperyalizm’e bakınız.)

Bundan ikinci sonuç çıkarılabilir: Sömürgelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, dış cephede, sömürgeler cephesinde, emperyalizme karşı gittikçe artan sayıda ayaklanma öğeleri.

Üçüncü tez. — “Nüfuz alanlarına ve sömürgelere tekelci sermayenin sahip olması; dünya topraklarım gaspetmiş olan ülkelerle bu topraklardan “pay” isteyen ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşılması için kudurmuşça savaşıma varan ayrı ayrı kapitalist ülkelerin eşit olmayan gelişmesi; bozulan “denge”yi yeniden kurmanın biricik aracı olan emperyalist savaşlar — bütün bunlar, emperyalizmi zayıf düşüren, ve iki cephenin, devrimci proletarya cephesinin ve sömürgelerin kurtuluş cephesinin, emperyalizme karşı birleşmesini kolaylaştıran üçüncü cephede savaşımın, kapitalist devletler arasında savaşımın, şiddetlenmesine neden olur. (Emperyalizm’e bakınız.)

Bundan da üçüncü sonuç çıkarılabilir: emperyalizm koşullarında savaşlardan kaçınılamaz ve -emperyalizmin dünya cephesine karşı, Avrupa’da proleter devrim ile Doğuda sömürgesel devrim arasında bir tek dünya cephesi oluşturacak ittifak kaçınılmazdır.

Bütün bu sonuçları, Lenin, şu genel sonuçta toplamıştır: “Emperyalizm, proletarya toplumsal devriminin hemen öncesidir.”  (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, “Önsöz”, c. XIX, s. 71, Rusça.)

Dolayısıyla proletarya devrimi sorunlarının ele alınışı, dolayısıyla devrimin niteliği, kapsamı, derinliği, genel olarak devrimin şeması değişmiş bulunmaktadır.

Eskiden proletarya devrimine hazırlık döneminin önkoşullarının tahlili, genellikle tek başına ele alınan şu ya da bu ülkenin ekonomik durumu bakımından yapılırdı. Şimdi artık sorunun bu tarzda alınması yetersizdir. Şimdi sorunu, bütün ülkelerin ya da ülkelerin çoğunluğunun ekonomik durumu açısından, dünya ekonomik durumu bakımından ele almak gerekir; çünkü ülkeler ve ulusal ekonomiler kendi kendilerine yeter birimler olmaktan çıkmışlar, dünya ekonomisi denilen bir zincirin halkaları haline gelmişlerdir; çünkü eski “uygar” kapitalizm gelişerek emperyalizm olmuştur; emperyalizm ise dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bir avuç “ileri” ülke yararına, malî bakımdan köleleleştirilmesi ve sömürgeci baskı altına alınmasıdır.

Eskiden ayrı ayrı ülkelerde, ya da daha doğrusu, gelişmiş şu ya da bu ülkede, proletarya devrimi için nesnel koşulların varlığından ya da yokluğundan söz etmek âdetti. Şimdi, bu görüş artık yetersizdir. Şimdi devrim için, nesnel koşulların, dünya emperyalist ekonomi sisteminin tümünde eksiksiz bir bütün olarak bulunup bulunmadığından söz etmek gerekir; çünkü, sistem, tümü ile, devrim için olgunlaşmış ise, ya da daha doğrusu, olgunlaştığı için, bu sistemin içinde sanayi yönünden yeter derecede gelişmemiş bazı ülkelerin bulunması, devrim için aşılmaz bir engel olamaz.

Eskiden, gelişmiş şu ya da bu ülkede proletarya devriminden, sermayenin şu ya da bu ulusal cephesine karşı duran, bu cephenin taban tabana karşıtı olan belirli ve kendi kendine yeten bir varlık gibi söz etmek âdetti. Şimdi artık bu görüş yetersizdir. Şimdi dünya proletarya devriminden söz etmek gerekir, çünkü sermayenin ayrı ayrı ulusal cepheleri, emperyalizmin dünya ölçüsünde cephesi denilen ve bütün ülkelerin devrimci hareketinin genel cephesi ile çatışma halinde bulunan bir tek zincirin halkaları haline gelmiştir.

Eskiden proletarya devriminin, yalnızca, belirli bir ülkenin iç gelişmesinin bir sonucu olduğu düşünülürdü. Artık bu görüş de yetersizdir. Şimdi proletarya devriminin, her şeyden önce, emperyalizmin dünya sistemindeki çelişkilerinin gelişmesi sonucu, emperyalist cephe zincirinin şu ya da bu ülkede kırılmasının sonucu olarak düşünülmesi gerekir.

Devrim nerede başlayacak? Sermayenin cephesi önce nerede, hangi ülkede yarılabilecek?

Eskiden bu soruya, sanayinin en gelişmiş olduğu yerde, proletaryanın çoğunluğu meydana getirdiği yerde, daha yüksek kültür, daha çok demokrasi olan yerde diye yanıt verilirdi.

Hayır —der Leninist devrim teorisi—, devrimin sanayiin en gelişmiş vb. olduğu yerde başlaması zorunlu değildir. Sermayenin cephesi, emperyalizm zincirinin en zayıf olduğu yerde yarılacaktır; çünkü proletarya devrimi, dünya emperyalist cephe zincirinin kırılmasının sonucudur ve devrime başlayan ülke, sermayenin cephesini yaran ülke, kapitalist anlamda daha gelişmiş ülkelere oranla daha az gelişmiş olabilir ve bununla birlikte kapitalizmin çerçevesi içinde bulunabilir.

1917’de dünya emperyalist cephesi zinciri, Rusya’da, öbür ülkelerinkinden daha zayıftı. Ve bu noktada kırılarak proletarya devrimine yol açtı. Niçin? Çünkü Rusya’da halk devriminin en büyüğü gelişmekteydi ve bu devrimin basında, büyük toprak sahipleri tarafından ezilen ve sömürülen milyonlarca köylü gibi önemli bir müttefiki olan devrimci bir proletarya yürüyordu. Çünkü orada devrimin düşmanı, bütün manevî otoritesini kaybetmiş ve bütün halkın nefretini hak etmiş olan çarlık gibi emperyalizmin iğrenç bir temsilcisi idi. Rusya, zincirin daha zayıf bulunduğu nokta idi, oysa Rusya, kapitalizm bakımından, örneğin Fransa’dan ve Almanya’dan, İngiltere’den ya da Amerika’dan daha az gelişmişti.

Yakın gelecekte zincir nereden kırılacaktır? Gene en zayıf bulunduğu noktadan. Zincirin, örneğin Hindistan’da kırılması olanaksız değildir. Niçin? Çünkü Hindistan’da genç ve ateşli bir devrimci proletarya var, ve bu proletarya, ulusal kurtuluş hareketi gibi itiraz kabul etmeyen bir müttefike sahip. Çünkü, bu ülkede, devrime karşı duran düşman, her türlü manevî saygınlıktan yoksun ve Hindistan’ın bütün ezilen ve sömürülen kitlelerinin nefretini hak etmiş olan, herkesin tanıdığı yabancı emperyalizmdir.

Zincirin Almanya’da kırılması da pek mümkündür. Niçin? Çünkü örneğin Hindistan’da yürürlükte olan etkenler, Almanya’da etkilerini göstermeye başlamıştır. Ama, Hindistan’ın gelişme düzeyi ile Almanya’nın gelişme düzeyi arasındaki büyük fark, Almanya’da devrimin gidişine ve sonuçlarına damgasını basmaktan geri kalmayacaktır.

İşte bunun için Lenin şöyle der:      .

“Batı Avrupalı kapitalist ülkeler sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayıncaya dek dayanabilecek miyiz? Onlar bu gelişimlerini, sosyalizmin yavaş yavaş “olgunlaşması” yoluyla değil, emperyalist savaşta yenilen ülkelerden ilkinin sömürülmesi ile birlikte Doğunun tümünün sömürülmesi yoluyla tamamlıyorlar. Öte yandan kesinlikle Birinci Emperyalist Savaşın sonucu olarak Doğu, tamamıyla devrimci hareketin içine çekilmiştir, tamamıyla dünya devrimci hareketinin genel girdabı içine çekilmiştir.” (“Az Olsun, Temiz Olsun”, c. XXVII, s. 415-416, çeviri; V. I. Lenin, İşçi Sınıfı ve Köylülük, Sol Yayınları, Ankara 1977 s. 5175-18.)

Kısaca, genel kural olarak, emperyalist cephenin zinciri, halkaların en zayıf olduğu noktada kırılmalıdır; ve bu noktanın ille de kapitalizmin en gelişmiş olduğu, proleterlerin yüzde şu köylülerin yüzde bu kadar olduğu bir ülke olması şart değildir.

Bundan dolayı, proletarya devrimi sorunu karara bağlanırken belirli bir ülkenin proletaryasının genel nüfusa oranı hakkında istatistik hesaplara, emperyalizmin ne olduğunu anlamamış olan ve devrimden tıpkı vebadan korkar gibi korkan İkinci Enternasyonal yorumcularının verdikleri özel önem tamamıyla büyütülmüştür.

Devam edelim. İkinci Enternasyonalin kahramanları, bir yanda burjuva demokratik devrimle, öte yanda proletarya devrimi arasında, ikisini az çok uzun zaman aralığıyla birbirinden ayıran uçurum, hiç değilse bir Çin Seddi bulunduğunu ve bu zaman aralığında iktidara geçen burjuvazinin kapitalizmi geliştirdiğini, proletaryanın ise güçlerini biriktirdiğini ve kapitalizme karşı “kesin savaşıma” hazırlandığını iddia ederlerdi (ve hâlâ iddia da etmektedirler). Genellikle, bu sürenin onlarca yıl, hatta daha uzun bir zaman alacağı tahmin edilir. Emperyalizm koşulları içinde bu Çin Seddi “teori”sinin bilimsel değerden yoksun olduğunu, burjuvazinin karşı-devrimci hırsını gizlemeye, saklamaya yarayan bir araç olduğunu tanıtlamanın hiç gereği yoktur. Çatışmaların ve savaşların filizini özünde taşıyan emperyalizm koşullarında, “sosyalist devrimin arifesi” koşullarında, devrimci hareket dünyanın bütün ülkelerinde büyürken, “gelişen” kapitalizmin “can çekişen” kapitalizme dönüştüğünü (Lenin); emperyalizmin, çarlık ve feodalizm dahil, istisnasız bütün gerici akımlarla ittifak kurduğu ve böylelikle Batının proleter hareketinden Doğunun ulusal kurtuluş hareketine kadar bütün devrimci güçlerin ittifakını zorunlu kıldığı; feodal rejimin kalıntılarını ortadan kaldırmanın emperyalizme karşı devrimci savaşıma girişmeden olanaksız olduğu bu sırada, burjuva demokratik devrimin azçok gelişmiş ülkede proletarya devrimine yaklaşmak zorunluluğunda olduğu, birincinin ikinciye dönüşmesi gerektiği, kanıtlanmaya gereksinme göstermeyecek kadar açıktır. Rusya’da devrimin tarihi, bu tezin doğruluğunu, apaçık kanıtlarıyla kanıtlamıştır. Lenin’in, daha 1905’te, birinci Rus devriminin arifesinde, İki Taktik adlı broşüründe, burjuva demokratik devrimle sosyalist devrimi bir tek zincirin iki halkası olarak, bir tek tablo olarak, Rus devrimini kucaklayan bütün bir tablo olarak göstermesi nedensiz değildi.

“Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla, ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yan-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni-iskra grubunun devrimin kapsamı konusunda bütün tezlerinde ve kararlarında o denli dar bir biçimde sundukları proletaryanın görevleri, aslında işte bunlardır.” (V. İ. Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, Sol Yayınları, Ankara 1977, s. 119-120.)

Lenin’in, Leninist devrim teorisinin temel taşlarından biri olarak burjuva devrimin proletarya devrimine dönüştürülmesi fikrini, İki Taktik adlı yapıtındakinden daha belirgin bir biçimde ortaya koyduğu öbür ve daha sonraki yapıtlarını anmıyorum.

Öyle görünüyor ki, bazı yoldaşlar, Lenin’in bu fikre ancak 1916’da vardığını; o zamana kadar Rusya’da devrimin burjuva çerçevesi içinde sınırlı kalacağını ve bunun sonucu olarak, iktidarın, proletaryanın ve köylülüğün diktatörlük organı biçiminde proletaryanın eline değil, burjuvazinin eline geçeceğini düşündüğünü sanıyorlar. Bu görüşün, Rus komünist basınımıza bile girdiği söyleniyor. Bunun kesinlikle yanlış olduğunu ve gerçeğe uymadığım söylemeliyim.

Lenin’in, 1905’te, Partinin III. Kongresindeki proletaryanın ve köylülüğün diktatörlüğünü, yani demokratik devrimin zaferini, “düzen örgütü” olarak değil, “savaş örgütü” olarak nitelendirdiği bilinen söylevini kaynak olarak anabilirim. (“Sosyal-Demokrasinin Geçici Hükümete Katılması Üzerine Rapor”, c. VII, s. 264, Rusça.)

Bundan başka, Lenin’in, Rus devriminin gelişme perspektiflerini açıklayan ve partiyi, “Rus devriminin birkaç aylık bir hareket değil, yıllarca süren bir hareket olması için; iktidarı ellerinde tutanlardan koparılan ufak-tefek ayrıcalıklarla yetinilmeyip bu iktidarın tam olarak devrilmesi için” gerekeni yapmakla görevlendiren “Geçici Hükümet Üzerine” adlı ünlü makalelerini kaynak olarak anabilirim. Bu makalelerde Lenin, bu perspektifi daha da geliştirmekte ve Avrupa’da devrime bağlayarak şöyle demektedir:

“Bu başarılırsa, o zaman … o zaman yangının alevleri bütün Avrupa’yı saracaktır; burjuva gericiliğinin baskısı altında acı çekmekten bıkmış olan Avrupalı işçi de ayakla-nacak ve bize ‘işin nasıl yapılacağım’ gösterecektir; o zaman Avrupa’daki devrimci atılım Rusya üzerinde karşı etki yapacak ve birkaç yıllık devrim dönemini on yıllarca süren devrim dönemi haline getirecektir.” (“Sosyal-Demokrasi ve Devrimci Geçici Hükümet”, c. VII, s. 191, Rusça.)

Bundan başka, Lenin’in 1915 Kasım’ında yayınlanan makalesini de kaynak olarak gösterebilirim. Bu makalede şöyle denilmektedir.

“Proletarya, iktidarın ele geçirilmesi için, Cumhuriyet için, topraklara el koymak için … burjuva Rusya’yı, askerî- feodal ‘emperyalizmin’ (çarlığın) boyunduruğundan kurtarma işine’ ‘proleter olmayan halk kitlelerinin’ katılmasını sağlamak için savaşım veriyor ve savaşıma yiğitçe devam edecektir. Ve proletarya, burjuva Rusya’yı çarlığın boyun-duruğundan, büyük toprak sahiplerinin toprak üzerindeki egemenliğinden kurtarma işinden, tarım işçilerine karşı savaşımlarında zengin köylülere yardım etmek için değil, Avrupa proletaryası ile ittifak halinde sosyalist devrimi tamamlamak için doğrudan doğruya yararlanacaktır.” (“Devrimin İki Çizgisi”, c. XVIII, s. 318, Rusça.)

Ve son olarak, Lenin’in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı ünlü broşürünü de kaynak olarak anabilirim. Lenin, bu broşürde, İki Taktik’te Rus devriminin kapsamına ilişkin yukarda anılan kesimi belirttikten sonra şu sonuca varıyor:

“Her şey söylediğimiz gibi oldu. Devrimin izlediği yol, çıkardığımız sonuçların doğruluğunu saptadı. İlkönce ‘bütün’ köylülük ile birlikte monarşiye karşı, büyük toprak sahiplerine karşı, ortaçağ düzenine karşı (ve devrim bu aşamada burjuva devrim, burjuva demokratik devrim olarak kalıyor); sonra da yoksul köylülük ile birlikte, yarı-proletarya ile birlikte, bütün sömürülenlerle birlikte, zengin köylüler, kulaklar, spekülatörler dahil, kapitalizme karşı — ve devrim, artık sosyalist devrim olmuştur. İki devrim arasında yapay olarak bir Çin Seddi kurmak, ikisini, proletaryanın hazırlık derecesiyle, yoksul köylülerle birliği derecesiyle değil de, herhangi bir başka şeyle birbirinden ayırmak, Marksizm’in tahrifini son sınırına vardırmaktır, Marksizm’i bayağılaştırmaktır, Marksizm’in yerine liberalizmin konmasıdır.” (c. XXIII, s. 391, Rusça.)

Sanırım bu kadarı yeter.

Peki, bu böyleyse, Lenin “sürekli [kesintisiz] devrim” fikrine karşı neden savaşım verdi? denilebilir.

Çünkü Lenin, çarlığı tamamıyla tasfiye etmek ve proletarya devrimine geçmek için köylülüğün devrimci olanaklarından sonuna kadar yararlanmayı, köylülüğün devrimci enerjisini sonuna kadar kullanmayı öneriyordu; oysa “sürekli devrim” yanlıları, Rus köylülüğünün devrimdeki önemli rolünü anlamıyorlar, köylülüğün devrimci gücünü ve enerjisini küçümsüyorlar, Rus proletaryasının gücünü ve köylüyü ardından sürükleme yeteneğini küçümsüyorlar ve bu yüzden de köylüyü burjuvazinin etkisinden kurtarma işini, köylüyü proletaryanın çevresinde toplama işini güçleştiriyorlardı.

Çünkü Lenin, devrimi, iktidarın proletaryaya geçişi ile taçlandırmak isterken, “sürekli devrim” yanlıları, işe doğrudan doğruya proletarya devrimi ile başlanacağı fikrindeydiler; onlar, böylelikle feodalizm kalıntıları gibi bir “küçük ayrıntı”ya gözlerini yumuyorlar ve Rusya köylülüğü gibi önemli bir gücü hesaba katmıyorlardı; böyle bir politikanın, köylülüğün proletaryadan yana kazanılmasını ancak geciktireceğini anlamıyorlardı.

Demek ki, Lenin, “sürekli” devrim yanlılarına karşı, sürekliliğini savundukları için savaşım vermiyordu, Lenin’in kendisi de sürekli devrim görüşünden yanaydı. Ama onlara karşı, proletaryanın en büyük yedeği olan köylülüğün rolünü küçümsedikleri, proletaryanın egemenliği fikrini anlamadıkları için savaşım veriyordu.

“Sürekli” devrim fikri, yeni bir fikir değildir. Bu fikir, ilk önce, 1850’de Marx tarafından ünlü Komünist Birliğe Çağrı’da formüle edilmiştir. Bizim “sürekli”cilerimiz, bu fikri, Marx’tan aldıktan sonra onu değiştirdiler ve değiştirince de fikri bozdular ve- işe yaramaz hale getirdiler. Bu hatayı düzeltmek için, Marx’ın kesintisiz devrim fikrini saf biçimi ile alıp Leninist devrim teorisinin köşe taşlarından biri yapmak için Lenin’in usta eline gerek vardı.

Çağrı’sında komünistleri gerçekleştirmeye davet ettiği bazı demokratik istemleri sıraladıktan sonra Marx, kesintisiz (sürekli) devrim hakkında şunları söylüyor:

“Demokratik küçük-burjuvazinin, devrimi olabildiğince çabuk ve olsa olsa yukardaki istemlerin gerçekleşmesiyle sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, azçok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya, devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkenin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir.” (“Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı”, Marx, Engels, Seçme Yapıtlar, 1, s. 217-218.)

Başka bir deyişle:

  1. a) Bizim “sürekli” devrimcilerimizin planlarının tersine, Marx, 1850-1860 Almanya’sında devrime doğrudan doğruya proletarya iktidarı ile başlanmasını asla önermemiştir.
  2. b) Marx, yalnızca proletarya iktidara geçince, devrim yangınını bütün ülkelerde alevlendirmek, için, burjuvazinin kesimlerini birbiri ardından adım adım iktidardan yuvarlamak yoluyla, devrimin, proletarya devlet iktidarı ile taçlandırılmasını öneriyordu. Lenin’in bütün öğrettikleri ve emperyalizm koşulları içindeki proletarya devrimi teorisini izleyerek devrimimiz boyunca bütün gerçekleştirdikleri, bunlara tamamıyla uygundur.

Böylece bizim Rus “sürekli” devrimcilerimiz, Rus devriminde, köylünün rolü gibi proletaryanın egemenliği fikrini de küçümsemekle kalmadılar, Marx’ın “sürekli” devrim fikrini de (bozarak) değiştirdiler ve bu fikri pratikte kullanılmaz hale getirdiler.      .

Bunun içindir ki, Lenin, “sürekli” devrimcilerimizin teorisi ile alay ediyor, bu teoriyi “orijinal” ve “mükemmel” diye nitelendiriyor, “sürekli” devrimcileri “on yıldan beri, yaşamın, bu mükemmel teorinin yanından gelip geçmesinin nedenlerini düşünmemekle” suçluyordu. (Lenin, bu makaleyi, 1915’te, Rusya’da “sürekli” devrimcilerin teorisinin ortaya çıkışından on yıl sonra yazdı. “Devrimin İki Çizgisi”, c. XVIII, s. 317, Rusça,.)

Bunun içindir ki, Lenin, bu teoriyi, yarı-menşevik bir teori sayıyor ve şöyle diyordu: “[Bu teori] bolşeviklerden proletaryanın kesin devrimci savaşıma ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine çağrıyı ödünç alırken; menşeviklerden de köylülüğün rolünün ‘tanınmama”sını ödünç alıyor.”

Lenin’in burjuva demokratik devrimin proleter devrime çevrilmesi, proleter devrime “hemen” geçmek için burjuva devrimden yararlanılması fikrinin esası budur.

Devam edelim. Eskiden devrimin bir tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı, çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç değilse bu ülkelerin çoğunluğunun proletaryasının, ortak eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu, Simdi bu görüş artık gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin bir tek ülkede zaferini olanak dahilinde görmek’ gerekir, çünkü emperyalizm koşulları içinde; çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan sıçramalı gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz savaşlara neden olan felâketli çelişkilerin gelişmesi, bütün dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar, proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil, hatta zorunlu kılmaktadır. Rus devriminin tarihi, bunun dolaysız kanıtıdır. Ancak, burada, burjuvazinin yenilmesinin, yalnızca, kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi halinde gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir; bu koşullar gerçekleşmeden proletaryanın iktidarı ele alması diye bir sorun bile olamaz.

Lenin’in “Sol” Komünizm adlı broşüründe bu koşullara ilişkin olarak söyledikleri şunlardır;

“Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle 20. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: devrim olabilmesi için, sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu- gibi yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez; devrimin olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti, yürütemez duruma düşmeleri gerekir. Ancak ‘aşağıdakilerin’ eski tarzda yaşamak istemedikleri ve ‘yukarıdakilerin’ de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka biçimde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de, sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrimin olabilmesi için, ilkin, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasal bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna yaşamlarım feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici sınıfların, en geri yığınları bile siyasal yaşama -sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin onu devirmesini olanaklı kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir.” (V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, s. 95-96.)

Ama bir tek ülkede burjuvazinin iktidarı yerine proletarya iktidarını kurmak, henüz sosyalizmin tam zaferi değildir, iktidarı sağlamlaştırdıktan ve köylülüğe önderlik ettikten sonra, muzaffer ülkenin proletaryası, sosyalist bir toplum kurabilir ve kurmalıdır. Ama bu, sosyalizmin tam zaferi, kesin zaferi böylelikle elde edilecektir demek midir? Başka bir deyişle, bu, proletarya, yalnız kendi ülkesinin güçleri ile sosyalizmi kesin olarak kurabilir ve ülkede, dışardan müdahale tehlikesine ve bunun sonucu olarak kapitalizmin yeniden diriltilmesi tehlikesine karşı tam güvenlik içinde olabilir demek midir? Kuşkusuz ki, bu demek değildir. Bu güvenliğin sağlanabilmesi için devrimin hiç değilse birkaç ülkede başarıya ulaşması gerekir. Bu yüzden, devrimi öbür ülkelerde geliştirmek ve desteklemek, başarılmış olan devrimin asıl ödevidir. Bu nedenle muzaffer ülkenin devrimi, kendisini, kendi kendine yeter bir varlık olarak değil, bir yardımcı, öbür ülkelerde proletaryanın zaferini hızlandırmaya yarayan bir araç olarak kabul etmelidir.

Lenin, muzaffer devrimin ödevinin “bütün ülkelerde devrimin gelişmesi, desteklenmesi, uyanması için bir tek ülkede gerçekleşmesi olanaklı olanın en çoğunu” (Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, c. XXII, s. 385, Rusça) yapmaktan ibaret olduğunu söyleyerek bu fikri kısaca ifade etmiştir.

Leninist proletarya devrim teorisinin ayırdedici özellikleri, genel çizgileriyle, işte bunlardır.

Kaynak: Josef Stalin, Leninizm’in İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara, Mart 1978, syf. 23-40.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir