25/08/19

Korkut Boratav – Dünya Ekonomisiyle Farklı Bir Eklemlenme Denemesi: 1946-1953

dunya-ekonomisiyle-farkli-bir-eklemlenme-denemesi-1946-1953

I.

1946 yılı, Cumhuriyet Türkiyesi’nin tarihinde hem siyasi, hem iktisadi bakımdan yeni bir dönüm noktası oluşturur.

Siyasi bakımdan 1946 yılı, tek parti rejiminden çok partili parlamenter rejime geçişin başlangıç tarihidir. 5 Eylül 1945’te Milli Kalkınma Partisi’nin, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşlarıyla başlayan ve 21 Temmuz 1946’da, bütün baskı ve yolsuzluklara rağmen ilk kez tek dereceli seçimlerin yapılabilmesiyle sürdürülen ve 14 Mayıs 1950’de yine seçim yoluyla iktidarın el değiştirmesine yol açan bu siyasi dönüşümün önemi hiçbir biçimde küçümsenemez. Bu süreç, siyasi iktidarın sınıfsal içeriğinde birazdan inceleyeceğimiz (ve aslında niteliksel bir dönüşüm olmayan) değişmelere yol açmıştır. Ancak, daha da önemlisi, parlamenter rejimin gereği olarak geniş halk kitlelerinin toplum sahnesinde, artık seyirci değil, aktörler olarak yer alması sonucunu doğurmuştur. Siyasi iktidarlar, bu tarihten sonra, en azından seçimden seçime, işçi, köylü, esnaf gibi kalabalık halk kesimlerinin ekonomik ve sosyal isteklerini dikkate almak, bunlara şu veya bu biçimde yanıt vermek zorunda kalacaklardır. Bu zorunluluk, iktisat politikalarında ve bölüşüm ilişkilerinde, varlıklı sınıfların kısa dönemli çıkarlarıyla çelişebilen unsurların sürekli olarak yer alması sonucunu doğuracaktı. Bazı çözümlemelerde “popülist” bir rejim olarak da nitelendirilen bu ortamın egemen sınıfların denetiminden çıkmamasının, bunların uzun dönemli çıkarlarını zedelememesinin ön-koşulu, doğrudan halk sınıflarını temsil etme ve/veya bunları örgütleme iddiasında solcu bir siyasi muhalefetin iktidar alternatifi olarak gelişmesine imkân verilmemesidir. Nitekim Türkiye’de de böyle oldu. Kısa süren bir yaygın demokrasi denemesinden sonra 1946 yılı sonunda solcu partiler ve bunların paralelindeki sendikalar kapatılarak sosyalist hareket yasal siyasetin dışına itildi.

1946 yılına salt iktisadi bakımdan da bir dönüm noktası niteliği kazandıran özellik, on altı yıldır kesintisiz olarak izlenen kapalı, korumacı, dış dengeye dayalı ve içe dönük iktisat politikalarının adım adım gevşetildiği; ithalatın serbestleştirilerek büyük ölçüde artırıldığı; dış açıkların kronikleşmeye başladığı; dolayısıyla dış yardım, kredi ve yabancı sermaye yatırımlarıyla ayakta duran bir ekonomik yapının yerleşmesi olmuştur. Bu dönemde, serbestleşmeye yönelen bir dış ticaret rejiminin sonucu olarak, iç pazara dayalı bir sanayileşme programı değil, dış pazarlara dönük ve tarıma, madenciliğe, alt yapı yatırımlarına ve inşaat sektörüne öncelik veren bir kalkınma anlayışı gündemdedir. Liberal dış ticaret politikaları bu dönemin bitiminde çok uzun bir süre için terk edilecektir. Ancak, kronik dış açıklar kanalıyla dışa bağımlı hale gelen ekonomik yapı, bu dönemin bir armağanı olarak Türkiye ekonomisinin kalıcı bir özelliği olma niteliğini kazanacaktır. İşte 1923-1929 yıllarının serbest ticaretçi açık ekonomi özelliklerini farklı bir ortamda yeniden gündeme getiren 1946-1953 dönemini, “dünya ekonomisiyle farklı bir eklemlenme denemesi” olarak nitelendirmemizin ana gerekçeleri bunlardır.

Siyasi ve iktisadi düzlemde meydana gelen bu önemli dönüşümlerin ardında yatan içsel ve dışsal etkenleri de kısaca gözden geçirmekte yarar vardır.

Önceki bölümde yapılan çözümlemelerin gösterdiği gibi, savaş yılları Türkiye’de ticaret burjuvazisinin ve piyasaya yönelik büyük toprak unsurlarının aşırı güçlendiği, başıboş bir vurgun ve zenginleşme ortamının dörtnala geliştiği bir dönemdi. Bu gelişmeye bağlı servet ve gelir temerküzünün iktisadi ve siyasi meyveleri, 1945’i izleyen yıllarda elbette toplanacaktı. Vurgun ortamının oluşması ve süregelmesi, CHP iktidarı altında ve büyük ölçüde onun sayesinde mümkün olmakla birlikte, savaş yıllarının bazı politikaları egemen sınıfların belli kanatlarında önemli tepkiler de yaratmıştı. Önceki bölümde açıklandığı gibi, savaş zenginlerinin dışa dönük, İstanbullu ve gayri-müslim kanadını Varlık Vergisi; büyük çiftçi kanadını ise Toprak Mahsulleri Vergisi, Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu derinden tedirgin etmişti. Buna karşılık, yüksek bürokrasi ve siyasi kadrolar ile içi dışlı olmuş çıkar grupları ve burjuva klikleri ile Anadolu kökenli ticaret sermayesi, savaş ekonomisi uygulamalarından şüphesiz ki şikayetçi değillerdi. Ne var ki, bunlar dahi CHP iktidarım ancak önemli bir bünye değişikliğine uğradığı takdirde desteklemeye devam edeceklerini belli ediyorlardı: Parti içinde hâkim durumda olmamakla birlikte sık sık kontrolsüz ve hesapsız hamlelerin patlak vermesine sebep olan ve küçük burjuva radikalizminden esinlenen reformcu kanadın etkisiz hale getirilmesi şartıyla…

1945 sonrasının siyasi gelişmelerinde egemen sınıfların bu iki ana grubu, iki ayrı yol izledi. Birinci grup, esas olarak Demokrat Parti hareketini örgütlemeye ve desteklemeye yönelirken, kaderlerini CHP iktidarlarına bağlayan ikinci grup, CHP içinde topluma da yansıyan bir temizlik harekatı başlattı ve başardı: Köy Enstitülerinin çökertilmesi, üniversitede tasfiye ve savaş sonunda filizlenmeye başlayan ilerici, solcu ve demokrat oluşumların ezilmesi böylece sağlandı. Bu operasyon 1947 CHP Kurultayında, parti içindeki reformcu kanadın sessiz sedasız, ancak kesin olarak yenilgiye uğratılmasıyla mümkün kılındı.

Toplumsal yapıdaki bu dönüşümler, savaş sonrasında kapitalist dünya sisteminde meydana gelen yeni dengelerden türeyen dışsal etkenlerle ahenkli bir uyum sağladı. Kapitalist sistemin yeni ve tartışmasız lideri ABD idi ve Türkiye’nin bu sistemin içinde Amerikan nüfuz alanı içinde yer alması savaş bitmeden kesinleşmişti. Uzun süreli bir genişleme dönemine giren kapitalist dünya ekonomisinin merkezlerinde yeniden serbest ticaret doktrini egemen oluyor; sermaye hareketlerine konan engeller hafifliyor ve Amerikan kaynaklı yatırımlar, dış yardım ve krediler, bu genişleme sürecinin kritik araçlarını oluşturuyordu. Peş peşe ülkeye gelen Amerikan heyetleriyle birlikte “dış yardımsız kalkınmak imkânsızdır!” inancının yerleşmesi böyle gerçekleşti. 1930’dan beri dış ticaret açığı vermeden ayakta durabilmiş (ve savaş yılları dışında hızla büyüyebilmiş) bir ekonominin birdenbire (ve dış ticarette liberalizasyona paralel olarak) dış açık vermeden yaşayamaz bir yapıya dönüşmesi, büyük ölçüde kapitalist dünya ekonomisinin savaş sonu konjonktürü tarafından belirlenen bir dönüşüm olarak görülmelidir.

II.

1946-1953 döneminin ortalarında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi, yaygın bir kanının aksine, iktisat politikaları ve ekonominin genel yönelişi üzerinde belirgin bir değişiklik meydana getirmemiştir. Dönemin iktisadi icraatının ve başlıca uğrak noktalarının gözden geçirilmesi bu yargıyı doğrulayacaktır.

CHP açısından, yeni doğrultuya kesin olarak yönelme, yukarıda da belirtildiği gibi, iktidar partisinin 1947 Kurultayı ile gerçekleşmiştir. 1946 yılının başlarında hâlâ eski ve devletçi-korumacı alışkanlıkların izleri vardır. Bunun en açık belirtisi, 1945 yılında bakanlıklar arası bir komisyonca başlatılan; 1946’nın ilk yarısında tamamlanan ve hazırlıklarına Şevket Süreyya ve İsmail Hüsrev gibi eski Kadro’cuların aktif olarak katıldığı Beş Yıllık Sanayi Planı’dır. Kalkınma ve sanayileşme hamlelerinde devletin öncülüğünü zorunlu gören bu plan, dış ekonomik ilişkilere de ekonomik bağımsızlık perspektifiyle bakmaktadır. İ. Tekeli ve S. İlkin’in bir çalışmasından nakledersek, 1946 planı, “bir taraftan yarı müstemleke şeraiti içine düşmemek, diğer taraftan da milli tekâmülümüzün seyrini arızaya uğratacak her türlü tazyik ve tesirlerden korunmak ve bunun için hem sanayiyi hem ziraati ve ulaştırma işlerini genişleterek memleketi bir kül haline koyacak çareler bulmak” amacını izliyor; farklı bir ifadeyle, açık pazar koşullarının belirleyeceği bir ihtisaslaşma modeline değil, tüm sektörlerin ve öncelikle sanayinin gelişmesinden türeyen yaygın ve dengeli bir kalkınma sürecine dayanmayı öngörüyordu.

Ne var ki iç ve dış dengelerin bu türden bir gelişme modelini gündem dışı bıraktığı kısa sürede anlaşılacaktı. 1946 planının hazırlanmasından birkaç ay sonra, 7 Eylül 1946’da bir dolar karşılığı Türk lirası l.28’den 2.80’e çıkarılarak Cumhuriyet tarihinin ilk büyük devalüasyonu, ekonomiyi dünya ekonomisine entegre etmeye yönelik liberalizasyon tedbirleriyle birlikte uygulamaya konuyor ve dış yardım arayışlarına girişiliyordu. Bu girişimlerde 1946 planının bir ayak bağı olacağını fark eden iktidar, farklı ve daha liberal iktisatçılardan oluşan bir kadroya 1947 yılında, özel teşebbüsün rolünün ve tarım, ulaştırma, enerji sektörlerine verilen önceliğin arttığı Türkiye Kalkınma Planı’nı hazırlattı. Resmen uygulanmaya konmamasına rağmen bu plan, devletçi-korumacı bir sanayileşme anlayışının artık kesinlikle gündem-dışı olduğunu kanıtlayan bir belge olarak görülmelidir.

1947 CHP Kurultayı bu doğrultudaki yeni yönelişin kesinleştiği bir uğrak olarak algılanabilir. Parti dışında solcu ve ilerici akımların tasfiyesinden, parti içinde de reformcu ve demokrat grupların etkisiz bırakılmasından sonra yapılan Kurultay, sermaye çevrelerinin ekonomik taleplerinin pek çoğunu benimsiyor ve devletçiliği esas olarak özel teşebbüse yardım etmeye dönük bir ilke olarak yeni baştan yorumluyordu. 1948 yılında bir Türkiye İktisat Kongresi düzenleyerek devletin ekonomik işlevlerinin tek tek sayılarak sınırlanmasını talep ‘ eden İstanbul Tüccar Derneği’nin önerileri ile CHP ve DP’nin bu yıllardaki iktisadi platformları arasında büyük bir paralellik vardır. Tek önemli fark, sayılan alanların dışında kurulmuş olan devlet işletmelerinin giderek özel teşebbüse devrini isteyen İstanbul burjuvazisi ve DP yaklaşımına karşı, bu alanlarda yeni kamu yatırımlarına girişmemeyi kabullenmekle birlikte var olan işletmelerin devrini benimsemeyen CHP tutumu arasında gözlenmektedir. Ancak, bu konuda CHP’nin daha gerçekçi olduğunu zaman göstermiştir: DP’nin kurduğu ilk hükümet programında yer almasına rağmen, hiçbir devlet işletmesinin özel sektörce doğrudan devralınması mümkün olamamış; işlevleri değişmiş olmasına rağmen devlet kesimi varlığını DP iktidarları döneminde de sürdürmüş; kamu yatırımları da DP’nin genişleme konjonktürünü sürükleyen etkenlerden biri olarak önemli rol oynamıştır.

Sermaye çevrelerinin talepleri, kalkınma stratejisi ve devletin ekonomik rolü gibi konularda CHP ve DP iktidarları arasında gözlenen süreklilik, -dış ekonomik ilişkilerde de vardır. Dış yardım, yabancı sermaye ve dış ticaret rejimi konularında, dünya ekonomisi ile piyasa ilişkilerine, göreli serbest ticarete ve açık ekonomi koşullarına dayalı bir eklemlenme eğilimi bütün dönem boyunca süregelmiştir. Savaş sonuna 250 milyon dolarlık, yani 1946 ithalat hacminin iki mislinden daha fazla bir döviz rezerviyle giren ve 1946 yılında da 100 milyon dolara yakın bir dış ticaret fazlası veren Türkiye’nin, hiçbir ekonomik mantığa dayanmadığı halde yoğun bir dış yardım arama çabasına girmesi, önce Truman Doktrini, sonra da Marshall Planı çerçevesi içinde yardım almaya başlaması, CHP ve DP hükümetleri dönemlerinde kesintisiz olarak ve aynı yaklaşım içinde süregelmiştir. Keza, yabancı özel sermaye yatırımlarının olumlu etkileri, 1920’li yılları andıran değerlendirmelerle abartılmış; yabancı sermayeye konulan sınırlamalardaki ilk gevşetmeler CHP tarafından Mayıs 1947 ve Mart 1950’de yapılmış; DP iktidarı aynı yönelişi 1951’de Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu, 1954 başlarında ise Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ile Petrol Kanununu kabul ederek sürdürmüştür.

Dış ticarette korumacılığın gevşetilme sürecinin ilk adımı 1946 devalüasyonuyla birlikte, ithalatta miktar kontrollerinin (kotaların) uygulanmasını sınırlayan liberasyon listelerinin saptanmasıyla başlar. Bu başlangıç, DP’nin 1950 Haziranında 11704 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla ilan edilen ithalat rejimiyle oldukça ileri bir aşamaya getirilmiş ve üç yıl boyunca Türkiye, gümrük tarifeleri dışındaki koruma önlemlerinin büyük ölçüde kaldırıldığı bir dış ticaret politikası izlemiştir.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin, uluslararası kapitalizmin savaş sonunda kurulan üst organlarına üye olması ve ülkenin Batılı (ve özellikle Amerikalı) uzman ve danışmanların sürekli bir uğrak yeri haline gelmesiyle birlikte gerçekleşmiştir. Türkiye, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü’ne 1947’de, NATO’ya 1952’de üye olmuştur. 1946 Nisanında Missouri zırhlısının İstanbul’u ziyaretiyle Türkiye-Amerika yakınlaşması, gösterişli bir biçimde, Türk kamuoyuna da benimsetildi. Bu yakınlaşma, Türkiye’nin 1950 yılında Kore Savaşına katılma kararı ile pekişecektir. Çoğu Amerikalı olan ve sistemli bir biçimde devletçi-korumacı politikalara son verilmesini, Türkiye üzerindeki inceleme, öneri ve raporları ile telkin eden yabancı danışmanlar, iktisat politikalarının biçimlenmesinde rol oynayan dışsal etkenlerin arasında sayılabilir. Belli bir süre sonra, Amerikan kurumlarında ve üniversitelerinde “yetiştirilen” Türk uzmanlar, aynı doğrultudaki önerilerin hararetli savunucuları ve uygulayıcıları olarak Türkiye Cumhuriyeti kamu yönetimine de egemen olacaklardı.

III.

1946-1953 döneminin ana ekonomik göstergeleri, hızlı bir büyüme sürecini yansıtmaktadır. Sabit fiyatlarla milli gelirdeki değişmelerin yıllık ortalaması, % 10.2’lik bir artış oranı vermektedir. Ancak bu hızlı büyümenin bazı ilginç özellikleri vardır.

Bir kere, 1945 sonrasında gerçekleşen büyümenin, büyük ölçüde, savaş yıllarını kapsayan altı yıllık bir gerilemenin telafisi niteliğinde olduğu söylenmelidir. Sabit fiyatlarla gayri safi yurt içi hasıla, 1939’daki düzeyinin üzerine 1948’de çıkabilmiştir. Savaş kayıplarının kapatıldığı 1946-1948 yıllarının ortalama büyüme hızı % 17.2’ye ulaşmıştır. Tarımsal hasıla için de aynı gözlem yapılabilir. Sınai hasıla ise, 1939’daki düzeyi ancak 1952’de aşabilmiştir.

İkincisi, 1946-1953 yıllarının, esas olarak tarımsal gelişme’ yılları olduğu söylenebilir. Dönem boyunca tarımın ortalama büyüme hızı % 13.2’yi bulmuş ve % 9.2’lik sınai büyüme hızını belirgin bir biçimde aşmıştır. Tarım kesiminin milli hasıla içindeki payı 1946-47 ortalaması olarak % 42.0 iken, 1952-53’te bu oran % 45.2’ye çıkmıştır. Aynı yıllar için sanayi sektörünün payı ise % 15.2’den % 13.5’e düşmüştür. Bu gelişme biçimi, bu dönemin dünya ekonomisi ile ham-maddeci ihtisaslaşmaya dayanan bütünleşme eğiliminin bir yansımasıdır.

Ekonominin dış hesaplan da, dönemin önceki kesimde açıklanan ana eğilimlerini yansıtmaktadır. 1930 yılından itibaren ( 1938 dışında) sürekli olarak sağlanan dış ticaret fazlasının Cumhuriyet tarihi boyunca kaydedildiği son yıl 1946’dır. Bu yıl ihracat yaklaşık % 30 artırılmış ve ithalatta % 20’yi aşan yükselmeye rağmen 100 milyon dolar civarında ticaret fazlası sağlanmıştır. Buna karşılık 1947 yılı, ekonominin dış ilişkiler bakımından yeni ve tamamen farklı bir doğrultuya yöneldiği yıldır: İthalat % 100’ü aşan bir sıçrama gösterirken ihracat sabit kalmış ve kronik dış açıklara dayalı ekonomik yapının ilk temel taşları bu yıl atılmıştır. 1946’daki büyük ticaret fazlasına rağmen, 1946-1953 yıllarında dış ticaret açığı toplam olarak 500 milyon doları bulmuş ve bu açıklar ABD yardımları ve dış kredilerle kapatılmıştır. Sermaye birikim oranı, milli hâsılanın ortalama olarak % 10,5’ine -yani 1930’lu yılların göreli hacmine- yükselmiş; ancak birikimin % 18’i dış kaynaklarla “finanse” edilmiştir.

IV.

1946-1953 yılları, hızlı bir büyüme sürecini kapsadığı için bütün sosyal grup ve tabakaların reel gelir düzeylerinin yükselmesine imkân veren nesnel koşullan da içermekteydi. Tüm nicel göstergeler bu imkânın fiilen de gerçekleştiğini göstermektedir. Savaş yıllarında mutlak hayat standartları belirgin bir biçimde düşen emekçi grupların, 1950 yılına gelindiğinde savaş öncesinin reel gelir düzeylerini aştıkları anlaşılmaktadır. Bu yıllar, bu nedenle geniş halk yığınlarının bilinçlerinde bir refah artışı ve bolluk dönemi olarak yer edecektir ve doğal olarak bu bilinç bu “altın yıllar”ı, CHP’nin iktidardan uzaklaştırıldığı 1950 yılıyla başlatma eğiliminde olacaktır.

Ancak, reel gelirlerdeki bu ilerlemeyi gelir dağılımındaki değişmelerden, farklı bir ifadeyle milli gelirden veya sektörel katma değerlerden alınan paylardaki oynamalardan ayırmak gerekir. Olaya bölüşüm göstergeleri açısından baktığımızda, tarım dışındaki ücretli-maaşlı grupların milli hâsıladan paylarının bu dönemde azaldığını tahmin edebiliyoruz. Memur maaşlarının GSYIH içindeki payı 1945’te % 8.3 iken, 1953’te % 6.6’ya düşmüştür. Bu gerileme, kısmen de, tarım kesiminin diğer kesimlerden daha hızlı büyümüş olmasından doğan bir olgudur. Nitekim, memur maaşlarının tarım-dışı kesim içindeki payı, 1945-53 arasında % 13’ün biraz üstünde ve aşağı yukarı sabit kalmaktadır. Ücretlere gelince, T. Bulutay’ın DİE verilerinden inşa ettiği iki ayrı ücret serisinin birleştirilmesi sonunda, biraz kaba bir tahminle 1945-1953 arasında reel ücretlerin hemen hemen iki misli (% 100 oranında) arttığı söylenebiliyor. Bu bulgudan hareketle, aynı dönem boyunca sınai hâsılanın yaklaşık % 114 arttığı dikkate alınırsa ve emek veriminde belirgin bir düşmenin meydana gelmediği varsayılırsa, ücretlerin katma değer içindeki payının aşınmış olduğunu tahmin edebiliriz. Nitekim tarım-dışı kesim içindeki ücret paylarıyla ilgili bir çalışmamızın 1950-53 yıllarına ait bulguları, bu süre boyunca sözü geçen payın % 22.2’den % 18.8’e düştüğünü ortaya koyarak bunu doğruluyor. Bu değişmeleri tüm ücret ve maaş gelirleri için ifade edersek, 1950-53 yılları arasında bu gelir türlerinin milli hâsılada % 19.5 ’ten % 16. 1 ’e, tarım-dışı hâsıla içinde ise % 38.9’dan % 32’ye düştüğü saptanmaktadır. DİE’nin imalat sanayii için verdiği ücret/katma değer oranları da 1950-1953 arasında % 32.3’ten % 30’a düşerek, yukarıdaki bulguları doğruluyor.

Göreli durumları bozulan kentli emekçiler karşısında, göreli durumları düzelen gruplar hangileri olmuştur? Bir kere, tarım-dışı kesimin iç dağılımı açısından, hâsıladan paylan azalan ücret-maaş gelirlerinin, sınai-ticari karlar, kira ve faizler gibi emek-dışı gelirler ile karşıtlık ilişkisi içinde olması doğaldır. Emek-dışı gelirlerin iç dinamiği konusunda fazla bilgi olmamakla birlikte, bu dönemin sınai kârlardan ziyade tarım ürünlerinin iç ve dış pazarlamasını ve genel olarak ithalatı örgütleyen ticaret sermayesi için altın yıllar olduğu kabul edilebilir. Küçük tüccar ve esnafın da bu gelişmeden belli ölçülerde nemalandığı söylenebilir.

Öte yandan tarım ile tarım-dışı kesimler arasındaki ilişkiler çelişkili etkenlerce biçimlenmiştir. Uluslararası ticarette ham-madde/sınai ürün fiyatları arasındaki ilişkiler, savaş sonundan 1954’e kadar ham maddeler lehine gelişmiştir. Ancak, Türkiye’deki sektörel göreli fiyat hareketleri aynı yönde seyretmemiştir. Savaş yıllarında Türkiye’deki tarım/ sanayi fiyat makasında gözlenen çok çarpıcı açılmanın 1945 sonrasında daha da büyümesi, dünya ticaretinde tarım lehine gerçekleşen olumlu koşullara rağmen söz konusu olamazdı. Gerçekten de iç ticaret hadlerinin, yani göreli fiyatların, bu dönem boyunca -yaygın kanının aksine- tarım kesiminin aleyhine döndüğünü saptayabiliyoruz. 1944-45 ile 1952-53 yıllarının ortalamalarını karşılaştırırsak, tarımın ticaret hadleri milli gelir (zımni) sektör indirgeyicilerine göre % 18, toptan eşya fiyat indekslerindeki tarım/sanayi fiyatlarına göre % 17 gerilemiştir. Önemli tarım ürünleri için çiftçinin eline geçen fiyatları sınai fiyatlarla karşılaştırırsak, buğdayın göreli fiyatı 1944-45’ten 1952 ‘ye kadar % 20, tütününki 1951’e kadar % 29.2 gerilemiştir. Ünlü “Kore Savaşı konjonktüründen yararlanan tek önemli ürünün pamuk olduğu anlaşılıyor. 1944-45’ten 1948’e kadar esasen % 26.9 oranında, yükselen pamuğun göreli fiyatı, 1949-52 yıllan arasında yeni bir sıçramayla % 43.2’lik bir ilerleme daha kaydediyor. (Bu ürünler için 1953 yılı fiyatları saptanamamıştır.)

Ancak, bu dönem için tarım ticaret hadlerinde gözlenen gerilemelerin çiftçinin ekonomik durumunun diğer sosyoekonomik gruplara göre bozulduğu anlamına geldiğini söylemek doğru değildir. Fiyat ilişkileri ile tarımdan tarım-dışına aktarılan artığın, özellikle 1950 sonrasına damgasını vuran bir dizi iktisat politikası aracılığıyla tekrar tarıma döndürülmüş olduğunu söylemek mümkün olabilir. Bununla, tarım-dışından kaynaklanan tarımsal yatırımlan kastediyoruz. Bilindiği gibi bu yıllar, traktör kullanımının yaygınlaşması sonunda ekilen alanın ve tarımsal hâsılanın hızla büyüdüğü bir zaman aralığıdır. Bu gelişme biçimine imkân veren yatırımların finansmanına, örneğin elverişli kredi koşullarıyla kamu politikalarının katkı yapması bu tür bir kaynak aktarımına örnektir. Belli bir noktadan sonra, tarım kesimi anlamlı bir iç birikimi bizzat sağlayacak bir dinamizm ve ivme kazanacak ve bütün bu etkilerin sonunda yüksek tempolu üretim artışları gerçekleştirecektir. Bu dönem boyunca yıllık ortalama üretim artışlarının % 13’ü bulduğunu ve N. Keyder’in hesaplamalarına göre tarımcı nüfus başına düşen reel gelirin de sekiz yıl içinde % 46.5 oranında artmış bulunduğunu dikkate alırsak, yılda % 2-3 oranlarında gözlenen göreli fiyat bozulmalarının, üretim artışları tarafından fazlasıyla telafi edilmiş bulunduğunu ve böylece bir bütün olarak tarımcı nüfusun göreli durumunun ekonominin diğer kesimleri karşısında düzeldiğini söylemek mümkün oluyor. Ancak, 1946’yı izleyen yıllarda siyasi iktidarların, özellikle DP’nin, sınıfsal konumları tarıma dönük politikalarda büyük toprak sahipleri ile küçük çiftçi çıkarlarının çatıştığı her durumda birincilerin gözetilmesi sonucunu da vermiştir. 1946-1953 yılları, böylece, tüm sosyal grupların mutlak durumlarının ve yaşam koşullarının düzeldiği, reel gelirlerinin arttığı; buna karşılık ücretli-maaşlı grupların göreli durumlarının gerilediği; genel olarak mülk gelirlerinin ve özellikle ticaret sermayesinin milli hâsıladan paylarının arttığı; geniş köylü kitlelerinin ise fiyat hareketleri nedeniyle bozulan bölüşüm ilişkilerini, üretim dinamizmi içinde fazlasıyla telafi edebildikleri bir dönem olma özelliği gösterir.

Kaynak: Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitapevi Yayınları, Ankara, Ağustos 2005, syf. 93-106.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir