25/08/19

Korkut Boratav – Tıkanma ve Yeniden Uyum: 1954-1961

tıkanma ve yeniden uyum

I-

1954-1961 yılları, savaş sonunun genişleme konjonktürünün ve liberal dış ticaret politikalarının son bulduğu; ekonominin göreli bir durgunluk içinde dalgalanmalara tabi olduğu; ihraç mallarına yönelik talepteki düşme ve dış kaynakların belli bir düzeyi aşmaması yüzünden doğan dış tıkanmaya tepki olarak ithalat sınırlamalarına gidildiği bir dönem olarak nitelendirilebilir. Ekonominin 1946 sonrasında sürüklendiği bağımlı gelişme çizgisi ortadan kalkmış değildir. Ancak, sözü edilen dışsal etkenler nedeniyle bu bağımlı gelişme, liberal dış ticaret politikalarıyla değil, geleneksel ithalat ve kambiyo denetimleri içinde sürdürülmektedir. “Liberal” Demokrat Parti, ekonomik zorlamalar sonunda, bir yandan kontrollü bir dış ticaret rejimine, öte yandan da, tüketim malı ithalatındaki daralmaları telafi etmeyi amaçlayan ve önemli ölçüde devlet yatırımlarıyla gerçekleştirilen bir ithal ikamesi politikasına bu dönemde angaje olmuştur.

Dönemin özelliklerinin belirlenmesinde dış ticaretteki gerilemenin oynadığı rol, 1953 yılının dolar cinsinden ihracat ve ithalat değerlerine bu yıllar boyunca tekrar ulaşılamadığı olgusuyla ortaya çıkmaktadır. Milli hâsılada bu daralmaya paralel bir düşme olmadığı için ekonominin göreli olarak dışa kapanarak geliştiği söylenebilir. 1954 öncesinde ithalatın %20-%25’ini oluşturan tüketim mallarının ithalattan payı %10’un altına düşmüştür. Bu gerileme bir yandan mal yoklukları, kuyruklar ve karaborsaya; bir yandan da ithalatı tüketim mallarında ikame eden bir sanayileşme sürecine yol açmıştır. “Devlet işletmelerinin özel sektöre devri” sloganıyla iktidara gelmiş olan Demokrat Parti, bu dönemde kamu yatırımlarım genişletme zorunda kalmıştır. Enerji, kömür, çimento, şeker gibi üretim kollarında, kamu kesiminin sürüklediği önemli genişlemeler olmuş; kamu yatırımlarının milli hâsıla içindeki payı belirgin biçimde artmıştır. Ancak, bu dönemde özel sınai üretimde de önemli bir genişleme gerçekleşmiştir. Hatta tarım-dışı faaliyetleri bir bütün olarak ele alırsak bu kesimlerde özel işyerlerinde çalışan işçilerin artış hızı, kamu işyerlerindeki işçilerin artış hızından fazla olmuştur. Bu yıllar, aynı zamanda, düzensiz kentleşme ve gecekondulaşma yıllandır. Kentli nüfus içinde, ücretli-maaşlı grupların payı bu dönem boyunca gerilemiş; düzensiz, marjinal faaliyetlerde kendilerine bir hayat alanı bulan grupların payı ise artmıştır.

İktisadi güçlükler karşısında bir dizi tepki sonunda oluşan “savunma mekanizmaları”, Demokrat Parti iktidarı taralından uzun dönemli bir iktisat politikasına bağlanarak ortaya çıkmamıştır. Özel sermaye birikimine öncelik veren ve en gevşek anlamıyla “kalkınmacı” bir felsefeye bağlılık dışında belli bir iktisat politikası anlayışı olmayan Demokrat Parti, bu dönemde el yordamıyla, kamu yatırımlarının ve devlet işletmeciliğinin özel sermaye birikimi lehine ne kadar hayati bir rol oynayabileceğini keşfetmiştir. Böylece, sanayileşmenin “muharrik gücü” olan devlet kesiminin simgelediği devletçi modele kamu kesiminin nicel boyutla bakımından benzeyen; ancak, devlet kesiminin özel sektöre destek niteliğinin ön plana çıkması nedeniyle ondan farklılaşan yeni bir “karma ekonomi” anlayışı yerleşmiştir.

Kısaca özetlersek, 1954-1961 dönemi, liberal bir dış ticaret rejimi içinde dış dengenin sağlanamayacağının anlaşıldığı; bu nedenle dış ticaret kontrollerine gidilen; ancak ticaret açıkları yine ortadan kalkmayan, hatta artık müzminleşen; öte yandan geniş kamu kesiminin özel sermaye birikimiyle işlevsel bir bütünlük içinde eklemlendiği bir ekonomik yapının yerleştiği yıllardır. 1961 sonrasında da ekonomik yapıya ve iktisat politikalarına egemen olmaya devam edecek olan bu özelliklerin sonraki dönemden ana farkı, ekonomik gelişmenin bir önceki ve bir sonraki dönemlere göre durgun bir konjonktürde bulunmasında ve plansız-programsız, günü gününe yönlendirilmesinde yatar. 27 Mayıs 1960 sonrasında, planlı bir iktisat politikası anlayışına yönelerek ekonomiyi yeniden genişleyen bir doğrultuya sokma çabaları ilk meyvelerini 1962’de vermeye başlamış ve 1960, 1961 yılları bütün özellikleriyle 1958’de yürürlüğe konan istikrar programının izlerini taşımıştır.

II-

1954-1961 döneminin iktisat politikaları bakımından ilk önemli uğrağı, 1954 Temmuz’unda uygulamaya konan dış ticaret rejimidir. Aslında, dış ticaret ve kambiyo rejimlerinde serbesti, 1953 Eylül’ünde 4/1360-1361 sayılı kararnamelerle ortadan kaldırılmıştı. 1954 Temmuz’unda 4/3321 sayılı kararname ile yeni kontrol ve sınırlamalar getirilerek, sonraki yılların dış ticaret politikalarını oluşturan ana unsurlar ortaya çıkmış oldu. Bundan sonra, 1958 yılına kadar dış ticaret rejimi her yıl çıkarılan Bakanlar Kurulu kararlarının belirlediği kurallar ve sınırlamalar içinde sürdürüldü.

Dış ticaret rejiminde kontrollere ve korumacılığa gidilmesine yol açan temel etken, serbest ticaret rejiminin sürekli ve giderek büyüyen dış açıklara yol açması ve dış yardım ve kredileri sağlamakta karşılaşılan güçlüklerdi. Bu sorunların, korumacı politikalarla değil, dünya ekonomisi ile kurulmakta olan bütünleşme biçimi sürdürülerek çözülmesi doğrultusunda dış telkin ve baskılar 1954’ten itibaren, özellikle, IMF kanalıyla, etkili olmaya başladı. Daha sonra, “standart IMF reçetesi” diye bilinecek istikrar politikası önlemleri, dış yardımların kesintisiz akması için gerekli şartlar olarak 1954-1958 arasında Türkiye’yi ziyaret eden dış heyetler tarafından gündemde tutuldu. Ancak, DP iktidarı, IMF telkinlerine uzun süre direndi; devalüasyon, deflasyonist önlemler ve dış ticarette liberasyona dayalı istikrar politikasını benimsemek yerine, Milli Korunma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koydu; böylece fiyat ve piyasa kontrolleri izlemeyi ve bir yandan ithal ikameci yatırımların, öte yandan köylüye dönük popülist politikaların sürüklediği genişleyici ve enflasyonist politikalarda ısrar etmeyi yeğledi.

Ne var ki, dolar cinsinden ithalatın 1953-1958 arasında %40’tan daha fazla düşmesi ve dış baskıların giderek artan dozu, 4 Ağustos 1958’de doların TL karşısında 2.2 misli değerlenmesi sonucunu doğuran fiili bir devalüasyonun kabul edilmesini kaçınılmaz kıldı. 4 Ağustos kararları, devalüasyonun yanı sıra, 1953 sonrasında uygulamaya konan dış ticaret kontrollerinin sınırlı ölçüde gevşetilmesine, Milli Korunma Kanunu uygulamalarının fiilen durdurulmasına, kamu işletmelerinde zamlara ve bütçe açıklarının daraltılmasına dayandırılıyordu. Bunların karşılığında, başta ABD olmak üzere Batılı devletler 600 milyon dolarlık dış borcun ertelenmesini kabul ediyor ve 359 milyon dolarlık yeni kredi taahhüdüne giriyorlardı. 1958 sonrasındaki üç yıl boyunca, hem DP iktidarı, hem 27 Mayıs’ı izleyen hükümetler, serbest ticaretçi olmaktan çok deflasyonist özellikler taşıyan bu istikrar politikasını ana hatlarıyla uygulamaya devam etmişlerdir.

III.

1954-1961 yılları, kendisinden önceki ve sonraki dönemlere göre, milli gelir büyüme hızının belirgin bir biçimde düşük olduğu bir dönemdir. Milli hâsılanın ortalama yıllık büyüme oranlan bu dönem için %4,4’tür. Bu oran, savaş sonundan itibaren yüksek bir büyüme temposuna alışmış olan toplumsal gruplarca bir durgunluk atmosferi olarak algılandı. Ekonominin artık tabi olduğu birikim biçiminin ve büyüme hızının temel belirleyicisi, dış kaynaklardır. Ekonomi, sınai tüketim malı ithalinden ziyade, giderek ithal malı girdilere bağımlı hale geldiği için, bu girdi akımında tıkanmalara yol açan ithalat güçlükleri doğduğunda, büyüme hızı zorunlu olarak düşecektir. Üretken girdilerde ithal ikamesine dönük bir yatırım politikası bu dönemde henüz başlamamıştır. İthal ikamesi, çimento gibi bazı istisnalar dışında, dış pazarlardan sağlanan nihai tüketim mallarına dönüktür. Kâğıt ve demir-çelik gibi temel girdilere dönük devlet işletmeleri ise 1930’lu yılların armağanıdır.

1952 ve 1953’te 550 milyon dolar dolaylarında olan ithalat, 1958’e kadar sürekli olarak düşerek bu yıl 315 milyon dolara inmiş; 1959-1961 yıllarında ise, 8 Ağustos 1958 kararlarına bağlı olarak sağlanan dış kaynaklar sayesinde, yeniden 500 milyon dolara doğru tırmanabilmiştir. İthalatın bileşiminde, tüketim mallarının payının azalıp, yatırım mallarının ve girdilerin (ara malların) payının arttığı gözlenmektedir. 1947-1953 arasında toplam ithalatta tüketim mallarının oranı %23 civarında iken, bu dönemde bu oran, %11’in altına düşmüştür. 1954’ten itibaren dış ticaret rejiminin serbestiden uzaklaşması, tüketim malları ithalatının sınırlanmasına imkân vermiştir.

İhracat ise, 1953’ün 400 milyon dolara yaklaşan rekor düzeyinin altına inmiş, buna rağmen genellikle 300 milyon dolar eşiğinin üstünde istikrarlı bir seyir izleyebilmiştir. Bu yüzden dış ticaret açığının bu dönem içinde daraldığı, ihracatın ithalatı karşılama oranının önceki döneme göre yükseldiği saptanmaktadır. İhracatın bileşiminde büyük ölçüde tarım kökenli geleneksel ihraç ürünleri egemen olmaya devam etmektedir.

Ana sektörlerin gelişme biçimleri incelendiğinde, ithalat güçlüklerini ithal ikamesiyle karşılamaya çalışan sanayi kesiminin göreli bir durağanlık içine girdiği; ancak yine de tarıma göre daha hızlı bir büyümeyi gerçekleştirebildiği saptanmaktadır. Yıllık sınai büyüme hızlarının ortalaması bu dönemde %4,3’e ulaşabilmiş; tarımsal büyüme ise ortalına olarak % l.8’de kalmıştır. Dolayısıyla milli hâsıla içinde sanayinin payı 1952-53’te %14’ün altında iken bu dönem %18’e yaklaşmıştır. Yatırımların milli hâsıladaki payı bu dönemde %14,1 ’e çıkarken, birikim oranı içinde dış açıkların payı %10’a düşmektedir ve yatırımların makro-ekonomik verimliliği belirgin bir biçimde gerilemektedir.

Sanayi kesiminin iç bileşiminde bu dönemde önemli değişmeler gerçekleşmemiştir. Şeker ve çimento sanayiine dönük kamu yatırımları, bu iki ürünün iç talebinin büyük ölçüde karşılanmasını sağlamış; kamu kesimi, çay, tütün, demir-çelik, kâğıt gibi üretim kollarında devletçi dönemin yatırımlan nedeniyle egemen olmaya devam etmiştir. Buna karşılık tekstil gibi diğer tüketim mallarında ithalat güçlüklerinden doğan uygun piyasa koşullarına, özel sanayinin yeni yatırımlarla cevap verdiği gözlenmektedir. Dönem sonunda, sanayide yaratılan katma değerin, kamu kesimi ile özel kesim arasında yarı yarıya paylaşıldığı; tüketim malı sanayiinin toplam sınai hâsıla içinde %70-75 oranında bir yer kapladığı tahmin edilebilir.

IV-

1954-1961 yıllarında gelir dağılımında meydana gelen değişmeler, ana hatlarıyla önceki dönemdeki eğilimlere zıt yöndedir. Bu dönemde, milli ekonomi içinde tarımın, sanayinin büyüme hızının gerisinde kaldığına yukarıda işaret ettik. İki sektör arasındaki iç ticaret hadlerinin karşılaştırılması ise tutarlı sonuçlar vermiyor. Tarımın ticaret hadleri, O. Varlıer’in bir çalışmasına göre, 1957 ve 1 960 yılları dışında her yıl bozulmuş ve 1953’te 100 iken 1961’de 88’e düşmüştür. Tek tek ürünler üzerinde Varlıer’in 1956-1961 arası için saptamaları ise, buğday ve tütün fiyatlarında ılımlı düzelmelerin, pamukta ise belirgin bir gerilemenin meydana geldiğini gösteriyor. N. Keyder’in bir çalışması ise, tarım ticaret hadlerinin 1961’de, 1952-53’e göre, %31,6 düzeldiği sonucuna ulaşmaktadır. Milli hasıla serilerinden türetilen “zımni deflatörler”, yani sektörel fiyat hareketlerinden yaptığımız bir hesaplamaya göre, iç ticaret hadlerinde önemli boyutta ve çift yönlü yıllık dalgalanmalar gözlenmekte; dönemin tümünün trendi dikkate alındığında ise artan veya azalan herhangi bir eğilim ortaya çıkmamadadır. Yalnız, iki büyük dalgalanmayı dönemdeki iktisat politikalarına bağlayabiliyoruz: Dış tıkanmayı izleyen yıllarda daha çok sanayi ürünlerine uygulanan fiyat kontrolleri 1954’ten itibaren sektörel fiyat makasını sanayi kesimi aleyhine açmış, IMF programının kabulünü izleyen ve (çoğunlukla sanayi ürünlerine uygulanan) fiyat kontrollerinin kaldırıldığı 1958-1959’da ise iç ticaret hadleri şiddetle tarım aleyhine dönmüştür. Bu iki dalgalanma, aşağı yukarı aynı oranlarda (%25 dolaylarında) gerçekleşmiştir.

Ücret hareketlerine gelince, Bulutay’ın 1995’teki çalışmasında DİE imalat sanayii verilerinden yapılan tahminler, 1954-1961 arasında reel ücretlerde yıllık ortalama olarak %3,2’lik bir artış ortaya koymakta; kesim-içi katma ücret payı ise, %31,4’ten %30,4’e düşmektedir. Sınai üretimin ücretlerden daha hızla büyüdüğünü biliyoruz. Esasen ücret payının zaman içinde düşmesi emek veriminin ücretlerden daha hızla artmış olduğunu gösterir. Dolayısıyla, yukarıdaki oranlar, sanayi sektörü içinde işgücü ile sermaye arasındaki bölüşüm karşıtlığının ılımlı bir boyutta da olsa bu dönemde sermaye lehine dönüşmüş olduğunu göstermektedir.

Öte yandan incelemenin boyutunu genişlettiğimizde bulgular, ilk bakışta, farklı görünmektedir. Tarım-dışı milli hasıla içindeki ücret-maaş paylarını saptayan 1969 tarihli’ bir çalışmamızda, 1952-53 ve 1960-61 arasında sözü geçen oranın %33’ten % 41’e çıktığını belirlenmiştir. Ancak, tarım-dışı milli hasıla içinde ücret payını, emek-sermaye karşıtlığının katıksız bir göstergesi sayarak sınıfsal bir çerçeveye oturtmakta dikkatli olmak gerekir; zira tarım-dışı gelirlerin iç dağılımında ücretli işgücü ile sermayenin paylarının dışında kalan bir üçüncü, “tampon” grup daha vardır. 1946yı izleyen hızlı, büyüme yıllarında kentlerde hacmi, önemi ve ekonomik rolü artan bu grup, “marjinal” diye nitelendirilen faaliyetlerde, küçük üreticilik ve küçük hizmetlerde varlığını sürdürebilmekte; sosyolojik olarak da küçük burjuvazi ve lümpen-proletaryadan ve (belki de daha önemlisi) bu iki kategorinin hem karması, hem de onlardan ayrılıkları olan (yine “marjinal”) gruplardan oluşmaktaydı., Bu gruplar, incelediğimiz dönemde de genişlemeye devam etmişlerdir. 1952-53 ile 1960-61 arasında, tarım-dışı nüfus içinde ücret ve maaşlı olmayanların hem mutlak sayısında, hem de göreli payında artışlar gerçekleşmiş; bunların tarım-dışı faal nüfus içindeki oranları % 34.6’dan % 35.9’a yükselmiştir. Kentli büyük ve orta burjuvaziyi de içermesine rağmen bu kategorinin sayısal olarak büyük bölümünün düşük ve düzensiz gelir sahiplerinden oluşan ve yukarıda gevşek biçimde “lümpen-küçük burjuvazi karışımı ve karması” diye tasvir ettiğimiz grupların şişkinliğine tekabül etmesi doğaldır. Hal böyle olunca, bu kalabalık gruba intikal eden karmaşık nitelikli bir gelir türünün varlığı, tarım-dışı gelirler içinde hem ücretli-maaşlı, hem de sermayedar grupların paylarının artmasına (veya, teorik olarak, her ikisinin de azalmasına) imkân veren bir nesnel çerçeve oluşturabilir.

Egemen güçler bloku içindeki bölüşüm ilişkilerini ise, Milli Korunma Kanunu’nun yeni baştan uygulanmaya konduğu yıllarla, IMF programının fiyat serbestisini yeniden getirdiği yılları ayrıştırarak incelemek yerinde olacaktır; ancak bu değişmeleri istatistiklerde izlemek güç olmaktadır. Resmi fiyat verileri, fiyat kontrolleri üzerine inşa edilmiştir; bu da yerli veya ithal sınai ürünleri üreten ve pazarlayan sermaye katmanlarının göreli durumlarının, tarımsal ürün ticaretinde uzmanlaşan gruplara göre bozulduğu; 19581959 yıllarında ise durumun tersine döndüğü izlenimini veriyor. Ne var ki, istatistiklere geçmeyen gözlemlere göre bu izlenim yanıltıcı da olabilir. Fiyat kontrollerinden kaçabilen önemli sayılarda iş adamının resmi kayıtlara girmeyen rantlardan (karaborsa fiyatlardan) yararlanabildikleri ve bunda başarılı oldukları ölçüde (ve yıllarda) göreli durumlarını diğer sermaye grupları ve emekçi tüketiciler aleyhine düzelttikleri söylenebilir.

 

Kaynak: Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitapevi Yayınları, Ankara, Ağustos 2005, syf. 107-116.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir