14/10/19

Kübra Korkmaz – Türkiye’de Tarihsel Devrim Söylemlerinin Marksist Propagandadaki Yeri – 1

türkiye'de tarihsel devrim

Hepimizin bildiği üzere Türkiye’de Komünist ideolojinin yayılmasına karşı, emperyalizme kul olmuş işbirlikçi sermaye sınıfının ulusumuzu kandırmak için öne sürdüğü iki temel silahı vardır. Bunlardan ilki din; ikincisi ise sağ milliyetçi söylemlerdir. Konuyu biraz daha açmak gerekirse, işbirlikçi burjuvazi elinde bulundurduğu devlet ve diğer tüm propaganda aygıtları ile Komünistlerin din düşmanı oldukları ve Türk ulusunun tarihine, kültürüne, milli mevcudiyetine aykırı birer fikir oldukları iddiaları üzerinde durmaktadır. Bu yazımızda Marksizm’in din üzerindeki görüşlerini yansıtacağız. Daha sonra paylaşacağımız diğer yazımızda ise İslam ve Hristiyanlık dinlerinin kökenlerine inerek, bu iki din ile Türk kültür ve tarihindeki gelişim süreçlerinin Marksizm ile bağdaşıklığı üzerine bizzat Marksizm ustalarının bizlere miras bırakmış oldukları kaynaklar ışığında bir incelemede bulunacağız.

Marksizm-Leninizm fikri diyalektik maddeci felsefi temellerine uygun olarak dinin bir sömürü aracı şeklinde kurumsallaştırılarak toplumlara hâkim kılınmasına karşıdır. Dinlerin, egemenlerce sömürülen insanlara bu sömürüye sabır göstermeyi, boyun eğmeyi, kendilerinden daha çok sömürülen örneklere bakıp bireyci ve bencil bir tavırla haline şükretmeyi öğütleyen ve bu gerçek olan dünyada sömürücü azınlığın cenneti yaşaması için, onların cehennemi yaşamasını öldükten sonra daha iyi bir dünya vaadi ile kabullendiren bir egemen silahı olarak kullanıldığını düşünür. Bu konuda Marks’ın şu sözlerine kulak vermenizi rica ediyorum: “Din bu dünyanın genel kuramı, geniş kapsamlı özeti, yaygın mantığı, manevi yüceliği, coşkusu, ahlakça onaylanması, görkemli bütünlüğü, avuntu sağlamaya ve haklı kılmaya yarayan evrensel temelidir. İnsanın özünün hayali olarak gerçekleşmesidir, çünkü insanın sahici bir gerçekliği yoktur. Bu nedenle dine karşı savaşım, manevi kokusu din olan bu dünyaya karşı da dolaylı olarak savaşımdır. Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, taş yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur. Bu nedenlerle de, halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunu istemektir.”[1] Marks burada tam da bizim anlatmak istediğimiz hususu, keskin bir kılıcın ucunda bölünen bir tel saç kadar ince bir biçimde açıklamıştır.

Marks’tan örnek getirdik de Lenin’siz olur mu? Elbette ki olmazdı. Bir de onun sözlerine bakalım: “Din, her yerde ve her durumda, sürekli başkaları için çalışmayla, yoksunluk ve yalnızlıkla ezilen halk kitleleri üzerinde manevi baskının bir türüdür. (…) Sömürücülere karşı mücadelede sömürülen sınıfların acizliği, doğayla mücadelesinde yabanılın aczinin tanrılara, şeytana, mucizeye ve benzeri şeylere inanca yol açtığı gibi, aynı şekilde kaçınılmaz olarak öbür dünyada daha iyi bir yaşam inancını üretir. (…) Yaşamları boyunca çalışan ve sıkıntı çekenlere din, alçakgönüllülük ve sabır göstermeyi öğretir ve cennet ödülü umuduyla avutur. (…) Başkalarının emeğiyle yaşayanlara ise, iyilik yapmayı öğretir, böylece onlara tüm sömürücü varlıklarının oldukça ucuz bir savunusunu sunar ve ilahi cennetmekân için uygun fiyata giriş kartı satar. (…)Din halkın afyonudur. Din, sermayenin kölelerinin insani görünümlerini ve az buçuk insan onuruna yaraşır bir yaşam taleplerini içinde boğdukları bir tür manevi alkoldür.(…) Büyük sanayinin eğittiği, kent yaşamının aydınlattığı sınıf bilinçli modern işçi, dini önyargıları elinin tersiyle silkip atar, cenneti papazlara ve burjuva yobazlara bırakıp, burada yeryüzünde kendisine iyi bir yaşam elde etmek için mücadele eder.(…)Modern proletarya, dini karanlığa karşı mücadelede bilime başvuran ve işçileri yeryüzünde daha iyi bir yaşam için gerçek mücadelede kaynaştırarak öbür dünyada yaşam inancından kurtaran sosyalizmin safına geçer.”[2]

Hatta azgın burjuvazi çoğu kez kendi işledikleri ahlaksızlıkları dahi Komünistlerin üzerine atmaktan bir an bile geri kalmazlar. Bunların en bilineni ve bir o kadar da gülünç olanı elbette “komünistler eşlerini ortaklaşa kullanıyor” yalanıdır. Bu konuya Marks ve Engels’in iki asır evvelden günümüze yankılanan bir cevap verirler: “…Ama siz komünistler karıları ortak hale getireceksiniz, diye koro halinde bağırıyor bize bütün burjuvazi. Burjuva, karısını sadece bir üretim aracı olarak görür. Üretim araçlarının toplumsal ortaklık içinde sömürülecekleri çalınır kulağına, o zaman da tabii, bu toplumsal ortaklık kaderinin kadınları da vuracağı düşüncesinden başka bir şey gelmez insanların aklına. Meselenin tam da kadınların salt üretim aracı olma konumunu aşmak olduğunu sezinlemez bile. Bu arada, burjuvalarımızın Komünistlerin sözüm ona karıları resmen ortak kılacaklarına dair yüksek ahlâklı dehşetlerinden daha gülünç bir şey de olamaz. Komünistlerin kadınları orta malı yapan düzeni ihdas etmelerine gerek yoktur, bu zaten neredeyse her daim var olmuştur. Proleterlerin karılarının ve kızlarının ellerinin altında olmasından gayet memnun bulunan burjuvalarımız, -resmî fuhuştan bahsetmiyorum bile-, kendi nikâhlı karılarım karşılıklı ayartmaktan da büyük zevk alırlar. Burjuva evliliği, gerçekte nikâhlı kadınların ortak kılınmasıdır. Komünistleri, kadınların ortak kılınmasının riyakârca saklanan bir biçimi yerine resmî, dürüst bir ortaklığı getirmeyi istemekle itham edebilirler en fazla. Lâkin bugünkü üretim ilişkilerinin aşılmasıyla, bu ilişkiler temelinde kadınların ortak kılınmasının da, yani resmi ve gayri resmi fuhuşun da yok olacağını açıklamaya hacet yoktur.” [3]

Burada Marks ve Engels’in açıkladığı üzere; burjuvazinin, komünistlerin eşlerini bölüştüğü iddiası, aslında herkesi kendileri gibi zannetme huylarından başka bir şey değildir. Kendi eşlerini, eş olmaktan öte birer mülkiyet olarak gördükleri için, bizim mülkiyetlerin ortaklaşalığı iddiamızdan böyle ahlaksızca bir sonuç çıkarabilmişlerdir. Bu acınası derecede gülünç bir iddiadır.

Şu ana kadar saydıklarımızla beraber Marksizm ustaları dine karşı klasik burjuva aydınları ve anarşistler gibi doğrudan tavır alınmaması gerektiği konusu üzerinde şiddetle durmuşlardır. Onlara göre işçi-köylü kitleleri din üzerinden bölmek; devrime yapılabilecek en büyük ihanetlerden biridir. Dinlerin lağvedilişi devrimden önce veya sonra öncelikli bir mesele olamaz.

Devrimden önce işçi sınıfını burjuvazinin “Dinsiz Komünistler!” yaygarasına çanak tutarcasına korkutmanın ve bölmenin devrim sürecine zarardan başka bir getirisi yoktur. Yine devrim sonrasında da dini yasaklamak ve ateizm dayatması gibi olguların halkı daha koyu bir dinciliğe itmesi ile sonuçlanacağı bilinmelidir. Marksizm ustalarına göre gericiliğin kalıntısı din, sosyalizm ideasına karşı maddesel, toplumsal koşulların kaçınılmaz sonucu olarak tarihten silinerek yok olacaktır. Zira bizler amaç olarak din kurumunun varlığını sürdürme sebebi olan sömürüyü ortadan kaldırmayı ve dinlerin vaadi olan cenneti yeryüzünde kurmayı savunuyoruz. Bizim ellerimizle -yani savaşımımızla değiştirdiğimiz- dini hayatta tutan maddesel-toplumsal koşullar yerini dinlerin varlığına ihtiyacın kalmayacağı koşullara bırakacaktır. Bu konuda önder Lenin şunları söylemiştir: “Din halkın afyonudur” – Marks’ın bu veciz sözü, din sorununda Marksizm’in tüm dünya görüşünün köşe taşıdır.

Marksizm günümüzün bütün dinlerini ve kiliselerini, bütün ve her türlü dini örgütleri daima sömürünün korunmasına ve işçi sınıfının uyuşturulmasına hizmet eden burjuva gericiliğin organları olarak görür. Ancak Engels aynı zamanda, sosyal-demokrasiden “daha sol” ya da “daha devrimci” olmak ve dine karşı bir savaş ilanı anlamında doğrudan ateizmin benimsenmesini işçi partisinin programına almak isteyen kişilerin girişimlerini tekrar tekrar mahkûm etti. 1874’te, Londra’da göçmen olarak yaşayan Komün mültecilerinin, Blanquistlerin ünlü manifestosunu tartışırken Engels, onların dine karşı gürültülü savaş ilanını bir aptallık olarak ele alır ve böyle bir savaş ilanının, dine ilgiyi yeniden canlandırmak ve dinin gerçekten sönümlenmesini zorlaştırmak için en iyi araç olduğunu belirtir.

Engels, Blanquistleri, sadece işçi kitlelerinin sınıf mücadelesinin, proletaryanın en geniş katmanlarını çok yönlü bir şekilde sınıf bilinçli ve devrimci bir toplumsal pratiğin içine çekerek, ezilen kitleleri gerçekten dinin boyunduruğundan kurtaracak durumda olduğunu, buna karşılık dine karşı savaşı işçi partisinin politik görevi ilan etmenin “anarşist bir lafazanlık” olduğunu anlayacak durumda olmamakla suçlar. Ve 1877 yılında, filozof Dühring’in idealizme ve dine en ufak tavizlerini acımasızca eleştirdiği; “Anti-Dühring”de Engels, Dühring’in, sosyalist toplumda dinin yasaklanması gerektiği yönündeki güya devrimci düşüncesini en az o kadar kesin mahkûm eder. Dine böyle bir savaş ilan etmek, der Engels, “Bismarck’ı fazlasıyla Bismarcklamak”, yani dincilere karşı Bismarck’ın mücadelesinin aptallığını tekrarlamak demektir (kötü ünlü “kültür mücadelesi”, yani Bismarck’ın yetmişli yıllarda Alman Katolik Partisi “Merkezce karşı, katolizmi polisçe izlettirerek yürüttüğü mücadele). Bu mücadeleyle Bismarck katoliklerin militan dinciliğini sadece sağlamlaştırdı, gerçek kültür davasına sadece zarar verdi, çünkü politik ayrılıklar yerine dinsel ayrılıkları ön plana çıkardı ve böylece işçi sınıfının bazı katmanlarıyla demokrasinin dikkatini sınıf mücadelesinin ve devrim mücadelesinin acil görevlerinden, gayet yüzeysel ve burjuvaca yalancı anti-klerikalizm yönüne saptırdı.  Ultra devrimci olmak isteyen Dühring’i, Bismarck’ın aptallığını bir başka biçimde tekrarlamaya kalkmakla suçlayan Engels, işçi partisinden, dine karşı politik bir savaş macerasına atılmayı değil, sabırla proletaryayı örgütleme ve aydınlatma üzerinde çalışma yeteneği talep etti, çünkü bu dinin sönümlenmesine yol açacaktı.”[4] Burada Lenin, dine karşı açıktan verilecek bir savaşın -Dini yasaklamak ve ateizm dayatmaları- halkı daha koyu bir dinciliğe iteceğini savunmaktadır. Dine açıktan savaş vermenin anarşistlere ve radikal ateist burjuva aydınlarına has bir uygulama olduğu üzerinde durmuştur. Bu konudaki çözümün ise halkı sabırla örgütleyip, onlara Marksist bilinci aşılamak olduğunu belirtmiştir. Bu konudaki kasıt ise dini besleyen kapitalizmi lağvetmektir.

Önceki kısımlarda söylediğimiz gibi din sömürülenlere, sömürücüler karşısında sabretmeyi öğütlemesi ve çektikleri bu zulüm karşılığında öldükten sonra cennet vaadi ile onları kandırması için sömürenler tarafından finanse ve propaganda edilen bir silahtır. Biz dini finans ve propaganda eden zümreyi ortadan kaldırıp vaat edilen cenneti yeryüzüne kuracağımız için dinin hâkimiyeti ortadan kalkacaktır. Lenin ise devrim öncesinde ve sonrasında din konusundaki tutumunu şu şekilde ifade eder: “İşçi kitlelerinin sınırsızca ezilmesi ve hayvanlaştırılması üzerine kurulu bir toplumda, dinsel önyargıların salt propagandist yollardan yok edilebileceğine inanmak saçma olurdu. Dinin insanlık üzerindeki baskısının sadece, toplum içindeki iktisadi baskının ürünü ve yansıması olduğunu unutmak burjuva dar kafalılık olurdu. Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlatılmazsa, hiçbir broşürle, hiçbir propagandayla aydınlatılamaz. (…) Herkes, herhangi bir dine inanmakta ya da hiçbir din tanımamakta, yani ateist olmakta tamamen serbest olmalıdır, ve genel olarak her sosyalist de öyledir. Vatandaşlık haklarında, dini inançlarca belirlenen herhangi bir fark tamamen gayri-caizdir. Resmi belgelerde, vatandaşların hangi mezhebe mensup olduğunun belirtilmesine dahi mutlaka son verilmelidir. Bir devlet kilisesine bağış olmamalı, aynı düşüncede vatandaşların resmi makamlardan bağımsız tamamen özgür cemaatleri olması gereken kiliselere ya da dini cemaatlere devlet araçlarından bağış olmamalı. (…) Kilisenin devletten tamamen ayrılması – sosyalist proletaryanın bugünkü devletten ve bugünkü kiliseden talebi budur.”[5]

Elbette Marksizm’in dinin toplumlar üzerindeki hâkimiyetine karşı çıkmasındaki diğer bir sebep de; Marksizm’in Diyalektik Materyalist felsefe üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu görüşe göre evrendeki her şey, tam karşıtı ile çatışma ve değişme halindedir. Bu bakımdan fiziki olmayan ve bu yüzden varlığı kanıtlanamayan ayrıca asla değişmeyip hep sabit kalan Tanrı kavramının varlığını reddeder. Biz işte tam da bu yüzden diyalektik materyalizmi rehber edinen devrimciler olarak toplumsal ve tarihi tüm olayların sınıfsal ve iktisadi grup çatışmalarına bağlı olduklarını savunarak din meselesini Anarşistler gibi merkeze koymayıp; onu sınıfsal çatışmaların sonucuna bağımlı bir olgu olduğunu düşünüyoruz. Yani sömürücü sınıfa ait olan din kavramının da sınıfsal savaşım sonucu sömürücüler ile tarihe gömüleceğine inanıyoruz.

Lenin din ve diyalektik materyalizm ilişkisini şu şekilde ele almıştır; “Marksizm materyalizmdir. Ve materyalizm olarak, aynı XVIII. yüzyıl Ansiklopedistlerinin materyalizmi gibi ya da Feuerbach’ın materyalizmi gibi, dine karşı amansız bir düşmanlık içindedir. Bu kesin. Fakat Marx ile Engels’in diyalektik materyalizmi Ansiklopedistlerden ve Feuerbach’tan daha ileriye gider, çünkü o materyalist felsefeyi tarih ve toplumbilimleri alanına uygular. Dinle mücadele etmeliyiz. Bu, tüm materyalizmin ve dolayısıyla Marksizm’in de abc’sidir. Fakat Marksizm abc’de durup kalmış bir materyalizm değildir. Marksizm daha ileriye gider. Şöyle der: dine karşı mücadele etmeyi bilmek gerek, bunun için ise inanın ve dinin kökenini kitlelere materyalist tarzda açıklamak gerekir. Dine karşı mücadele, soyut ideolojik bir vaazla sınırlanmamalıdır, böyle bir vaazla aynı kapıya çıkmasına izin verilmemelidir; bu mücadele, dinin sosyal köklerinin ortadan kaldırılmasına yönelik sınıf hareketinin somut pratiğiyle bağıntılandırılmalıdır.

“Din neden kent proletaryasının geri katmanları içinde, yarı-proletaryanın geniş katmanları içinde ve köylü kitlesi içinde tutunuyor?” Halkın cahilliği sonucunda, diye yanıt verir burjuva ilerlemeci, radikal ya da burjuva materyalist. “O halde: kahrolsun din, yaşasın ateizm, ateist görüşlerin yayılması bizim temel görevimizdir.”

Marksist şöyle der: bu yanlıştır. Böyle bir anlayış yüzeysel, burjuva dar kafalı bir kültür taşıyıcılığıdır. Böyle bir anlayış dinin köklerini yeterince özenli, materyalistçe değil, idealistçe açıklıyor. Modern kapitalist ülkelerde bu kökler esas olarak sosyal niteliklidir. Emekçi kitlelerin sosyal ezilmişliği, çalışan sıradan insana her gün ve her saat, savaş, deprem vs. gibi bütün olağanüstü olaylardan bin kez daha çok en korkunç sıkıntılar ve dehşetli acılar yaşatan kapitalizmin kör gözüm hareket eden güçleri karşısında onun görünürdeki tamamen acizliği – bugün dinin en derin kökleri burada aranmalıdır. “Korku tanrıları yarattı”.

Sermayenin kör gözüm hareket eden güçleri, halk kitleleri tarafından önceden görülemeyeceği, proleterleri ve küçük mülk sahiplerini adım başı tehdit eden ve üzerlerine “aniden”, “beklenmedik biçimde”, “tesadüfen” yıkım, çöküş, dilencilere, yoksullara, fahişelere dönüşme felaketini yağdırabileceği ve gerçekten de bütün bunları yaptığı için kör gözüm hareket eden güçleri karşısında duyulan korku – eğer materyalizmin abcsiyle yetinmek istemiyorsa bir materyalistin göz önüne alması gereken bugünkü dinin kökü budur. Kapitalist angaryanın yıprattığı, kapitalizmin kör gözüm hareket eden yıkıcı güçlerine bağımlı kitlelerin içinden bu kökü, bizzat bu kitleler, dinin bu köküne, bütün biçimleriyle sermayenin egemenliğine karşı birleşik, örgütlü, planlı, bilinçli biçimde mücadele etmeyi öğrenmedikçe hiçbir aydınlatıcı broşür çıkarıp atamayacaktır.

Buradan dine karşı aydınlatıcı broşürlerin zararlı ya da gereksiz olduğu sonucu mu çıkar? Kesinlikle hayır. Buradan bambaşka bir sonuç çıkar. Buradan, sosyal-demokrasinin ateist propagandasının onun temel görevine: sömürülen kitlelerin sömürücülere karşı sınıf mücadelesini geliştirmeye tabi olması gerektiği sonucu çıkar.” [6]

Özellikle alıntının son paragrafında Lenin, ateizmlerinin Marksizm kaynaklı olduğunu yani dini yok etme yolunun sınıfsal mücadeleye ve getirdiği devrimci kazanımlara bağlı olduğunun altını çizer. Marksizm’in din üzerindeki genel tutumunu şuana kadarki yazdıklarımızla izah edebiliriz. O halde buradan çıkarabileceğimiz iki büyük sonuç vardır. Bunlardan ilki din karşıtı propaganda yaparken bunu sınıfsal mücadele perspektifinde yapmamız gerektiğidir. İkincisi ise ilk maddeye dayanarak kitleleri Anarşistçe din karşıtlığı üzerinden ürkütüp burjuvaziye çanak tutmamamız gerektiğidir. O halde Marksist Propagandada burjuvazinin silahını kendisine doğrultmamız mümkün müdür? Bizce pek ala mümkündür. Bunu Türk Ulusunun çoğunun inandığı İslam Dininin kökenlerini ve Türk kültürünün gelişim aşamalarını incelerken ispatlayacağız. Sağ Milliyetçilerin ve Ortaçağcıların ajitasyonlarını bize fırlattıkları bir el bombasını onlara geri fırlatıyormuşçasına kendi silahları ile ölüme mahkûm edeceğiz.

Bir sonraki yazıyı okumak için; Kübra Korkmaz – Türkiye’de Tarihsel Devrim Söylemlerinin Marksist Propagandadaki Yeri – 2

KAYNAKÇA

1- Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi,Sol Yayınları

2-Vladimir Lenin, Sosyalizm ve Din, Sol Yayınları

3-Karl Marx/Frederich Engels, Komünist Manifesto, Sol Yayınları

4-Vladimir Lenin, Proleterya Partisinin Din Konusunda Tutumu, Sol Yayınları

5-Vladimir Lenin, Sosyalizm ve Din, Sol Yayınları

6-Vladimir Lenin, Proleterya Partisinin Din Konusunda Tutumu, Sol Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir