15/12/19

Kübra Korkmaz – Türkiye’de Tarihsel Devrim Söylemlerinin Marksist Propagandadaki Yeri – 2

marksizm ve din

İlk yazıyı okumak için; Kübra Korkmaz – Türkiye’de Tarihsel Devrim Söylemlerinin Marksist Propagandadaki Yeri – 1

Türkiye’de Tarihsel Devrim Söylemlerinin Marksist Propagandadaki Yeri başlıklı ilk yazımızda da belirttiğimiz üzere, bu konunun devamı olarak sizlerle paylaşıyor olduğumuz bu ikinci yazımızda, öncelikle İslam’ın köklerini; yine Müslümanlar tarafından Allah’ın gönderdiği bir önceki din olarak kabul edilen Hıristiyanlığın kökeni ile kıyaslayacağız.

Hristiyanlığın doğuş prensipleri ve Marksizm’le ilişkisi üzerine Luksemburg şu bilgileri paylaşır: “Rusya’da olduğu gibi ülkemizin dört bucağında işçilerin çarlık rejimi ve kapitalist sömürücülerle dur durak bilmeyen mücadeleyi başlatmasından bu yana, papazların vaazlarında, mücadele eden işçilerin aleyhinde konuştuklarını giderek daha sık duyar hale geldik. Bizim ruhban sınıfı, özellikle sosyalistlere karşı düşmanca bir tavır alıyor ve işçilerin gözünde sosyalistlerin adını kötüye çıkarmak için var gücüyle çaba sarf ediyor. Pazar günleri ve dinî tatillerde vaaz dinlemek ve dinsel teselli bulmak için kiliseye giden dindar insanlar, şimdilerde bunun yerine giderek daha sıklıkla siyaset üzerine ve sosyalizme karşı saldırgan, bazen şiddetli nutuklar dinlemek zorunda kalıyorlar. Papazlar, ağır yaşam koşullarının kaygısını taşıyan yoksul dindarlara güç vermek yerine, grev yapan veya hükümete karşı mücadele eden işçilere sövüp sayıyor, dindarları yoksulluk ve baskıya alçakgönüllülük ve sabırla katlanmaları gerektiğine inandırmaya çalışıyor ve kiliseyle minberi siyasi ajitasyonun mekânı haline getiriyorlar.

Sosyal demokratlar, işçileri köle gibi çalıştıran zengin patronların ve sömürücülerin yoksul çalışan halk üzerindeki egemenliğini yıkmayı hedefliyor. Ne var ki, sosyal demokratları bu hedefe ulaşmada normal olarak en önce Hıristiyan kilisesinin hizmetkârlarının desteklemesi gerektiği düşünülür; çünkü rahiplerin hizmetçisi olduğu İsa’nın öğretisi, bir devenin iğne deliğinden geçmesinin bir zenginin cennetin krallığına girmesinden daha kolay olduğunu söyler! Din adamlarının tutumları ile Hıristiyan öğretisi arasındaki bu açık seçik çelişki, düşünen her işçiyi şaşırtıyor ve ona ister istemez şu soruyu sordurtuyor: Nasıl oluyor da işçi sınıfı kurtuluş mücadelesinde kilisenin hizmetkârlarını yanında dost olarak değil de, karşısında düşman olarak buluyor? Bu şaşırtıcı fenomeni anlamak için, en azından kilise tarihini kısaca tanımak ve kilisenin bir zamanlar ne olduğuna ve zaman içinde neye dönüştüğüne göz atmak gerekiyor.

Ruhban sınıfının sosyal demokratlara yönelttiği en ağır suçlamalardan biri, sosyal demokratların “komünizmi” kurmak, yani bütün dünya malını ortak mülkiyet haline getirmek istemeleridir. Günümüz rahiplerinin “komünizme” sövüp saydıklarında, aslında Hıristiyanlığın ilk havarilerine sövüp saydıklarını saptamak, konuyu daha da ilginç hale getiriyor. Çünkü tamda bu ilk havariler, en ateşli komünistlerdi. İsa’nın doğduğu dönemde Roma İmparatorluğunda egemen olan ilişkiler, bugünün Rusya’sında egemen olan ilişkilere çok benziyordu. Bir tarafta aylak bir hayat tarzı içinde ölçüsüz lüks yaşamın ve zenginliğin tadını çıkaran bir avuç zengin, diğer tarafta dehşetli bir yoksulluk içinde telef olan muazzam halk yığınları.

Geniş halk yığınları için bir çıkış yolunun ufukta görünmediği ve bu dünyada daha iyi bir talihe dair bir ümidin olmadığı çöküş toplumunun bu dehşet verici koşulları altında, bedbahtlar bu ümidi gökyüzünde aramaya koyuldular. Hıristiyanlık, aşağılanan ve sefalet içinde yaşayan insanlar için bir can simidi, bir teselli ve ilaç gibi göründü ve ortaya çıkar çıkmaz Romalı proleterlerin dini oldu. Ve ilk Hıristiyanlar, bu halk yığınlarının maddi durumuna uygun olarak, ortak mülkiyet -Komünizm- talebini dile getirdiler. Tabii ki halkın yiyecek hiç­ bir şeyi yoktu, yoksulluktan telef oluyordu, bu nedenle bu halkı savunan din, zenginlerin servetlerini yoksullarla paylaşması, servetin bir avuç imtiyazlıya değil, aksine herkese ait olması ve insanlar arasında eşitliğin hüküm sürmesi gerektiği çağrısında bulundu. Ancak bu talepler, sosyal demokratların bugün savundukları taleplerle aynı talepler değildi. Sosyal demokratlar, iş gereçlerinin ve genel olarak üretim araçlarının herkesin ortak malı olması gerektiğini, böylece herkesin ortak çalışabileceğini ve el emeğinden geçinebileceğini savunuyorlar. O zamanki proleterler, gördüğümüz gibi kendi emekleriyle değil, aksine yönetimin verdiği sadakalarla yaşıyorlardı. Hıristiyanlar, bu yüzden iş gereçlerinin ortak mülkiyet olması talebinde değil, bilakis gıda maddelerinin/yaşam gereçlerinin ortak mülkiyet olması talebinde bulundular. Yani arazilerin, atölyelerin, genel olarak üretim araçlarının herkese ortaklaşa ait olması gerektiğini talep etmediler, bilakis herkesin konut, elbise, besin maddeleri ve sair mamul kullanım nesnelerini birbiriyle paylaşması gerektiğini talep ettiler. Bu zenginliklerin nereden geldiğini ise, Hıristiyan komünistler dert etmediler. Çalışma, kölelerin meşgalesi olarak kalmaya devam etti.

Hıristiyanlar, sadece servet sahiplerinin Hıristiyan olduklarında servetlerini umumun mülkiyetine devretmelerini ve herkesin kardeşçe ve eşit biçimde bu servetten yaşamasını talep ettiler. Eğer nispeten bir avuç insan, bütün topraklara, ormanlara, otlaklara, hayvan sürülerine ve çiftliklere, üretimde kullanılan bütün atölyelere, aletlere ve malzemelere münhasıran özel mülkiyet sıfatıyla sahipse ve diğerleri -yani halkın büyük çoğunluğu- kendilerini geçindirme amacıyla çalışmak için gerekli olan hiçbir şeye sahip değilse, bu tür bir ilişkiden insanlar arasında eşitliğin çıkabilmesi imkânsızdır, çünkü bu durumda zengin ve yoksul, zenginlik ve yoksulluk var olmak zorundadır. Bu nedenle sosyal demokratlar kendilerini Hıristiyan komünistlerden farklı görüyorlar ve şunu söylüyorlar: “Biz merhamet ve sadaka istemiyoruz, çünkü bu, insanlar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırmaz. Bizim istediğimiz, zenginlerin yoksullarla paylaşması değil, aksine zengin ve yoksulun olmamasıdır.”[1]

Burada Luksembug Hristiyanlık Dininin ilk ortaya çıktığı dönemlerde Toplumcu-İlkel Sosyalist bir öz ihtiva ettiğini ve makalenin sonraki kısımlarında ise ancak zamanla bu özü kaybedip egemenlerin eline geçtiğinden bahsetmektedir. Bunun sebebinin ise Luksemburg’un deyimi ile Hristiyan Komünistlerin hakim sınıfı imha edip, üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirmek yerine; sınıf çelişkilerine göz yumarak yalnızca tüketimde ortaklığı savunmalarıdır.

Şimdi buraya kadar gelmişken sosyal devrim-tarihsel devrim kavramları ile İlkel Sosyalizm kavramlarının manâlarına değinmek istiyorum. Sosyal Devrim sınıfsal savaşımı esas alarak hakim sınıfı devirerek üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirmeyi esas alırken, Tarihsel Devrim ise sınıf savaşımı amacı gütmeden üretim araçlarının mülkiyetinden ziyade metanın paylaşımında sömürülen sınıf lehinde ilerleme sağlayan devrimdir. İlkel Sosyalizm de Tarihsel Devrimin getirmiş olduğu iktisadi yordamdır.

Konuyu fazla dağıtmadan Hristiyanlığın doğuş prensibi ile İslam’ınkini kıyaslayalım. Günümüzde baktığımızda burjuvazinin vaazcısı konumundaki din adamları işçilere sürekli sabretmeyi, ellerindekiler ile şükretmeyi ve egemenlere asla başkaldırmamamızı öğütlemektedir. Aslında İslam’ın kökenini irdelediğimiz zaman Hristiyanlıktan çok da farklı olmadığı sonucuna varabiliriz. Muhammed’in de asıl amacı, tıpkı İsa gibi malları ortaklaşa kılmaktı. Kişinin ihtiyacından fazlasını mümin kardeşine vermesi gerektiğini savunuyordu. Hatta bu mesele için infak terimini kullandı. Bunu en başta Kuran’daki “2:274 -Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.”[2] gibi onlarca ayette ve hadiste görebiliriz. Hatta şu surenin dini günümüzde kendine kalkan edinmiş burjuvazinin suratına çarpılması gerektiğini düşünüyorum: “107.1-7:Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; Yoksulu doyurmaya teşvik etmez; Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır, ve hayra da mâni olurlar.”[3] Bu sure günümüzdeki durumu ne kadar durumu ne kadar güzel özetliyor öyle değil mi?

Yine Luksenburg makalesinde şöyle devam eder: “Başlangıçta, yani inananların sayısı henüz azken, gerçek bir ruhban sınıfı mevcut değildi. Her şehirde inananlar bir araya geliyor ve bağımsız din, bir cemaat oluşturuyordu. Kendi aralarından birini de dini ayinleri yönetmesi ve dinî amelleri yerine getirmesi için rahip olarak seçiyorlardı.”[4] İslam’da da ilk dönemlerde egemenlerin maaşa bağladığı imam tayfası yoktu. Herhangi bir mümin, yoldaşlarının imamlığını yapabilirdi. İslamiyet’in kavmiyetçiliğe karşı duruşuna kapılıp Müslüman olduktan sonra İlk ezanı okuyan -Muhammed Devriminden önce Arap egemenler arasında sinek kadar değer görmemiş siyahi bir köle olan- Bilal Habeşi bu işten para kazanmış mıdır? Sanmıyoruz. İslam’ın özünü anlatırken Doktorun konuşmalarından fayda sağlamamak elbette ahmakça olacaktır. Bu yüzden ondan da bolca alıntı yapacağız.

“Muhterem Vatandaşlarım! Sevgili İşçi Kardeşlerim!

Bugün, Müslüman İstanbul’umuzun, İstanbul’dan önce Müslüman olan Eyüp bölgesinde Vatan Partisi’nin sesini duyurmaya geldik.

Sevgili Vatandaşlarım!..

Vatan Partisi İŞ ve İŞÇİ partisidir… Bunu söylerken, elimde olmayarak, Müslümanlığın büyük bir hizmetini hatırladım. O büyük söz der ki:

“Kıyamete kadar yaşayacakmış gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi ibadet et.”

Vatandaşlar!..

İbadet: HAK önünde konuşmak, halk önünde hakkı teslim etmek manasına gelir… Bugün, Vatan Partisi’nin kendini HAK ve ÇALIŞMAK gibi iki prensip üzerine kurduğunu açıkça ortaya koymak lüzumunu duyuyorum.

İslam’ın büyük prensibi, hepimizin bildiği gibi: “Leyse lil insane illâ mâ seâ.”

(Yani: İnsan için, çalışmaktan, emekten başka her şey yalandır.) der.

İşte, o büyük gerçek: Aradan binlerce yıl geçtikten sonra, bugün, dünyanın en ileri memleketlerinde dahi, tek büyük TOPLUMSAL GERÇEK, insanlığın bulabildiği en büyük gerçek olarak tanınmıştır.

Bugün insanlığın yarattığı değer: EMEK üzerine kurulur. Avrupa’nın en büyük iktisat alimleri, İngiltere’nin klasik iktisatçısı denilen Adam Smith’ler, Ricardo’lar: Binlerce senelik insan biliminin sonuçlarını toplarken, o gerçeği bulabilmişlerdir: “Leyse lil insane illâ mâ seâ!” gerçeğini:

“Değer, insanın emeğinden doğar” şeklinde ifade etmişlerdir…

İşte Vatan Partisi’nin prensibi de, her şeyin temelinin, memleket siyasetinin de üzerinde kurulması icap eden temelin EMEK olması lazım geldiğini ifade eder.

Türkiye’de emeği, insanın çalışmasını kim temsil ediyor?

Şehirlerde işçi kardeşlerimiz, esnaf kardeşlerimiz… Köylerde alınteriyle çalışan küçük, fakir köylülerimiz!

Vatan Partisi Türkiye’de -bütün öteki partilerden farklı olarak- bu çalışkan zümrelerin hakkını arayan, hakkını aramak için kurulmuş tek örgüttür. Şimdiye kadar maalesef, büyük gerçekler daima küçük insanlardan uzak kalmıştır: Uzak bırakılmıştır.

Yine Vatandaşlarım iyi bilir ki, Muhammet: “Ben hâtem ül enbiyâyım” demiş. (Yani: “Ben peygamberlerin sonuncusuyum”) demiştir. O büyük sözün manası üzerinde vatandaşlarımı bir an düşünmeye davet ederim…

Vatandaşlarım!..

O zamana kadar insanlar arasında bütün düzeni kuran kanunlar ve kaideler “gökten iner”di.

Hazreti Muhammet: “Ben sonuncu peygamberim!” demekle, bizlere şu büyük gerçeği anlatmış oluyordu: ARTIK KANUNLARINIZI KENDİNİZ YAPACAKSINIZ! demek istemiştir… Ve onun için insanların büyük toplantı yerleri: Camiler meydana gelmişti. Bütün İnsanların camii: Adı üstünde CAMİ!..

Cami: Hepinizin bildiği gibi, TOPLAYICI demektir, vatandaşlarım. Ve

Müslümanların tatil günü de vaktiyle “CUMA” günü idi, vatandaşlarım.

Bu ne demektir?

Bir an için düşünelim: CUMA, toplanma günü demektir.

Nerede toplanıyoruz?

Toplayıcı olan Cami’de…

Niçin toplanıyoruz, vatandaşlarım?

Hak için değil mi?..

İşte o büyük ve necip [soylu] dava, bugün dünyada insanlığın araya araya henüz bulabildiği, henüz güçlükle çalışabildiği Demokrasi dediğimiz gavurca lakırdının tâ kendisidir.

(Mübarek Ezani Muhammedi dolayısıyla buradaki HAK davamızın konuşulması bir an için durdurulmuştu. Sözümüze –müsaadenizle- yeniden başlıyoruz.)

Sevgili vatandaşlarım!..

Ne zaman mübarek bir camiin; mübarek bir mescidin önünde bulunsam, daima, Hulefâ-i Râşidîn [İlk Dört Halife] zamanındaki vatandaşların siyasi hayatları gözüm önüne geliverir.

Bilirsiniz, o zamanlar, camiler Müslümanların siyasi toplantı yerleri idi. Yani her Cuma, Halife bizzat camiin içerisine gelir, karşısındaki vatandaşlara bütün memleketin Umur ve Hususu hakkında hesap verirdi.

Gene çok iyi bilirsiniz ki, devlet başkanı olan Halife, bizzat halk tarafından biat suretiyle reis olur, yani seçimle iktidara gelirdi. Bizzat Halifeler seçilmiş devlet başkanı idiler. Bu seçilmiş başkanlar, her hafta, bütün Müslümanları önüne toplayarak, camide onlara memleket işleri hakkında hesap verirlerdi.

O ibret verici olayların bugün bize ne kadar büyük dersler vermesi lazım geldiğini düşünerek, bir olayı hatırlatmaktan kendimi alamayacağım:

Ordular, hudutlarda zafer zafer üstüne kazandılar; fakat ele geçen ganimetleri Müslümanlar arasında kardeşçe paylaşılmak üzere gönderdiler idi. O zaman başkente, başşehre gönderilen kumaşlar, gene vatandaşlar arasında herkese aynı büyüklükte parçalar verilmek suretiyle paylaşılırdı, taksim edilirdi…

Vatandaşlar, o parça kumaşlardan kendilerine elbise dikerek, camiye Cumhurbaşkanları olan Halife’yi, Ömer’i dinlemeye gittikleri zaman… Halife söze başlar başlamaz, Müslümanın biri ayağa kalktı:

“Ya Ömer” dedi, “Sen bir hırsızsın, senin söyleyeceğini Müslümanlar dinleyemez” dedi.

Düşünün vatandaşlarım: Demokrasinin o zamanki manzarasını düşünün. Lalettayin, adsız bir vatandaş, lütfen kalkıyor, devlet başkanına, hiçbir açıklama yapmaksızın: “Sen bir hırsızsın!” diyor.

Bunun üzerine Devlet Başkanı Ömer ne yapıyor? Ne yapsa beğenirsiniz? Yani, ondan sonra çeker kılıcını, uçururdu söyleyenin kellesini, değil mi?.. Hayır.

Hazreti Ömer:

“Bu sözün sebebi var mı? Ben neden hırsızım? Bilmiyorum. Açıkla: Eğer hırsızsam gerçekten, sözümü keseyim.” dedi.

Soğukkanlılığa, tahammüle, eleştiri karşısındaki insanca tepkiye bakalım.

Bundan, bugün için, bugünkü devletle vatandaş arasındaki ilişkiler için, büyük neticeler çıkarmaya çalışalım.

O zaman, bu adsız vatandaş; cemaat ortasında kalkıp kendi üstünü gösterdi: “İşte bak” dedi, “Hepimize dağıtılan kumaştan ben de üzerime elbise yaptım. Ancak küçük bir sako, küçük bir ceket çıktı bana… Halbuki sen, Ey Ömer! Boyunca kocaman bir cübbe giymişsin. Bu cübbeyi yapmakla, sen, o kumaştan bütün vatandaşlara düşen paydan iki hisse aldın. Demek, çaldın.. Demek hırsızsın!.. Öyle ise, ben senin hilafetini tanımıyorum, sen sus!” dedi.

Bunun üzerine Hazreti Ömer ne yaptı?

Hiç kızmadan, tehdit etmeden, sükûnetle oğluna:

“Ya Abdullah! Kalk, cevap ver” dedi.

Oğlu kalktı. Dedi ki:

“Vatandaşlar, görüyorsunuz.” dedi, “Benim üzerimde sizinki gibi kısa bir ceket de yok. Ben hissemi babama verdim. Babam da bir cübbe yaptı.”

Bunun üzerine Ömer:

“- Ne dersin?” Diye sordu o vatandaşa.

Ve vatandaş cevabında:

“- Peki.” dedi. “Anladım, hırsız değilmişsin, Ömer. Otur şimdi, söyle, dinleyeceğim.” dedi.

Vatandaşlar!..

İnsanlık tarihinde, bizim yakından tanıdığımız halkçı idare üç dört günde icat edilmiş bir şey değildir. Bizim, en müstebit [despot, zorba] sultanların zulüm yaptığı Şark memleketlerimizde dahi, öyle büyük geleneği olan bir demokrasi 1400 yıl evvel kurulmuştur… Biz hâlâ bugün, o kadar kuvvetli demokrasinin vücudunu hayranlıkla:

“- Acaba var mıymış? Nasılmış? Ah! Ben de öğrenebilsem…” diye arıyoruz.

Hepimizin, şu mübarek tanrı evinde, beş vakitte dualarla andığımız hayat, özlediğimiz şey: O büyük insan demokrasisi değil mi?” [5]

İşte bu konuşmada hem ilk Müslümanların ilkel sosyalist olduğunu; hem de Müteyeddin kesime karşı dini kullanarak nasıl Marksist propaganda yapacağımızı anlamış oluyoruz. Yani egemenlerin silahını kendisine doğrultuyoruz. Zaten tüm tarihsel devrimler çıktığı dönem koşullarında ilericidir. Ancak zamanla dönemin egemenleri dini ele geçirmeyi bilmiştir. Bunun için de getireceğimiz en iyi delil yine Hikmet Kıvılcımlı olacaktır: ” Muhammed insan için en zaruri ihtiyaçlar dışında hiçbir mala mülke -süse- geçime gerek olmadığını anlamış bilge ve alçakgönüllülerdendi ama eşleri, kadınlar, daha o zamandan içine düşürüldükleri erkek malı olma yolunda süs düşkünlüğünü geliştirmekten başkaca bir yol güdemiyorlardı. Zafer ve ganimet paylaşımında peygamber eşleri de bu düşkünlüklerini apaçık belli edince, şu ayetler Kuranın en temel gerçeğini bir kez daha hatırlatmaktan geri durmadı. Kuran başta Peygamberi ve yakınlarını uyardı.

“29-De ki: Fetih günü geldiğinde, inkâr edenlere inanmaları için mühlet de verilmez.

28-Ey Peygamber! Eşlerine söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız gelin size müta (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım

30-Ey Peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azap iki kat yapılır. Bu Allaha göre kolaydır.

33- Ey Ehl-i Beyt Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

Kuran ve peygamberi bu tarihsel devrimin prensiplerini koyuyordu. Bu yüzden ilk Bedir Savaşı başarıldıktan (zaferle sonuçlandırılmasından) hemen sonra, ortaya ganimet paylaşma kavgası çıkmıştı. Allah ve elçisi, Enfal Süresinin ilk ayetiyle duruma el koymak zorunda kaldı: Ganimet Allah’ın ve elçisinindir. Bu söylendiği ve yazıldığı kadar basit öylesine söylenmiş bir kural değildir. Tersine en keskin savaş komünizmi prensibidir. Allah korkusu peygamber saygısı ile korunur: Eğer inanmışsanız, Allaha ve elçisine itaat ediniz. Kuran ve peygamberi İslamiyet’in ilk savaşçıl devrim yıllarında böyle keskin sosyalizm yanlısıydı. Çünkü kişi mülkiyeti hırsının medeniyetleri batırdığını görüyordu, seziyordu. Ve Peygamber, ilkel komünizmin saf tertemiz kolektivizmini, insan -doğa sevgisini- saygısını (ülküsünü) yaşıyordu. Başka türlüsünü yapamazdı. Ancak kişi mülkiyetini (medeniyeti) de tatmış, tarihsel gidişin medeniyete doğru geliştiğini de görüyordu. Bu durum, Allah’ı ve peygamberini bir sentez yapmaya götürdü. Bu elbette bugünkü bilincimize benzer bir bilinçle olmuyordu. Pratik dayatmalar sonucunda, yaşanan barbar-medeniyet çelişkilerinin doğal bir senteziyle oluyordu. İşte bu haleti ruhiye içinde, İslam tarihsel devrimi ilerledikçe, komüncül yapı ve gelenekleri, medeniyete, kişi mülkiyetine çözülüşünü geliştirmek zorunda kaldı: İslami tarihsel devrimi Medine fukaralarına köylü esnafına ve yoksul tefeci-bezirganlarına; aynı zamanda komün gelenekli Hz. Ali yiğitlerine dayanıyordu. Zafer bunlardan yana geliştikçe Mekke zenginleriyle Ebu Sufyan sülalesiyle bile uzlaşılmak; bir tek İslam medeniyetinde kaynaşmak mecburiyeti gelip dayattı. O zaman Enfal Süresinin ilk ayelindeki, keskin İslam sosyalizmi, uzlaşmaya doğru esnetildi. Allah ve peygamberi, bu gidişe 41. ayette şöyle uyum yapmayı geliştirdi:

“41- Eğer sizler Allaha ve (hak ile batılın) ayrılma gününde o iki topluluğun karşılaştığı (Bedir) gününde kulumuz Muhammed’e indirdiğinize (ayetlere) inanmışsanız, bilin ki aldığınız ganimetlerin beşte biri Allaha elçisine ve Elçisiyle akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah’ın gücü her şeye yetişir.”

Bedir Savaşı sırasında, İslam medeniyetine geçişi yapacak tarihsel devrimci çekirdeğin, savaş komünizmiyle gücünü pekiştirmesi -özleştirmesi-mayasını sağlamlaştırması gerekiyordu. Buna uyum, Ganimet Allah’ın ve elçisinindir ayetiyle gerçekleştirilmişti ve İslam ordusu arasındaki mal mülk çekişmesi bu şekilde kesin kolektivizm ile çözümlenmişti. Şimdi, İslam medeniyetinin içine zengin tefeci, bezirgân sülaleleri de katıldıkça, onların da gönüllerini hoşnut ederek İslamiyet’i geniş kitlelere yaymak gereği veya kaçınılmazlığı ortaya çıkmıştı. Bu realiteye de 41.ayetle uyum yapıldı. İslam sosyalizmi (kamu malı ve kolektivizm) bu ayetle beşte bire indirilmişti. [6]

Şuana kadar Marksist açıdan İslam’ın köklerini ele aldık. Burada İslam’ın özü itibari ile aslında ilkel sosyalist olduğunu ancak zamanla egemenlerin eline geçtiğini aktardık. Zaten her tarihsel devrimin kaderi ilk dönemlerindeki ilerici rolünü oynayıp sonrasında yozlaşmaktır. Tarihte aksini gösteren başka bir örnek daha yoktur. Ayrıca burada İslam’ı, müteyeddin halkı yanımıza çekmek için nasıl kullanabileceğimizi öğrenmiş olduk. Bundan sonrasında ise İslam öncesinden başlayarak İslam sonrası Türk tarihindeki Tarihsel Devrimleri de inceleyerek egemenlerin ikinci iddiası olan Komünizmin Türk kültürüne ve tarihine aykırı olduğu safsatasını delilleri ile yıkacağız. Konuya girmeden önce yapacağımız alıntıdaki bazı kavramları açıklama zarureti görüyorum.

Bunlardan ilki barbarlık, ikincisi ise medeniyet olacaktır. Burada medeniyet sınıflı toplum anlamına gelirken barbar ise bir hakaret olmayıp sınıfsız -İlkel Sosyalist-  toplum anlamına gelmektedir ve medeniyetin çürümüşlüğüne karşı ilk atılımlarında ilerici rol üstlenmişken sonradan o toplum da medeniyete geçip çürümüştür. Engels sınıfsal gelişim aşamalarını üç ana başlık altında ele almaktadır: “1-Yabanıllık, 2-Barbarlık, 3-Medeniyet”[7]

Bu konuyu açığa kavuşturduğumuza göre şimdi Tengrici Türklerin döneminden başlayarak tarihimizi ele almaya başlayalım. Bu konuda Çin’in kokuşmuş medeniyetine darbe üstüne darbe vuran devrimci atamız Metehan’dan sonra ilk olarak ele alacağımız kişi şüphesiz ki Attila olacaktır. Attila’nın tarihteki ilerici rolü medeni Roma düzenine ölümcül darbeler vurmasından ileri gelmektedir. Hatta o kadar yenilmez olduğuna inanılmış ki kendisine “Tanrının Kırbacı” derlermiş. Romalıların böyle bir tabire başvurmalarının sebebi; tanrının, günahlarından dolayı Romanın başına Attila’yı bela ettiğini düşünmeleridir. Aslında işin metafizik yönünü bir kenara bırakırsak haklılardır. Zira kendileri  -Roma egemenleri- İsa’nın İlkel Sosyalist öğretisine oportünistçe ihanet edip, onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.

Attila’nın içinden geldiği dünya ile Roma yaşamı çok farklıydı. Aradaki fark, medeniyetle barbarlık arasındaki fark kadardı. Bu farkı göstermek için o dönemdeki bir savaşta Hunlara esir düşen Grek asıllı bir Roma yurttaşına başvuracağız: “Priscus anlatıyor: Saray dairevi bir çit duvar içinde birçok evlerden ibaret. “Çit kapalı idi. Önünde hiçbir hizmetçi görünmüyordu.” Dünyayı sarsan adamın bir nöbetçisi bile yok! Neden sonra başı tıraşlı bir adam görünüyor.

Rumca: “Kahire, sizi selâmlar!” diyor.

Priscus şaşırmıştır. Rumlar hep taranmamış saçlı, partal elbiseli olurmuş. Bu adam giyinik, nasıl Rum olur?

Soruyor): “Hunlar arasında Barbar hayatı çekmeye hangi ülkeden geldin?”

Adam cevap veriyor:

“Bu soruyu neden açtınız?”

“Çünkü, çok iyi Rumca konuşuyorsunuz da…”

O zaman tıraşlı, giyinik adam gülerek başlıyor anlatmaya: “İyi bildin. Ben Grek’im. Mesie’nin Viminacium’undanım. Bir ticaret evinin kurucusuyum. Zengince bir kızla evlendim. Mutlu yaşıyordum: Savaş mutluluğumu uçurdu.” (Esir olmuş. Zengin esirler prenslere ve şeflere düşüyormuş. Adam, düştüğü efendisiyle savaşa girmiş. Romalılara karşı yiğitçe savaşmış.) “Yeterce ganimet edinince Barbar efendime götürdüm. İskitlerin kanunu gereğince, hürriyetimi istedim. O zamandan beri hür oldum. Barbar bir kadınla evlendim. Çocuklarım oldu. Onegese’in (Atilla’nın Rum başvekilinin) sofra yoldaşıyım. Ve neresinden bakılırsa bakılsın, şimdiki hayat şartlarım, geçmişteki şartlarıma tercih edilir.”

(Biraz derlenip toplanır) “Oh! Evet, savaş işi bir yol bitti miydi, Hunlarda kaygısız bir hayat sürülür. Herkesin bahtına ne düşerse, insan onu rahat rahat kullanır: kimse kendisini dövmez. Hiçbir şey insanın huzurunu kaçırmaz. Savaş bizi besliyor. Roma Hükümeti, yönetiminde yaşayanları iflas ettiriyor. Roma, tebaasının [uyruğunun], kurtuluş umudunu başkalarının himmetine-çabasına bırakmalı. Çünkü, zalimce bir kanun, tebaanın kendisini savunmak üzere silah taşımasını yasak ediyor. Kanunun kendilerine silah taşıttıkları ise, ne kadar yiğit olursalar olsunlar, kötü savaşıyorlar. Kimine bilgisizlik, kimine şeflerinin tabansızlığı engel oluyor. Bununla birlikte, Romalılarda barış zamanı başa gelen felaketlere bakılırsa, onların yanında savaşın kötülükleri hiç kalır. Çünkü barış zamanı Romalıların hepsinde bir lükstür, bir dayanılmaz haraç belâsıdır başlar, buram buram açılır. Başka türlüsü de olamazdı ya! Roma’da kanun herkes için bir değil. Bir zengin yahut iktidar sahibi kanunu çiğnerse, yapmış olduğu haksızlıktan ötürü en ufak bir ceza görmeksizin o haksızlıktan yararlanır. Ama bir fukara, kanun formalitelerini bilmeyen bir insan öyle bir şey yapmaya görsün; Oh! Ceza hemen ensesine biner. Meğerki davası bitinceye kadar anası ağlamaktan, yahut sonu gelmez bir dava ile iflasa uğramaktan düşüp ölsün de, kurtulsun. İnsanın haklı olduğu bir davada, kanunların emrettiği şeyi ayrıca para ödeyerek elde edebilmesi, bence dayanılır belâ değildir. Roma’da hangi tecavüze uğrarsanız uğrayın, ne mahkeme kapısına yaklaşabilirsiniz, ne de hâkime ve avenesine yağlı kazanç sağlayacak bir parayı peşin peşin teslim etmedikçe herhangi bir hüküm bekleyebilirsiniz.”

Esir düştüğü Barbarlardan, hür kalınca, ayrılamayan medenî Rum’un, çöken bir medeniyet üzerine düşündükleri bunlardır. Ona karşı Grek Tarihçisinin medeniyeti savunması da şöyle oluyor:

“Kanunu koruyanlar (…) kamu emniyetini korumuş olurlar.”

“Silah kullanmakta idmanlılar” var. “Kanun koyucularımız başka bir sınıf daha: toprağı eken kolonlar sınıfı ihdas ettiler [kurdular, oluşturdular]. Askerlik sayesinde yaşayan bu sınıfın kendisini koruyanları beslemesinden daha haklı ne olabilir?” “Hâkimlerle avukatların davacı tarafından ve askerin köylü tarafından maaşını çıkartmasında ne haksızlık vardır? Süvari atına, çoban sığırlarına, avcı köpeklerine ne kadar iyi bakarsa o kadar kârlı çıkar. Kötü davacılar var da, açtıkları dava yüzünden iflas ediyorlarsa, beter olsunlar… İşlerin uzamasına gelince, eh, hükmünü bekleten bir hâkim, ceffelkalem [düşünüp taşınmadan, bir çırpıda] hüküm veren kötü hâkimden bin kere iyidir. Kanunlar açık açıktır. Herkes onları bilir veya bilebilir, imparatorun kendisi bile kanunlara itaat eder. Büyüklerin cezasız kalmaları ithamınız, gerçi kimi doğrudur, ama bütün milletlerde bu böyledir. Hem fukara da bazen delil yetersizliğinden dolayı cezadan yakasını kurtarmıyor mu?” Derken, Onégese görünür. Kendisini hediyelerle satın almaya gelecek olan Maximin’in çadırına kendisi gider. Ve orada şöyle bağırır: “Pek çok yanılıyorsunuz. Atilla’nın yanında kölelik, imparator Roma’sında saadet ve servetten daha tatlı gelir bana.”[8] 

Gördüğünüz üzere Barbar Türklerin sunmuş olduğu Komünal yaşam, bireyciliğin ve medeniyetin beşiğinde nispeten zengince yaşayan bir Roma vatandaşı tarafından elinin tersi ile itilmiştir. Attila’nın yüceliği üzerinde daha fazla durmaya gerek görmüyorum.

Yine başka bir medeniyet olan ve diğer bir deyişle Doğunun Roma’sı olan Çin’in yayılmacılığına karşı sayısız mücadeleler vererek hür olmuş olan Kutluk Devletindeki işleyişte Attila’dan pek farklı değildir. Bunu Orhun yazıtlarından teyit etmek mümkündür. “Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım.” Burada Kağan açıkça devletin görevinin fakirliği bitirmek, açı doyurmak, çıplağı giydirmek olduğunu belirtiyor. Tanrısı adına mülkü milletine pay ediyor. Yine ilk Türk-İslam eserlerinden olan Kutadgu Bilig’de de devletin millete karşı görevleri benzer ifadelerle geçer. Son olarak ise Osmanlı’nın ilkel sosyalist köklerini irdeledikten sonra yazımızı sonlandıralım.

Osmanlı’nın bu kadar büyük bir imparatorluğa evrilmesinin ardında şüphesiz ki temellerindeki Komünallik yatmaktadır. Bu düzenin iktisadi boyutu ise Dirlik Düzenidir. Peki, nedir bu düzen? Bu açıklamayı Hikmet Kıvılcımlı’ya bırakalım: “Üç dört sözcükle özetlemeye çalışalım.

Dirlik Düzeninin RUHU gerçekten demokratik Sosyal Adalettir. Fatih’in son çağına kadar, Osmanlı’nın padişahı, halkın emrinde sorumluluk taşıdı.

“Gedik Ahmet Paşa vezirliğinde, işi düşenlerden bir ayağı çarıklı Türk: Devletlû Hünkâr kangunuzdur [hanginizdir]? Şikâyetim var!- deyü suâl’i galiyzâne [kaba soru] ile Divan-ı Hümâyuna girivermekte.”[383] idi.

Cumhuriyet kurucusu bir tarihçimize bile “kaba sövme” gibi gelen soru, ilk Osmanlı’nın adalet anlayışını gösterir. Dirlik Düzeninin Maddesi: toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik Düzeni, toprak düzeninde sınıfları lâfta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü mirî toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:

1- ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün Müslümanlardan her biri kadar sahiptir. Ama işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir. İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır.”[9]

Yani topraklar milletin ortak mülkiyetindeydi. Kıvılcımlı Osmanlı’nın tarihsel gelişimini şu sözlerle açıklamaya devam eder: “Osmanlı’nın, iliklerine dek Müslüman olmuştu. Müslümanlığın ilk günlerine has temiz insan demokrasisini ve Toprak-Mülkiyet-Sosyal Adalet prensiplerini kendine bayrak etmişti. Gelip yayladıkları yer: Serhatti [sınır boyuydu]; orijinal İslâm Medeniyeti’nin Rönesans’ını yapıp artık çöken Selçuklularla, orijinal Roma Medeniyeti’nin Rönesans’ını yapıp artık çökmek üzere olan Bizanslılar tam o noktada, ne ileri, ne geri gidemeyip yırtınıyorlardı. Önlerinde: İslâm-Hıristiyan iki Antika Medeniyetin altını üstüne getirtmiş Toprak Meselesi ile ona bağlı Sosyal Adalet düğümü bulunuyordu. Onlar, Müslüman oldular olalı yeryüzüne “Şer’i şerifi yaymaktan başka hiçbir ülkü tanımayan oğuz İLB’leri (İslâm Şövalyeleri: Gaziler) ile, savaşta barışta yanlarından ayrılmayan Horasan Erleri (İslâm Havarileri) idiler. Karşı karşıya gelip birbirlerini ve kendi kendilerini yiyen (İslâm-Hıristiyan) derebeyleri tutulur şey değillerdi: yalnız nefislerini, sefahatlerini düşünen, dünya varına göz dikmiş, tanrının kullarına adadığı kutsal toprakları gasp ederek, çalışan halkı köleleştirmiş zalimlerdi. Osmanlı’nın, kılıca sarılıp yıktığı her Tekfur’un (Bizans Derebeyinin) yerine geçmeyi, toprak beyi olmayı, Tekfurlaşmak, gâvurlaşmaktan daha iğrenç bir alçaklık ve şerefsizlik sayıyordu. Yanı başlarında eksik olmayan İslâm Havarileri: “anveten” (zorla) ele geçmiş topraklar üstüne, ilk İslâm ışığı “Hülefây’i Râşidiyn” Çağında kurulmuş “MİRÎ TOPRAK” düzeni prensiplerini yayma aşkıyla dopdoluydular. (İslavlarda “keşf” edilen “MİR” adlı kamusal toprak da bu olabilir).

Mirî toprak: “Rakabesi” (yani: mülkiyeti) kişi olarak hiç kimsenin değildi. Tıpkı ilk kentin mübarek [kutsal] toprakları gibi tanrıya adanmış, “Beytül’mâli müslimiyn”in (Müslümanlar malevinin), bütün Müslümanların ortak malı idi. Üzerinde her Müslüman şehidinin kanı, Kur’an’da savunulan her dul ve yetimin gözyaşı ve her Müslümanın toplumsal mülkiyet hakkı bulunan toprakta adam kayırmak, ahbapları çift çubuk sahibi etmek, dalkavuk beslemek “NEÛZÜBİLLAH!” [Allah korusun] küfrün en büyüğü olurdu. Namık Kemal’in şarkılaştırdığı “400 arslan” (yiğit İlb)’le işe başlanmış idi. Onlarınsa “bir lokma, bir hırka” geçimleri dışında dünya malına baktıkları yoktu. Onun için, hemen bütün ele geçen topraklar MİRÎ TOPRAK oldu.”[10]

Böyle muazzam insanların bu kadar büyümesine şaşırmamak gerekir. Ancak tüm barbar toplumlar gibi atalarımızda istila ettikleri medeniyeti zamanla özümseyerek kurdukları düzeni çürüttüler. Bu ise şu şekilde olmuştur:

“İlk ülkücü, sapına kadar Müslüman gaziler aşındıkça, Dirlik Düzeni de yıprandı. Yıldırım Bayezit, Dirlik Düzeninin derebeyleşmesi yüzünden Timur’a yenildi. Fatih Mehmet, Dirlik Düzeninde Rönesans yapabildiği için İstanbul’u fethedip, imparatorluğu cihangir etti. Kanuni Süleyman zamanı, Dirlik Düzeni yeniden derebeyleşti. Mirî toprak geliri devleti yaşatamaz oldu. Bu itilme, devleti Tefeci-Bezirgân Sermayenin kucağına düşürdü. Engizisyondan Osmanlı’nın adaletine sığınmış Yahudi Nâsi’ler, Madam Roksalâna’lar, Frenk beyleri: Saray içine dişi entrikaları sokup, “Dolap” adlı bankalar kurarak, devleti borca soktular. Büyük toprak beylikleri kopardılar. Kesim Düzeninin RUHU Sosyal adaletin aldığı biçimden bellidir. Padişah artık kafes arkasından bile milletle karşılaşamadı. Fatih zamanı “bir ayağı çarıklı Türk’ün” “Padişahı içerlettiği Ahmet Paşa’nın gözüne çarpınca, bundan böyle padişahımızın verâyi kafesten (kafes arkasından) dinlemesi” icat edilmişti. Kanuni, Dirlik Düzenini Kesim Düzenine çevirince, güya padişahın ihtiyarlığı yüzünden, gerçekte halkın yüzüne çıkamadığı için, gene bir paşa: “Rüstem Paşa ilkasile [telkiniyle, aşılamasıyla] divana çıkmak âdetini terk” etti.”[11]

Yani Türkler kolektif milli ruhlarını kaybettikleri an devletleri çürümeye başladı. Diğer eski medeniyetler ile aynı kaderi paylaştı. Barbar atalarımızın yüksek kişiliği ve yüksek Türk Kültürü onları büyük kıldı. Bu kişilik ise şu sözlerle tarif edilebilir:

“Barbarlıkta, ilkel de olsa, sosyalist bir toplumun doğru, yiğit yetiştirdiği her kişi, kendiliğinden kahramandır. Medeniyette mumla yiğit aranır, en ucube kişilerden zorla kahraman çıkartılmaya çabalanır. Orhan Gâzi’nin bütün yoldaşları, kendisi kadar Gâzi idiler. Makedonyalı İskender, Avrupa’dan Asya’ya geçmeden, bütün varını eşit arkadaşlarına dağıttı. Osmanoğullarından Fatih Mehmet, Asya’dan Avrupa’ya geçişte İskender’e karşılık davrandığını belirtirken, varını yoğunu çevresinde ülküleştirdiği İlblere üleştirdi. Her iki “Cihangir” de, bu davranışlarıyla, hiçbir eski medenînin (Ne Acem Kisrâsının, ne Bizans Kayserinin) yapamadığı şeyi yapmışlar: Barbarlığı, mal da ortak, can da ortak diye bilen Tarih öncesi Sosyalizminin geleneğini diriltmişlerdir. Medeniyette “Mal canın yongası” olup, can da alınır satılır nesne durumuna girince, ne doğruluk kaldı, ne yiğitlik. Kendilerini Allah sanan ödleklerle, insanlıktan çıkardıkları kul köleler “KİŞİ” haysiyetini sıfıra indirdiler.”[12]

İşte biz böyle bir milletin torunlarıyız. Bu yüzden hem dinin hem de Türk kültürünün özünde İlkel Sosyalist olduğu anlaşılabilir. Biz kadına da doğaya da insanlık gereği değer veririz: “Türk kadını yüzünü saklamazdı ve hareme kapatılmazdı. Siyasal ve toplumsal yaşama tam bir özgürlükle katılırdı. Uyulması gereken yasa erkeklerin göbekleriyle dizleri arasını örtmekti. Avrupalılar Türk kadınlarının, ok attıklarını ve öküz arabalarını sürdüklerini görünce en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır.”[13] Alıntıdaki Müslümandan kasıt dört halife sonrası monarşik feodal Emevi İslam’ında yaşayanlardır.

Görüldüğü üzere hem din hem de yüksek Türk Kültürü özünde ilkel sosyalisttir. Sosyalizm ideolojisi bu yüzden Türklerin milli yaşam tarzıdır. Burjuvazinin bu iki silahını bu yazımızla kendilerine doğrulttuğumuza göre; anarşistler ve burjuva aydınları gibi ateizmi öncelikli mesele olarak ele alıp doğrudan din karşıtı propaganda yapmanın skolastik bir fikriyat olduğunu –Marks’ın “Feuerbach Üzerine Tezler” kitabından bakabilirsiniz.- anlamışsınızdır. Türk ulusu gibi nispeten müteyeddin ve çokça kültürüne bağlı bir ulusun işçi ve köylü kitlelerine Marksist propaganda yaparken tarihsel devrimci söylemlerin öneminin büyüklüğü su götürmez bir gerçektir.

KAYNAKÇA

1-Rosa Luxemburg, Din ve Sosyalizm Makalesi(Sol İlahiyat: Dini Soldan Okumak kitabından alınmıştır.)

2-Kuran, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

3-Kuran, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

4-Rosa Luxemburg, Din ve Sosyalizm Makalesi(Sol İlahiyat: Dini Soldan Okumak kitabından alınmıştır.)

5-Hikmet Kıvılcımlı, Eyüp Konuşması, Derleniş Yayınları

6-Hikmet Kıvılcımlı, Allah Peygamber Kitap, Derleniş Yayınları

7-Frederich Engels, Devletin Ailenin ve Mülkiyetin Kökeni, Sol Yayınları

8-Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları

9-Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları

10-Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları

11-Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları

12-Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Derleniş Yayınları

13-Jean Poul Roux, Türklerin Tarihi, Milliyet Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir