25/08/19

Milli Kurtuluş – Manifesto

milli kurtuluş manifestosu

“Milli Kurtuluşçu bir tutum yansıtması açısından bizler sapına kadar Atatürkçüyüz. Onun Milli Kurtuluşçuluk Bayrağını, hayatımız da dahil, her şeyimizi ortaya koyarak biz dalgalandırıyoruz.”(1)

İşte biz Milli Kurtuluşçular, Mahir Çayan’ın da ifade ettiği bu düşünce ile yola çıkıyoruz. Milli Kurtuluşçuluk bayrağı bugün Sosyalistlerin/Kemalistlerin ellerinde dalgalanmaktadır. Bugün, vatanımızın baş-çelişkisi emperyalizmdir. Bu baş-çelişki çözülmeden ne kurtuluşa varılabilir, ne de proleter devrime… Kurtuluşu anlamak, gerekliliğini kavramak için geçmiş ve bugünü iyi tahlil etmek gerekir.

Mustafa Kemal Paşa, yola çıktığında ülküsü; tam bağımsız Türkiye’ydi. Bunu başardı da. Yönetimde olduğu süre boyunca Türkiye’yi hiçbir devletin himayesi altına sokmadan, bağımsızlık meşalesini bir adım bile aşağıya çekmeden, ateşi her geçen gün körükleyerek taşıdı. 1938 sonrasına gelindiğinde ise “Milli Şef” İsmet Paşa’nın Batıyla ittifak kurmaya yönelik hamleleri ve SSCB’den uzaklaşmaya başlaması, yani Atatürk’ün dış politikasının tam tersi yönünde ilerlemesi, Kemalizm’in önemli ilkelerinden taviz verilmesine sebep oldu. Kısaca 1938 sonrasında Kemalizm’den bir kopuş yaşanırken, Bayarizm ya da İş Bankası grubu CHP içinde güçlenerek, bir hizip yaratabildi. Bu hizip sonrasında bir doğum gerçekleştirdi: Demokrat Parti.

Demokrat Parti’nin doğuşuyla birlikte Türkiye, Kemalizm’den tamamen kopmuş, her anlamda ters hareket etmeye başlamıştı. Batı ile ilişkiler zirve yaparken, SSCB ve Üçüncü Dünya ülkeleriyle olan ilişkiler kopma noktasına gelmişti. Bu süre içinde neler olmadı ki? Türkiye, bir terör organizasyonu olan NATO’ya girmek için Mehmetçiğini, halkın ezildiği Kore’de Amerikancıların lehine savaşmak için en yüksek karar mercii kabul edilen TBMM’ye bile danışmadan gönderdi. Tüm bunlar yaşanırken, Bayarizm’in Kemalizm ile hesaplaşmasına daha fazla izin vermeyen, TSK’nın devrimci geleneğe bağlı yurtsever subayları 27 Mayıs 1960’da yönetime el koydu.

27 Mayıs beraberinde çok şey getirirken, hainleri de götürdü. 27 Mayısçılar, 1961 Anayasası ile birlikte Türkiye’de, hatta bölgede olabilecek en demokratik anayasal ortamı yarattılar (12 Mart cuntasıyla başbakan olan Nihat Erim daha sonrasında şöyle diyecekti, “Bu anayasa, Türkiye için lükstür”). Bu anayasanın yarattığı özgürlük ortamında sol yayınların serbest kalmasıyla birlikte ülke sosyalizm ile hızlı bir şekilde tanışmaya başladı. Yeni dergiler, yeni yayınevleri, çevrilen sol kitaplar derken 68 gençliği kendini böyle bir ortamda yetiştirebildi.

En doğru tahliller de o dönemde yapılabildi. Türkiye’nin nasıl yarı-sömürge haline geldiği ve neden öncelikle “Milli Kurtuluş” devrimine ihtiyaç duyulduğu gibi önemli konular tartışılarak cevaplar ortaya kondu. Ancak solun bu derece güçlenmesine ve 9 Martçıların bağımsızlıkçı ihtilal planlarına “Amerika’nın çocukları”, Türkiye’de sol hareketi bastırmanın yolunu darbede görerek 12 Mart faşizmi ile karşılık verdi.

Sol hareket köklerinden beslenmesini bilerek tekrardan harekete geçmenin yollarını ararken bu kez de onu bastırmak için kontrgerilla yaratıldı. Kontrgerilla ile solu tahrip eden, fakat sol hareketin bu şekilde de yok edilemeyeceğini anlayan Amerikancılar, 12 Eylül ile tekrar faşist bir darbe vurdu. 12 Eylül, 12 Mart’ta sola vurulan darbeleri daha da yoğunlaştırarak bir kanser yarattı ve bunu sola enjekte etmeyi başardı. Böylelikle 12 Eylül’ün ardından sol hareket tamamen parçalandı, ayakları yerden kesildi.

“Vatansever olduğumuz için sosyalist, sosyalist olduğumuz için vatanseveriz”(2) diyen solun yerine, enternasyonalizmden vatansızlık anlayışı çıkaran bir sol meydana geldi. Emperyalizmi başçelişkisi görmek yerine onunla ittifak kurmayı yeğleyen bir sol meydana geldi. Birbirlerini yok etmek için Amerikancılar ile ortaklaşa çalışan sol fraksiyonlar, Rojava’da Amerikan bayraklarıyla “devrim” yapan solcular derken Türkiye’de sol, köklerinden koptu, ilkesizliğe teslim oldu ve vatansızlık ile anılmaya başladı.

Solun teorisinden, kültür anlayışına kadar sızan Amerika, bu başarısıyla solu “sol” yapan tüm değerlere, solcuları düşman etmeyi başardı. Vatanseverlik, bayrağı yukarıda taşımak, bağımsızlık sloganları, Atatürk, sol için artık birer düşman haline geldi. Biz bu sol anlayışını reddediyoruz! Biz bu sol anlayışına başkaldırıyoruz!

Biz; vatansızlara rağmen vatansever, bayrak düşmanlarına inat bayrakçı, emperyalizm işbirlikçilerine karşı bağımsızlıkçı, Atatürk karşıtlarının karşısında sonuna kadar Atatürkçü olarak yer almayı kendimize görev biliyoruz. Solun ayaklarının tekrardan yere basması için tüm bu sözde solculara, Amerikancılara karşı savaşmaya hazırız.

Cumhuriyetin ilk yıllarında neredeyse beş yılda bir gerçekleşen tevkifler, 38 sonrası faşizmi ve Adnan Menderes diktasıyla birlikte “gerici güçler koalisyonu” Türkiye’nin yönetimine el koydu; solu sindirdiler, devrimimizi devrim yapan bütün ilkeleri silmeye çalıştılar; ardından 12 Mart, daha sonrasında 12 Eylül ile sol üzerinde aralıksız devam eden baskı ortamı, her nesli adeta Amerika’yı baştan keşfetmeye zorladı. 12 Eylül sonrası ülkemize tamamen hakim olan uluslararası faşizm ve Özal dönemiyle birlikte musallat olan serbest piyasacı eğilim, peşi sıra Sovyetler Birliği’nin dağılışıyla birlikte, gerçeklikten ve kökünden bütünüyle kopmuş, tarihini unutmuş ve hatta okumayan, bilmeyen bir sol yarattı; en önemlisiyse “sol”a yurtsever kökenini unutturmayı başardılar. Böylece bu ülkeye vatan, millet, Sakarya; din, Allah, kitap söyleminden öte bir bağlılığı bulunmayan, Türkiye’mizi Amerikan uydusu haline getiren sağ/Neo-Liberal politikaya karşı ciddi bir muhalefet ve direniş cephesi ne yazık ki oluşturulamadı. En nihayetinde bizzat ABD üretimi AKP ve FETÖ,  birtakım başka cemaatler ile birlikte Türkiye’nin son direniş noktalarını kırarak yönetime sahip oldular.

“Ülkemiz yarı-sömürge bir ülkedir” tezinde kararlıyız. Ülkemizde gizli bir işgal vardır. Amerikancıların oligarşik hükümetleriyle suni dengenin kurulmasıyla bu işgaller gizlenmektedir. Amerika bu yeni sömürgecilik hareketleriyle ülkedeki işgalleri gizleyerek, halk hareketlerinin doğmasını engelleyip, baş-çelişki olan emperyalizmin göz ardı edilmesini amaçlamaktadır. Türkiye’de ortaya çıkan “derhal sosyalizm” anlayışları, bu amaçlarını başardıklarını göstermektedir. Bu anlayışlar ile Türkiye ne bağımsızlığına kavuşabilir, ne de sosyalizme varabilir. Türkiye, bağımsızlık sorununu, feodalizmin varlığını, yani yarım kalmış demokratik devrim sorununu, proletarya öncülüğünde gerçekleştirilecek olan Milli Demokratik Devrim ile çözebilir.

Nedir Milli Demokratik Devrim?

Milli Demokratik Devrim (MDD), ezilen ulusların kurtuluş yoludur. Milli Kurtuluşçu geleneğe sahip vatanımızın, izlemesi gereken devrim stratejisidir. Hatta Kıvılcımlı’nın deyişiyle; Milli Demokratik Devrim, 50 sene önce Türkiye’de bilimsel sosyalizmin ilk adımı attığı gün kurulmuş bir prensiptir.”(3)

Türkiye’de Kemalist devrimin yarıda kesilmesiyle birlikte toprak reformu yapılmamış, Bayarizm ile feodal ağalar ülke iktidarını ele geçirmiştir. Bu noktadan sonra da bir daha toprak reformu dillendirilmemiş, gözardı edilmiş, feodalizm varlığını korumaya devam etmiştir. Bugün Doğuda bulunan aşiretlerin, onlarca köye sahip şeyhlerin varlığı buna yeterli bir delildir. Yarıda bırakılan demokratik devrim olan Kemalist Devrimin tamamlanması için, bu görevleri yerine getirmek için Milli Demokratik Devrim’e ihtiyaç vardır.

MDD, sadece feodalizm sorununu çözmenin değil, bağımsızlık sorununu çözmenin de en pratik yoludur. Başçelişkiyi emperyalizm olarak alan MDD, ülkedeki anti-emperyalist, millici güçleri birleştirerek halk cephesini oluşturur.

Bu halk cephesinin öncüsü kimdir?

Cephenin öncüsü tartışılmaz proletaryadır. Proletarya, devrimleri kararlılıkla sürdürebilecek güce sahip, ülkenin bağımsızlığı için elini taşın altına koyacak ilk sınıftır. Bu sınıftan bağımsız bir devrim stratejisi düşünmek hayalciliktir. Halkımız sanayileşme ve kentleşmenin hızlı gelişimiyle birlikte işçileşmiştir. Böylelikle Türkiye’de işçi sınıfı zamanla ağırlığını koyabilecek hale gelmiş, devrim stratejilerinde ana-güç olarak yer almayı başarmıştır. Biz proleter devrimciliğimizden ödün vermeyerek, MDD’yi gerçekleştirmek için bu yola çıktık.

Bu yolda işçi sınıfı dışında kimler olacak?

Bugün işçileşme ile birlikte köylülük oranı düşmüş olsa da, köylülerden bağımsız bir devrim düşünmüyoruz. Bugün yarı-proleter bir konuma evrilmiş olan köylüler devrimde sayısı ne olursa olsun yer alacaktır. Küçük-burjuvazi bugün köylülerden daha güçlü bir haldedir. Küçük-burjuvazinin içerisinde yer alan Kemalist sivil-aydın zümre ile birlikte Milli Kurtuluşçu geleneğe sahip Türk Silahlı Kuvvetleri devrim stratejisinde işçi sınıfı dışında, en kritik konumda yer almaktadır.

Bu anti-emperyalist, millici halk cephesini kurduğumuz takdirde emperyalistler ister gizli, ister açık işgal yapmış olsun, karşımızda durabilecek güce sahip olamayacaktır. Bizler 1919 pratiğinden beslenen “Milli Kurtuluşçular” olarak, halkımıza, vatanımızın millici güçlerine güveniyoruz. Bağımsızlık ve -artık ekonomik ilişkiler bakımından yok olmaya yaklaşsa bile düşünce ve kültür olarak varlığını sürdüren- feodalizm sorununu, demokratik devrimin gerektirdiği tüm görevleri işte bu cephe ile başaracağız.

MDD, yarıda kalmış Demokratik Devrimi tamamlarken, sosyalizme gidecek kapıyı da aralayacaktır. Bağımsızlık sorunu gibi temel bir sorunun çözülmesiyle birlikte tarlayı yabani bitkilerden arındırmış olacağız. Mihri Belli, oportünistlerin stratejisini şöyle tanımlıyor: “‘Hem milli bağımsızlık mücadelesini, hem sosyalizm mücadelesini birlikte yapacağız.’ diyen kimse de, ‘aynı zamanda tarlayı hem yabani bitkilerden arındıracağım, hem de bir yandan tarlayı süreceğim, fideleri ekeceğim’ diyen adama benzer. Çalışmada sıra, aşama hesaba katılmadan böyle çalışıldığı takdirde, öyle bir karışıklık meydana gelir ki; gayretli bağcımız bunun içinden çıkamaz.” (4)

Biz Milli Kurtuluş mücadelesini doğrudan Sosyalizm ile birlikte yürütecek olsak, ne cephe kurabilir, ne devrim stratejisini sağlam temellere oturtabiliriz. “Önce bağımsızlık!” diyoruz, tıpkı Fidel’ler, Ho Amca’lar, Mao’lar gibi… Bu sözleri söylerken sosyalizm amacımızdan asla vazgeçmiyoruz. Sosyalizm, demokratik devrimi tamamladıktan sonra gideceğimiz tek yoldur. Önce MDD diyerek, insanlığın kurtuluşu olan sosyalizmi geciktirmiyor, reddetmiyor; onu daha sağlam temellerde, daha güçlü bir şekilde inşa etmek için sonraki görevimiz olarak görüyoruz. Bağımsız bir halk cumhuriyetinin olmadığı yerde, ne Sosyalizmden bahsedebiliriz, ne de gerçek bir devrimden.

Sloganımız bellidir: “Yaşasın tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye!” Bu sloganı esas hedefimiz yaparken, bunun slogan olarak kalmaması için tüm varlığımızla çalışacağız. Varlığımız, ulusumuz bağımsızlığına kavuşmadan hiçbir anlam ifade etmemektedir. Varlığımızı, 1923’te olduğu gibi tekrardan anlamlı kılmak için Sosyalistleri/Kemalistleri göreve çağırıyoruz.

Biz “Milli Kurtuluş” adı altında yazılar yayınlayacak olan kişiler ise, bu düşünsel ve ekonomik bunalım içinde Türk solunun sahip olduğu yurtseverliği; 20. yüzyılın büyük Türk devrimcilerinin söyledikleri, yazdıkları ve yaptıkları ışığında yeniden ortaya koymayı, ancak hiçbirini yersiz övgüye yahut sövgüye tabii tutmadan, her birini tartışarak, diğerinden ayırmayarak ve bilincimizin inanç haline gelmesine engel olarak ortaya koymaya çalışacağız. Bu uğurda bizimle birlikte çalışacak, yazacak ya da elinden gelen herhangi bir desteği verecek herkese kapımız açık olacak. Bununla birlikte, giriştiğimiz işi bir eğlence veya şahsi bir entelektüel uğraş olarak değil, bir görev olarak üstleniyoruz; Hikmet Kıvılcımlı’nın da söylediği üzere, “Görev başında ömür merdiveninin son basamaklarına geldik. Kimsenin kara yahut mavi yahut yeşil, ela gözü için yaşamadık. Kimseden proletarya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında hiçbir şey beklemedik. Kimsenin de bizden başka şey istemesine göz yummadık. Görev yapıyorduk, muhallebi değil… Görev yapmada çok iyi biliyoruz; vurmak da vardır, vurulmak da. Hepsi vız gelir ve de gelmelidir.”(5)

Sosyalistler/Kemalistler birleşin! Son sözümüz, Mustafa Kemal Paşa’nın sözüdür: “Ya istiklal, ya ölüm!”

(1) Mahir Çayan, Thkp-c Savunma, 68’liler Birliği Vakfı Yayınları, İstanbul 2015, syf. 156
(2) Mahir Çayan, Thkp-c Savunma, 68’liler Birliği Vakfı Yayınları, İstanbul 2015 syf. 161
(3) Hikmet Kıvılcımlı, Finans Kapital ve Türkiye, s. 70
(4) Mihri Belli, Milli Demokratik Devrim, Aydınlık Yayınları.
(5) Hikmet Kıvılcımlı, Oportüzmi Oportünizm Nedir, Sunuş 01.08.1970

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir