14/10/19

Mina Urgan – Sovyet Rusya Gezisi ve Nazım Hikmet Ziyareti

sovyet gezisi

Şimdi işadamlarımızın dadandığı Rusya’ya eskiden solcu Türk aydınları, şu ya da bu vesileyle ikide birde dâvet edilirdi. Beni hiç dâvet etmediklerinden, orasını ancak 1979’da, yani Berlin Duvarı yıkılmadan on yıl önce, 20 Haziran ile 29 Haziran arasında görebildim. Hiç hoşlanmadığım, “organize tur” denilen türden, yani başkalarıyla birlikte yapılan bir geziye ilk kez katılıyordum. Ne çare ki, o sıralarda, Sovyet Rusya’ya tek başına ya da bir iki dostla birlikte turist olarak gitmemin pek yolu yoktu. Elli kişilik grubumuzda, Halet, Nail, Azra İnal, Aylâ, Füreya, Neclâ, eşi Cüneyt, Gencay, Merih ve Olcay gibi arkadaşlarım vardı iyi ki.

Gümrükten geçer geçmez, herkesin portföyünün dolarlarla marklarla tıklım tıklım dolu olduğunu gördüm. Bense yasaların bana tanıdığı çok sınırlı miktarda döviz almıştım sâdece. O para çabucak tükenince, otellerdeki yemeklere içki dahil olmadığı için, tanıdıklarımın masalarına gidip, onların bana votka ikram etmelerini istemek, yani ilerlemiş yaşımda konsomatrislik yapmak zorunda kaldım.

Moskova Havaalanı’na inince, Türkçe bir anons yapıldı: Oğlu Rudik’in, babası Nail Çakırhan’ı çıkış salonunda beklediği bildirildi. Nail’in Rusya’da bir oğlu olduğundan kimselerin haberi olmadığından, bizim grup hayretler içinde kaldı. Ama ben, bu durumu biliyordum. Rudik’in bizi havaalanında karşılayacağını da. Çünkü yıllar önce, Nail bana, bir yaşında bir bebeğin fotoğrafını göstermiş, “bil bakalım, bu kim!” demişti. Ben de fotoğrafa bir göz atar atmaz, “bundan haberim yoktu, ama bu senin çocuğun” demiştim hiç duraksamadan.

Ancak çok romanesk romanlarda görülen türden inanılmaz bir öyküydü bu: 1937 ya da 1938’de Nail Moskova’da okurken, Vera adında, çok güzel sarışın bir kızla resmen evlenmiş; bir oğulları olmuş. Bebek bir yaşındayken, Nail, Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalmış. İlk yıllar yazışmışlar, birbirlerinden haber alabilmişler. Daha sonraları, savaş araya girmiş, temas kopmuş. Nail de, Vera da yeniden evlenmiş. Vera’nın ikinci kocasından çocukları olmuş. Ama Vera, ilk oğluna babasının Türk olduğunu söyler, Nail’in resimlerini evinin duvarlarına asar, “babanı bul” dermiş. Rudik de elçiliğimize, konsolosluğa gider, boşuna uğraşırmış.

Kırk yıl sonra, babayla oğul, Halet sayesinde bir araya gelebildiler. Bizim organize turdan önce Sovyet Rusya’ya giden Halet, sistemli bir biçimde araştırmalar yaptı, iz sürdü. Ne yaptıysa yaptı ve sonunda Rudik’in de, annesi Vera’nın da adreslerini buldu; onlarla bağlantı kurdu. Rudik’in Moskova Havaalanı’nda Nail’i karşılamasını ayarladı.

Birbirini hiç tanımayan baba oğul, kırk yıl sonra sevinç gözyaşları dökerek, birbirine sarılınca, hepimiz çok duygulandık. Fotoğraf makinelerimizi çıkarıp bu buluşmanın bir yığın resmini çektik. Tam o sırada, bizim gruptan bir bayan, “ah! Halet Hanım için ne hazin!” demez mi! Kadıncağızı fena tersledim: “Siz ne saçmalıyorsunuz böyle?” dedim. “Oğulu bulup babayla birleştiren Halet’in kendisi. Halet için hazin filân değil, Halet’in bir zaferidir bu!” Nail o gün, yalnız oğluna değil, tıpkı Türk kızları gibi esmer güzel torunlarına kavuşmuş, daha sonraları onlarla sık sık İstanbul’da da buluşmuştu.

Moskova’ya akşam varmıştık. Otelimize yerleştikten sonra, Sovyet Rusya’daki bütün yemekler gibi fazla uzun süren, zerzevat ve meyvenin eksik olduğu yemeğimize oturmuştuk. Bu ülkede zerzevatla meyve vardı mutlaka; olmasaydı, gördüğümüz elma yanaklı küçük çocukların tombul bedenlerinden sağlık fışkırmazdı. “Tek ayrıcalıklı sınıf çocuklardır”, 1917 Devrimi’nin eski güzel günlerinden kalma çok sevdiğim bir slogandır.

Zerzevatlarla meyveleri çocuklara saklıyorlar anlaşılan diye düşündüm. Çünkü bu lüks otellerde bile, turistlere bol bol et, patates, biraz turşu ve sonunda bir dondurma veriyorlardı sâdece. Sekiz günde, sekiz kişilik soframıza ancak bir tek kez sekiz portakal geldi.

Yemek bittiğinde, gece yarısı olduğu halde, aramızdan bir grup, Kızıl Meydan’ı görmek istedi. Sokakta karşımıza çıkan, saçlarını sarıya boyamış, kulaklarına uzun küpeler takmış, kıpkırmızı giysili yaşlı bir kadına yolu sorduk. Bizi oraya götüreceğini söyledi. Hepimizin bilet parasını kendi ödeyerek, Moskova’nın lüksüyle ünlü metrosuna bindirdi. Sonra değişik dillerde, avaz avaz opera aryaları söyleyerek, önümüze düştü. Rahat Fransızca konuşan bu çılgın hâtun, emekli bir opera sanatcısıymış. Adı da Olga imiş.

Bir sokak lambasının altından geçerken, Olga bizleri yanına çağırdı. Başkalarının görmemesi için çevresine bir göz attıktan sonra, çantasını açtı ve sevgilisinin resmini ortaya çıkaran bir kadının cilveli halleriyle, bize Stalin’in küçük bir fotoğrafını gösterdi. “O yaşasaydı, bizi kurtarırdı” diye fısıldadı. Böyle fısıldamasına, resmi gizlice göstermesine hiç gerek yoktu aslında. Çünkü Stalin hayranlığını Olga ile paylaşan bir yığın Sovyet vatandaşı vardı. Stalin’in o fotoğrafı, birçok mağaza camekânlarının köşesinde, devletin işlettiği turist otobüslerinin ön camlarının kenarında da hep karşımıza çıkıyordu.

Kızıl Meydan’ı, TV ekranlarında ve gazetelerde, resmî geçit yapan askerlerle, top arabalarıyla, tanklarla doluyken görmüştüm hep. Bu çirkin savaş görüntülerinden arınmış bir halde, gece yarısından sonra görünce, büyüklüğü ve görkemi beni çarptı. Ermiş Basil’in kilisesi, altın kubbeleriyle, inanılmaz bir yapıydı. “Olamaz, olamaz” diyor, gözlerimi ovuşturuyor, bir daha, bir daha bakıyordum. Kremlin’in açık kırmızı surları da şaşırttı beni. Lenin’in pembe ve siyah mermerden mozolesinin önünde, gecenin o saatinde bile, kuyrukta bekleyenler vardı. Saat kulesinin yakut gibi ışıldayan kırmızı yıldızı ışıl ışıl yanıyordu. Kızıl Meydan bizi büyüledi.

Leningrad’ın –her ne kadar resmî adı artık St. Petersburg ise de, ben oraya Leningrad adını vermeyi inatla sürdüreceğim– güzelliğini okumuş, duymuştum. Ama Moskova’nın bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim. “Gruptan ayrılamazsınız, hiçbir yere yalnız gidemezsiniz” demişlerdi bize. Oysa biz, kentin haritalı bir rehberini aldık, canımızın istediği yerde rahat rahat gezdik. Kiril alfabesinin karşısına Lâtin alfabesinin harflerini yazdığım bir kâğıdı yanımda taşıdığım için, pectopah’ın “restoran” olduğunu arkadaşlarıma bildiriyor, fiyaka yapıyordum.

Ama bir yandan da, Rusçayı gençken, kafam daha kireçlenmeden öğrenmediğime bin pişmandım. Çünkü elime böyle bir fırsat geçmişti. Üniversitede öğrenciyken, Murka adında, dünyalar güzeli bir Beyaz Rusla dost olmuştum. Kadın varlıklı bir işadamıyla evliydi. Türk kocasıyla bir sorunu yoktu ama, çoluğu çocuğu da yoktu, işi gücü de. Dolayısıyla sıkıntıdan patlıyor, bana ders vermeye can atıyordu. Bense, Rus gramerinin ne denli çapraşık ve güç olduğunu öğrenince, korktum. Daha doğrusu tembelliğim tuttu, üşendim. Böylece en sevdiğim yazarları, Dostoyevski’leri, Tolstoy’ları, Çehov’ları kendi dillerinde okuyabilmek mutluluğundan yoksun kaldım. “Slav ruhu” denilen o acayip psikolojik durumların bir kurbanı haline gelen Murka’ya gelince, kocasından, da İstanbul’dan da ayrıldı. Ortadoğu’da, çöl gibi bir yerlerde, bir manastıra kapanmış, rahibe olmuş, daha sonraları duyduğuma göre. Moskova’da gezintilerimiz sırasında bir şey dikkatimi çekti: Şimdi nasıl bilemem, ama 1979’da Sovyetler Birliği’nde, insanların rahatlamalarını, oturup bir soluk almalarını sağlamak, yaşamlarını kolaylaştırmak için, hiçbir önlem alınmamıştı. Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, o görkemli Kızıl Meydan’da bile, bir tek bank yoktu. Nehrin rıhtımlarında da yoktu. Bankları ancak parklarda bulabilirdiniz. Sanki belediye yetkilileri, “dinlenme yeri parklardır; parkların dışında dinlenmeye hakkınız yoktur” diyordu. Haziran ayında olduğumuz halde, trotuarlara kurulmuş açık hava kafelerinden vazgeçtik, bir çay içilebilecek, bir küçük sandviç yenilebilecek kapalı kafeler de yoktu. Ortada büfe filân da bulunmadığından, susayınca, yandınız demektir. Eğer açık havada değilseniz, sigara içmenizin de yolu yoktu. Ruslar, uçaklarda, tiyatrolarda filân, Amerikalılar kadar yobazdı sigara konusunda.

Yürüye yürüye yorulduğumuz için, biraz dinlenmek üzere sığındımız Aleksandrovski Parkı’nda, uzun bir sütun üstüne, sosyalizme katkısı olan düşünürlerin adları yazılıydı. Bunların arasında, öteki ütopyalarla birlikte sevgilim Thomas More’un da adını görünce, duygulandım. Çünkü benim gözümde, 1935’te Katolik Kilisesi’nden Saint yani ermiş sıfatını alan Thomas More, has bir komünistti.

Elli kişilik grubumuzda, ancak on kişi solcu sayılabilirdi. Ötekilerin çoğu, Sovyetler Birliği’ne en olumsuz gözlerle bakmaya hazır bir durumda bu yolculuğa katılmışlardı. Sefalet, pislik, zorbalık, düzensizlik bekliyorlardı. Bir de baktılar ki, bunlardan en küçük bir iz yok. Sokaklarda dilenen yok. Paçavralar içinde insan yok. Polis ortada pek görünmüyor; görünürse de ne tabanca taşıyor, ne de cop. Geniş caddelerde çok az sayıda araba ve otobüs bulunduğundan, trafik sıkışıklığı da yok. Hele Sovyet kentlerinin temizliği karşısında, bizim burjuvaların hayranlıktan ağızları açık kaldı. Sokaklar öyle temizdi ki, kendi lüks salonlarının pırıl pırıl parkesine bir izmarit atamayacakları gibi, orada da atamıyorlar, bir çöp kutusu buluncaya kadar, sönmüş sigaralarını ellerinde tutuyorlardı. Hele gece geç vakit, sokakların, caddelerin, meydanların, döner fırçalı makineler taşıyan, sabunlar saçan arabalarla temizlenmesi, onları mest etmişti.

Ortaya garip bir paradoks çıktı böylece: Sağcılar, Sovyetler Birliği’nde gördüklerini pek beğeniyorlar; biz solcular, onların göremediklerini gördüğümüz için tedirgin oluyorduk. Bu ülkede, bambaşka şeylerin dikkatimizi çektiği besbelliydi. Örneğin bir adamcağızın göğsüne yirmiye yakın madalya takması, onlara normal görünüyor; bizlerce bir görgüsüzlük sayılıyordu. Parklarda, otobüslerde metrolarda kitap okunması, kitapçı dükkânlarının önünde kuyruklar oluşması ve kitapların da, plâkların da çok ucuza satılması, bizlerin hoşuna gidiyor; onlar bunun farkına bile varmıyorlardı. Çevreyi kirleten, alacalı bulacalı kocaman reklâm panolarının karşımıza çıkmaması, bizleri rahat ettiriyor; bunların yerine Lenin’in büyük boy fotoğraflarıyla karşılaşmak, onları rahatsız ediyordu. Oysa, tıpkı bizim Mustafa Kemal gibi, fotoğraflarına da, heykellerine de yansıyan karizmatik kişiliğiyle, kenarları aşağıya doğru kıvrılan gururlu ağzıyla, çekik gözleriyle, Lenin çok çekici geliyordu bize.

Gelgelelim Nâzım Hikmet’in mezarına gitmek söz konusu olunca, bizim grubun solcularıyla sağcıları arasında, şaşılacak bir “millî birlik ve beraberlik” durumu ortaya çıktı: Rus rehberlerimiz, sabah kahvaltısında, onarım çalışmalarından ötürü, mezarlığın kapalı olduğunu, oraya gidemeyeceğimizi bildirdiler. Bunun üzerine, solcular daha ağızlarını açmaya vakit bulamadan, sağcılar, öfkeyle ayağa fırlayıp kıyametleri kopardılar: Bir mezarlık nasıl kapalı olurmuş? Bir müze değilmiş ki onarım görmek üzere kapatılsın! Nâzım, büyük bir Türk şairiymiş. Türklerin onun kabrini ziyaret etmeye hakları varmış. Ruslar bunu kesinlikle engelleyemezlermiş, falan filân. Bu “millî galeyan” karşısında iki rehberimiz dehşete düştü; hemen ertesi gün bizi oraya götürdüler.

Mezar gerçekten güzeldi. Bir granit bloğundaki kabartmada, Nâzım hafif öne eğilmiş gibi gösteriliyordu. Ne gariptir ki o hafif eğilişi, Mustafa Kemal’in bir parmağı dudağında, eskiden 250 kuruşluk paralarda bile görülen o ünlü fotoğrafını anımsatıyordu biraz. Granite, Türk harfleriyle Nâzım Hikmet’in imzası kazılmıştı. Mezara çiçek demetleri bıraktık. Bizim sağcılar, şairin anıtının başında, birbirlerinin poz poz fotoğraflarını çektiler.

Kaynak: Mina Urgan – Bir Dinozorun Gezileri. (YKY Yayn. Sy: 198-203)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir