14/10/19

Mustafa Kemal Atatürk – Lenin’e Mektup

atatürk lenin mektup

Ankara, 4 Ocak 1922

Aziz Başkanım,

Ankara’da genel bir saygı ve sempati kazanmayı bilmiş olan Yoldaş Frunze’nin ayrılışından istifade ederek, şahsi ve mahrem olarak, genelde Türk siyaseti ve özel­de Türk-Sovyet münasebetleri konusundaki bakış açımız hakkında kısa bir bilgi ak­tarmak isterim.

Türk ve Rus halkları, yüzyıllık boyunduruk zincirlerini kırdıktan sonra, kendi halklarının da bu yolu takip edeceklerinden dolayı korkuya kapılan büyük emperya­list ve kapitalist devletlerin saldırısına uğradığından, halklarımız arasında kendiliğin­den bir yakınlaşma gelişmiştir.

Hatırlayacağınız gibi, ortak özlemler ve benzer vaziyetlerin ortaya çıkardığı bu duygusal ve halka dayalı yakınlaşma, hükümetlerimiz arasında resmi münasebetlerin kurulmasına yol açmış ve bilhassa bu münasebetlerde tayin edici bir rol oynamıştır.

Türkler ve Rusların, tarihi, yüzyıllarca süren kanlı savaşların gürültüsüyle dol­durduktan sonra, bu kadar çabuk ve bu kadar bütünsel bir şekilde uzlaşmaları, öteki milletleri şaşkınlığa uğratmıştır. Pek çoğu bu dostluğun suni olduğu ve şartlar gereği sağlandığı zannına kapılmışlardır, hâlâ da bu inançtadırlar ya da öyle gözükmekte­dirler. Ancak; iki halkın ne ölçüde birbirleriyle anlaşmak ve birbirlerini sevmek için yaratıldıklarını ve geçmiş kavgaların yalnızca her ikisinde de yerleşmiş zalim iktidar­ların kışkırtmaları ile çıkmış olduğunu, son savaşta asker ve subayların birbirleriyle nasıl isteksizce savaştığını görmüş olanlar, birkaç sene önce oluşan yeni vaziyetin sü­rekli ve istikrarlı olduğunu söyleyeceklerdir. Zira bu vaziyet tabii olandır ve eski is­tibdat tarafından sürdürülen suni düşmanlık ise son nefesini vermiştir.

Türkiye’nin dönüşümü,[1] baştan beri Rusya’da olduğu gibi toplumsal bir devrimle ortaya çıkmış olmayıp, yabancı devletlerin işgaline karşı bir başkaldırı biçimini al­mış olduğundan, dünya kamuoyunun dikkatini yeterince çekmemiştir. Bu dönüşüm, fazla belirgin olmasa da, fazlasıyla gerçektir ve memleketimizi yüzeysel olarak tanı­yanlar ne derse desin, 1918 Mütarekesinden ve bilhassa 16 Mart 1920’den[2] bu yana muazzam yol kat edilmiştir.

Yüzyıllardan beri her şeyi efendilerinden, onların çevresinden ve daha sonra sı­nırlı bir oligarşiden beklemeye alışmış Türk halkı, 1919 yazından itibaren çalışmış ve kendi kaderini eline almayı başarmıştır.

Açık konuşmak gerekirse, ilk davette Erzurum ve ardından Sivas kongrelerinde bir araya gelen delegeler, daha Harbi Umumi’den evvel salık verdiğiniz üzere Aziz Başkanım, halkların kendi kaderlerini tayin hakkına ve iktidarın, İstanbul’daki âciz, basiretsiz ve çürümüş ellerden alınmasına karar vermişlerdir.

Büyük Millet Meclisi’nin oturumlarına katılanlar, artık Türkiye’de yeni bir çağın başlamış olduğunu ve Türk halkının artık uzun dönemden beri olduğu gibi kendi yö­neticilerinin sultası altında değil, efendisiz de yaşayabileceğini açık olarak hissettiler.

Bu hissiyat gerçekleşmekte gecikmemiş ve 16 Mart 1920 darbesinden sonra 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde toplanan halk temsilcileri, milletin gelece­ğini ve kaderini bağımsız iradesiyle tayin etme arzusunu ilan etmişlerdir.

Hâlihazırda, bütün bunlar gerçekleşmiştir. Halk tarafından seçilmiş olan temsilci­ler, sadece kanun yapma kuvvetini değil, aynı zamanda icra kuvvetini de, doğrudan kendi seçtikleri ve bütün hareketlerinde onlara hesap veren vekiller[3] aracılığıyla el­lerinde bulundurmaktadırlar. Memleketin emniyet ve bağımsızlığının söz konusu ol­duğu fevkalade hallerde, halk temsilcileri adaleti İstiklâl Mahkemeleri vasıtasıyla ye­rine getirmektedir. Gördüğünüz gibi, o bilinen kuvvetler ayrılığı bizde arlık mevcut değil. Batı’da, kapitalist sınıfın tüm millet üzerinde hâkimiyetini kurmak, iktidarın imkânlarını sömüren bu sınıfı halkın nefretinden korumak için ustaca tezgâhlanan bir sistemdir o. Bu bakımdan, biz, Sovyet sistemine, kapitalist sisteme göre çok daha ya­kınlaşmış vaziyetteyiz.

Toplumsal sahadaki değişimlerin ve aynı zamanda vaziyetimizin ve yeni ekono­mik şartların gereği olarak, giderek bütün toplumsal katmanlarda görülen artık sömü­rüye baş eğmemek konusundaki iradenin neticesinde, herhangi bir şahsi çaba göster­meksizin kaygısızca başkalarının emeğiyle geçinen asalaklar sınıfı, tamamen ortadan kalkmış olmasa da, çok büyük oranda azalmıştır. Günümüz Türkiye’sinde imparator­luk döneminin fevkalade zenginleri kalmamıştır ve büyük mülk sahiplerinin gelirle­ri de, onları devamlı çalışmaya zorlayacak ölçüde azalmıştır.

Neticede, bugünün Türkiye’sinde deyim yerindeyse çalışma hemen herkes için zorunlu hale gelmiştir.

Bu anlamda da, Türkiye Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusya’sına Batı Av­rupa’ya olduğundan çok daha yakındır.

Memleketlerimiz arasında bir diğer ve daha mühim benzerlik, bizim kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadelemizde yatmaktadır.

Kapitalizm Türkiye’de, bütün Avrupa’da ve eski Rusya’da olduğundan çok daha az gelişmiştir. Ancak vaziyet, büyük teşebbüslerdeki hemen bütün sermayenin ya­bancılar tarafından yatırılmış olmasıyla ciddileşmiştir. Hatta halkımızın yabancılar tarafından sömürülmesini kolaylaştırmak için kurulmuş kapitülasyon adı verilen özel bir rejim vardı ki, bu, ekonomik kalkınmamızı engellemiş ve bizi bu sömürüye ta­hammül etmeye devamlı olarak mahkûm etmiştir.

Bu rejimi ortadan kaldırma hedefini bilhassa gözeten bugünkü mücadelemiz, ön­celikle kapitalizme karşı yönelmiştir.

Memleketimizi düşman işgalinden kurtardıktan sonra, niyetimiz, kamu yararı ta­şıyan büyük işletmeleri olabildiğince devlet eliyle yönetmek ve böylece, bir büyük kapitalistler sınıfının gelecekte memlekete hâkim olmasının önüne geçmektir.

Lâkin Türk ve Rus halklarının yakınlaşmasına asıl temel teşkil eden ve teşkil et­mesi gereken, kapitalist düzenin kurucusu ve destekçisi olan Batı emperyalizmine karşı yürüttüğümüz mücadeledir.

Türkiye, hâlâ büyük devletlerin ve onların uydularının açık veya gizli, azgın sal­dırılarına hedef olmaya devam ediyorsa, bunun nedeni, her şeyden önce mazlum sö­mürge halklarına örnek olarak kurtuluşa giden yolu göstermesidir.

Bütün bunlar, bugünkü müesseseleri ve hükümetiyle Türkiye’nin, sadece Sovyet Rusya’da güven hissi yaratabileceğini, Batı’nın ise bize iyi gözle bakamayacağını or­taya koyar.

Açıktır ki, yabancı işgalciye karşı amansız mücadele yürüttüğümüz bir dönemde Türkiye’de tatbik olunan komünist propaganda, yalnızca hedeflerimize ulaşmayı hiç­bir şekilde kolaylaştırmamakla kalmayıp, direnişimizi felç ederek bizi, Türkiye kadar Rusya’ya da zararlı olacak bir felakete sürükleyebilir. Geçtiğimiz bahar aylarında alınmış olan, kimilerinin pek sert bulduğu tedbirler, bu şartlar dâhilinde alınmıştır.

Milletlerarası siyaset sahasında Türk-Fransız anlaşması, Rus-İngiliz ticaret anlaş­ması gibi, şartların dayatmış olduğu bir gerekliliktir. Bu anlaşma ve gelecekte imzala­yabileceğimiz anlaşmalar hiçbir şekilde idealimizden vazgeçtiğimiz anlamını taşımaz.

Sizi kati surette temin ederim ki, Büyük Millet Meclisi’nin Türkiye’si, her halü­kârda bugüne kadar Sovyet Rusya’ya karşı takip ettiği siyasetten geri adım atmaya­caktır ve bu konuya dair yayılmış bütün söylentiler katiyen yanlıştır.

Yine aynı şekilde sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya do­laylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dâhil olmayacağız;

Bilmenizi isterim ki, son zamanlarda aramızda meydana gelen yanlış anlamaların hiçbir temeli yoktur ve bunlar her şeyden önce Ankara-Moskova arasındaki haberleş­melerin oldukça ağır işlemesinden kaynaklanmaktadır.

Aziz Başkanım, bu samimi açıklamaların iki halkımız ve hükümetimiz arasında­ki dostça ve kardeşçe münasebetleri daha da kuvvetlendireceği ümidiyle samimi dostluk hislerimi kabul etmenizi dilerim.

-Mustafa Kemal

Notlar;

[1]-Fransızca belgedeki aslı “transformation”. (Y.N.)

[2]-Başta Meclisi Mebusan olmak üzere, İstanbul’un ve bütün resmi dairelerin İngilizler tarafından cebren ve resmen işgali. (Y.N.)

[3]-Fransızca belgedeki aslı “comissaires” (komiserler). (YN.)

Kaynak: Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 12, İkinci Basım, 2005, syf. 209, 210, 211.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir