14/10/19

Nasuh Mitap – Devrimcilik İnsanın İnsanlığa Sahip Çıkmasıdır

nasuh mitap

TCK’nın 146/1 maddesinin ihlalle ilgili iddia ve Mütalaa üzerine burada yeni bir şey söylemeyeceğim. Mahkeme sorgumda bu konuda söylediklerime, 22.12.1986 tarihinde verdiğim tevsii tahkikat dilekçemde ve 22.6.1987 tarihli dilekçemde söylediklerime ve ortak savunmamızda söylenmiş olanlara yeni bir şey eklemiyorum. Mahkeme sorgumda dilekçelerimde ve ortak savunmamızda devrimcilerin 12 Eylül öncesi siyasal süreç içindeki yerleri ve durumları konusu açıklanmıştır. Devrimcilerin bu süreç içindeki konumlarının TCK’nın 146/1 maddesini ihlal etmek şeklinde değerlendirilemeyeceği; devrimcilerin yaşanan faşist terör ve iç savaş politikalarının hedefi ve mağduru olduğu; faşist terör karşısında meşru savunma konumunda oldukları gösterilip açıklanmıştır.

Mahkeme sorgumda, belirttiğim dilekçelerde ve ortak savunmada devrimcileri faşizme karşı meşru savunma durumlarının TCK’nın 146/1 maddesi kapsamında değerlendirilebilmesinin mümkün olamayacağı; böyle bir yorumun sakat, yanlış, hukuk dışı ve taraflı olacağı; faşist terör politikalarına hukuk ve yargı alanından destekler yaratmak maksadına hizmet edecek bir yorum olacağı ortaya konmuştur. Bu nedenle burada tekrar 146/1 üzerinde herhangi bir değerlendirme yapmayacağım.

12 Eylül rejimi, davamız gibi toplu siyasi davaları propagandalarına dayanak oluşturmak amacıyla yaratmıştır. Bu yolla 12 Eylül öncesi faşizmin iç savaş ve terör politikalarının yaratmış olduğu korku ve dehşet ortamının sorumluları olarak devrimciler gösterilmiş, gerçek sorumlular ise gizlenip korunmuştur.

Bu siyasi gereklerle yaratılmış olan davalarda devrimciler hep yapmadıkları ve yapmayı düşünmedikleri şeylerle, 12 Eylül öncesi terör ve dehşet ortamının yaratıcıları olmakla suçlandılar. Askeri mahkemeler de 12 Eylül rejiminin istediği yönde kararlar oluşturdu ve devrimciler için TCK’nın 146. maddesini ihlalden cezalar verdi. Böylece 12 Eylül rejimine hukuk ve yargı alanından destek sağlandı.

Devrimciler de bu yargılamalar süreci içinde 12 Eylül öncesi olayların ve bu olaylar içinde devrimcilerin rolü ve konumunun 12 Eylül rejiminin ve askeri savcıların hazırladığı iddianamelerin göstermeye çalıştığı gibi olmadığını anlatmaya ve gerçeğin ne olduğunu göstermeye çalıştılar.

Esasen, hu dönemde devrimciler, askeri mahkemelerin savcılarınca hazırlanan iddianamelerinde gösterilen nedenlerden ve 12 Eylül rejiminin söylediği nedenlerden dolayı değil; faşizmin terör politikalarına karşı koyduklarından dolayı, halktan yana ve demokrasiden yana oldukları için TCK’nın 146. Maddesiyle yargılanmışlardır. Bu nedenle gerçekteki konumlarının, yaptıkları ve yapmayı düşündüklerinin tam tersini yapmakla iddia ve itham edilerek davalar açılmıştır. Eğer bu gerçek, gerçek dışı iddia ve ithamlarla gizlenmese ve devrimciler yapmadıklarıyla değil, yaptıklarıyla; yani gerçek konumları ve devrimcilikleriyle suçlansa ve yargılansa o zaman devrimciler de iddia ve suçlamaların yanlışlığını, gerçek dışılığını anlatmaya çalışmak yerine yaptıklarının doğruluğunu ve haklılığını anlatarak devrimciliğini ve yaptıklarını savunurdu. Ben, bir devrimci olarak yargılandığım mahkemede yapmadıklarımla değil yaptıklarımla; düşünmediklerimle değil düşündüklerimle yargılanmak isterdim. Böylece, iddia ve ithamların doğru olmadığını, gerçeklerle çeliştiğini, gerçeğin iddia edilenin tam tersi olduğunu anlatmak ve göstermek yerine yaptıklarımı ve düşündüklerimi savunmak imkânına sahip olurdum.

Evet, gerçek dışı iddialar yerine gerçeğe dayalı iddialarla yargılansaydım; öyle üstü örtülü ve dolambaçlı yollara başvurulmayıp ta doğrudan doğruya ve açık olarak devrimciliğim suçlanıyor olsaydı; ben, kendimi ve devrimciliği daha rahat ve uzun uzun savunabilirdim. Niçin haklı olduğumuzu; devrimciliğin niçin aklın, bilimin ve insanlığın gereği en doğru en güzel yol olduğunu göstermeye çalışırdım.

Devrimciliğin ne olduğunu anlatırdım.

Çünkü 12 Eylül döneminde devrimcilere karşı bütün insanlığın yüzünü kızartacak suçlar işlendi. Binlercesi akıl almaz işkencelerden geçirildi. Pek çok devrimci işkencehanelerde işkence ile öldürüldü. Devrimcilere karşı insan avları düzenlendi. “Güvenlik kuvvetlerinin dur ihtarına uymadığı için vurularak öldürüldü”, “Kaçarken vuruldu”, “Polisle girdiği çatışmada öldürüldü”, “Teslim ol çağrısına ateşle karşılık verdiği için vuruldu”, “Ev baskınında silahla karşı koyduğu için açılan ateş sonucu ölü olarak ele geçirildi”, “Yer göstermeye götürülürken kaçmaya kalkıştı, vuruldu” vb. gibi açıklamalarla (ki bu açıklamaların çoğu yalandır) güvenlik kuvvetlerince öldürülmüş devrimcilerin kesin sayısını tespit edebilmek zordur. Ancak, polis tarafından sokaklarda, baskın yapılan evlerde, kırlarda, köylerde sorgusuz sualsiz sırf devrimci olduğu için öldürülmüş olanların sayısına, işkence ile öldürülmüş ve cezaevlerinde öldürülenler de eklendiğinde bu dönemde yüzlerce devrimcinin öldürülmüş olduğu gerçeği ile yüz yüze geliriz. Neden?

Bizlere 90 günlük emniyet işkencelerinden (her istediklerinde cezaevinden tekrar alabildikleri için emniyetteki işkence sınırı 90 günle de sınırlı değildi; sınırsızdı,) Ayrı olarak devrimci olduğumuz için Mamak Cezaevinde “vatan haini”, “terörist”, “katil” gibi küfürlerle birlikte dayak, hakaret vb. türden insanlık dışı eziyet şeklindeki işkenceler yıllarca sürdürülmüştür. Neden?

Devrimciliğe ve devrimcilere karşı düşmanlığın bunca şiddetli olmasının, insanlığını yitirmemiş olan herkesi utandıracak bir kudurganlık şekline yükselmesinin sebebi nedir?

Devrimcilere yönelmiş bu insanlık dışı şiddetin sebebi: Haklıya, doğruya, iyiye, güzele, aydınlığa, özgürlüğe, kısaca insanlığa duyulan öfkedir. Bu öfkenin cinnet haline dönüşmesidir.

Kıran kırana çıkar çatışmalarının yaşandığı; her gün yığınla haksızlıkların olduğu; sömürünün, yoksulluğun, baskıların ve çaresizliğin kol gezdiği; doğruyla-yanlışın, iyiyle-kötünün, güzelle-çirkinin; ezenle-ezilenin karşı karşıya olduğu günümüz toplumunda insan ve toplumu ilgilendiren sorunlar karşısında tarafsız olmak ya da ilgisiz olmak insan olmamakla eş anlamlıdır.

Devrimcilik, bu sorunlar karşısında insan duyarlılığının bilinçli ve coşkulu bir şeklidir.

Devrimcilik, haklıyla haksızın çatıştığı yerde haklıdan yana; sömürenle sömürülenin çatıştığı yerde; sömürene karşı sömürülenden yana olmaktır. İyiyi, güzeli, doğruyu istemektir. Bilgiyle bilgisizliğin, bilimle boş inanç ve hurafelerin, karanlıkla aydınlığın, ezenle ezilenin çatışmasında devrimcilik; bilgiden, bilimden, aydınlıktan, ezilenden yana olmaktır. Bu tavrı açık olarak ve coşkuyla ortaya koymaktır devrimcilik. Daha iyi, daha güzel, daha mutlu bir dünya ve yaşam için insanı ve insanlığı onurlandıran, yücelten bir duyarlılık ve coşkudur devrimcilik.

İnsanlık, tarihinin bütün çağlarında bu duyarlılık ve coşku sayesinde ilerleyebilmiştir. Gelişme, her türlü ve her alanda olumluya doğru değişme, insanın devrimci eylemi sayesinde olabilmiştir.

Düşüncede, bilimlerde, sanatta, ahlakta, siyasette, ekonomide, toplumsal alanda, her türlü insan etkinliğinde gelişmeyi; olumluya; iyiye ve güzele doğru değişmeyi devrimciliğe borçluyuz…

Devrimcilik Geri Kalmışlığa Bir İsyandır

Çağımızda bilimin ve teknolojinin sağladığı olanaklarla dünyamız, önceki çağlarla mukayese yapılamayacak derecede değişmiştir. Bu değişme sadece insanlığın eline üretimde, hizmetlerde muazzam araçlar ve olanaklar sunmakla kalmamış; aynı zamanda dünyanın her köşesini, eski çağlarda birbirinden habersiz en sapa noktalarda yaşayan insan topluluklarını birbirinden haberli hale getirerek bağlamış; bunlara birbirleriyle etkileşim olanakları sağlamıştır.

Bu anlamda dünyamız çok küçülmüştür. En uzak köşelerinde olup biten olaylardan aynı gün radyolardan, TV ve gazetelerden haberdar olabilmekteyiz. Bu, dünyanın küçülmesi ve etkileşimin çoğalması ve hızlanması durumu, değişme ve gelişmeyi tahrik eden, hızlandıran, toplumların önceki dönem ve çağlara oranla çok yüksek bir devingenlik içine girmesini sağlayan bir faktör olmaktadır. Bu, insanlara kendi durumlarını diğer toplumlardaki insanın durumuyla; kendi toplumunu diğer toplumlarla kıyaslama olanağı sağlamaktadır. Gelişme ile geri kalmışlığın kıyaslanmasına yol açmaktadır bu etkileşim ve sonuçta çaresizliğin, geriliğin, eşitsizliklerin, haksızlıkların, yoksulluğun daha bir şiddetli ve rahatsız edici şekillerde göze batmasını getirmektedir.

Bu rahatsız edici kıyaslama, hemen geri kalmışlıktan kurtulma isteğini, gelişmek, ilerlemek, refah toplumuna ulaşmak isteklerini kamçılıyor. İnsanlar istiyor. Görebildiği, mukayese edebildiği daha iyi ve daha insanca koşullara her geçen gün şiddetlenerek artan bir özlem duyuyorlar.

Bugün ülkemiz koşullarıyla içinde yaşadığımız dünyada ulaşılmış koşulları karşılaştırdığımızda, her alanda muazzam bir gerilik, ülkemiz aleyhine dehşet verici farklılıklar görürüz. İşin daha da kötüsü bu fark her geçen gün azalması gerekirken aksine açılıyor. Yani onlar ilerliyorken biz geriliyoruz.

Ülkemizde üretim ve üretimde verimlilik çok düşüktür. Bizde kişi başına milli gelir 1000 (bin) Dolar civarındayken bu rakam Fransa’da 9242 Dolar Almanya’da 10160 Dolardır.

Ülkemizin yoksulluğunu gösteren bu rakamlar arasındaki bire on farkın yanında ayrıca üretilenlerin bölüşülmesindeki adaletsizlik ve eşitsizlik konusunda da ülkemiz aleyhine fark çok büyüktür ve korkutucudur. Zenginlerimizin milli gelirden aldıkları payla yoksullarımızın alabildikleri payı bu ülkelerdeki durumla mukayese ettiğimizde bizdeki sömürünün insafsızlığı ve gaddarlığı apaçık göze batmaktadır. Ayrıca bu eşitsizliği, bir türlü durmayan ve azalmayan hayat pahalılığı ile birlikte ele aldığımızda, bunun, azalmak ve düzelmek yerine kötüleşmeye doğru gittiğini de görmekteyiz.

Buna örnek olmak üzere şu rakamları aktaralım:1980’le 1988 yılları arasında milli gelirin bölüşülmesinde şu değişimler ortaya çıkmıştır: Bu yıllar arasında tarım gelirleri %24,33’ten %14’e; ücret ve maaş gelirleri %33,79’dan % 13’e gerilemişken; kâr, faiz ve rant gelirleri payı %42,88’den %73’e yükselmiştir. Yukarıda milli gelirden aldığı paylar azalan iki gelir kesiminden kâr, rant ve faizle geçinen kesimlere 1980 ile 1986 yılları arasında cari fiyatlarla 17.675.000.000.000 TL aktarılmış. 1986 yılı fiyatlarıyla bu 29.629.000.000.000 TL olmaktadır.

Bugün yaşanan enflasyon olayının (enflasyonla vurgun vuran, daha da zenginleşen bir avuç varlıklı kesimin dışında geniş halk kesimleri için her gün biraz daha yoksullaşmak demektir enflasyon) Karşılaştırdığımızda bizde halen %70 civarında seyrediyorken, bu oran OECD bültenlerine göre Fransa’da %3,4; Almanya’da ise %-0.8’dir.

Asgari ücret komik denecek bir rakam olarak tespit edilmiştir. Asgari ücretle bu pahalılıkta nasıl geçinilir; ev kirası nasıl verilebilir, ne yenir, ne içilir, bir aile nasıl geçinir?

Denilebilir ki, asgari ücretlere değil, ortalama ücretlere bakalım.

OECD bültenine göre Türkiye’de ortalama aylık ücretler 93.000 TL imiş. Bu rakamlar Fransa için 770, Almanya için 850 bin lira. Tabii bu ülkelerde otomobil, buzdolabı, çamaşır makinası, dayanıklı tüketim mallarının fiyatı aynı kalitede, Türkiye’de satılanların yarı fiyatına olduğu için bu nedenle örneğin Almanya’daki bir ücretlinin alım kapasitesini değerlendirirken ayda 850 bin TL kazanan birisi olarak değil, l Milyon 700 bin TL kazanan birisi olarak değerlendirmek doğru olur. Türkiye’de otomobil fiyatları düşünüldüğünde ortalama ücret alan bir işçi 100 aylık geliriyle bir otomobil alacakken, Almanya’da bir işçi 4 aylık geliriyle bir otomobil alabilir.

İşsizlik sorunu ise her türlü ölçüyü zorlayan boyutlardadır. Ülkemizde hiçbir zaman tam ve sağlıklı bir işsizler sayımı yapılamamıştır. Yapılabilen sayım ve tespitler her zaman işsiz sayısını olduğundan daha az göstermektedir. Buna rağmen bugün çalışabilir ve iş arayan nüfusun %17’sinin işsiz olduğunu göstermektedir rakamlar. Bu rakam korkunçtur. Çalışabilecek durumda olup da iş arayan her 100 kişiden 17’sine iş bulunamıyor ve bunlar çalışıp herhangi bir gelir elde edemiyorlar. Bu ülke nüfusunun çok önemli bir kısmının açlığa mahkûm edilmesi demektir.

Yine OECD bülteni rakamlarına göre ülkemizde kişi başına günlük et tüketimi 15 gramdır. Bu Fransa’da 79, Almanya’da 67 gramdır. Bu 15 gramı da herkes tüketebiliyor değildir. Varlıklıların tüketebildiği sayesinde bu ortalamaya ulaşılabiliyor.

Eğitim ve sağlık alanında da durum içler acısıdır. Ülkemizde yüzbinlerce gencin üniversitelere alınmaması ve okuma olanağı bulamamasının yanı sıra üniversitelerde verilen eğitimin kalitesinin düşüklüğü ve bilimsel eğitimden uzaklığı da bilinen gerçeklerdir. Sağlık konusundaki durum da bellidir. OECD bültenine göre doktor başına hasta sayısı Fransa’da 445, Almanya’da 450 iken, ülkemizde 1400’tür.

Bugün bir işçinin aylık gelirinin %5’i civarında konut kirası ödediği toplumların olduğu bir dünyada, ülkemizde içinde oturulabilecek bir konutun kirasının bir aylık işçi ücretine eşit olduğu, hatta birçok durumda bir aylık işçi gelirinin bir konutun aylık kirasını karşılamadığı bilinmektedir.

İnsana verilen değer, haklar ve özgürlükler bakımından da durum çok karanlıktır. Ülkemizin adı, dışarıda insan hakları, baskı, işkence sözcükleriyle birlikte anılmaktadır.

Karşılaştırmalar uzatılabilir. Farklılıklar her alanda rakamlarla gösterilebilir.

Sonuç olarak, çağımızda eşitsiz ve adaletsiz bir dünyada yaşadığımız gerçeği ile her gün her alanda yüz yüze gelmekteyiz. Küçülen dünyada bu eşitsizliklerin ve geri kalmışlığın yaşanarak, görülerek bilinmesi, daha iyiye ilerlemek, gelişmek isteklerini uyarmaktadır. Refah toplumuna özlemle geri kalmışlık ezikliğinden kurtulmak istek ve özlemleri toplumları sarmıştır ve bu özlemler toplumları canlandırmakta, hareketlendirmektedir. Özellikle geriliğin ve eşitsizliğin daha fazla, daha gaddar ve rahatsız edici şekillere büründüğü toplumlarda bu özlem daha da şiddetlidir. Geri kalmışlığa isyan duyguları bu toplumlarda toplumsal gelişme ve ilerlemenin en önemli kaldıracı haline gelmektedir.

İşte devrimcilik önce bu geri kalmışlığa bir isyandır, bunu bir kader olarak kabullenmemektir. Geri kalmışlığın nedenlerini araştırıp bundan kurtuluşun yolları üzerinde düşünmektir.

Devrimciler, geri kalmışlığın aynı zamanda yoksulluk ve sömürü; baskı, terör; her alanda çağ dışılık ve gerilik demek olduğunu görmüşlerdir. Toplumların, ileriye ve iyiye doğru devinmesini, gelişmesini engelleyen, durdurmaya çalışan koşulları doğuran sömürüdür. Sömürü, geriliğin ve gericiliğin olduğu kadar baskı ve terörün de kaynağıdır.

Geri kalmışlık, sömürü ve baskıyı; sömürü ve baskı da geri kalmışlığı tekrar tekrar üretir, besler yaşatırlar.

Devrimciler hu durumun açık ve anlaşılır nedenleri bulunduğunu görür ve gösterirler. Geri kalmışlık ve sömürüden kurtuluşun mümkün olduğunu söyleyip bunun için mücadele edilmesini önerirler.

Devrimciler Bilime İnanırlar

Devrimciler, akıl dışı, bilim dışı, açıklamalara ve propagandalara karşı gericiliğe, yobazlığa, bağnazlığa karşı; karanlığa, kör inanca ve cahilliğe karşı aklın ve bilimin aydınlığını temsil ederler. Mücadelelerinde bilimin yol göstericiliğine güvenir ve inanırlar. İçinde yaşadıkları toplumu ve koşullarını bilimin yöntemleriyle inceleyip çözümleyerek anlamaya ve açıklamaya çalışırlar.

Çağımız toplumunu karakterize eden temel olguları; bu temel olgulara bağımlı ve bunlar etrafında oluşan tali olguları, çelişkileri, çatışmaları bilim ele alıp incelemiştir ve incelemektedir. Bilimin vardığı sonuçlar bugün artık toplumlardaki gelişme ve değişmelerin kanunlarının apaçık görünüp bilinebilmesini sağlamaktadır. Toplumdaki farklılaşmaları, yoksulluğu, zenginliği, sömürüyü, sınıfları; sınıfların sınıf çatışmalarını ve bu çatışmaların yol açtığı toplumsal hareketliliği, toplumun tarihi içindeki hareketi ve değişimini, bütün bunların neden-sonuç bağlantılarını araştırıp açıklayan bilim, aynı zamanda toplumsal değişme ve hareketliliğe bilinçli müdahalelerde bulunabilme

Bugün bilim, kapitalist toplumu ideal ve insan doğasına en uygun toplum düzeni diye yutturmaya çalışan ideolojilerin insanlık tarihi ve toplumların tarihi üzerine söylediklerinin ne kadar gerçek dışı ve uydurma olduklarını kanıtlamıştır.

Bilim ve tarih, insan toplumunun çok uzun bir tarihsel dönemi eşitlikçi bir toplumsal düzen içinde yaşadığını göstermekte, kanıtlamaktadır. Yani toplumsal farklılaşmalar ve eşitsizlikler en başlardan itibaren yoktu. Çok uzun bir tarih döneminden sonra oluştu. Bu eşitsizlikler de insan doğasından kaynaklanmıyor. Dahası sınıflı toplumun tek biçimi de yoktur. Kapitalist toplum sınıflı toplumların son biçimidir. Kapitalist toplumdan önce sınıflı toplumların köleci ve feodal biçimleri yaşanmıştır. Bütün bu toplum biçimlerinin bir başlangıcı olduğu gibi sonları da olmuştur. Nasıl ilk sınıfsız toplum kendi içinde farklılaşarak, değişerek sınıfların oluşmasıyla yıkılmış ve yerini sınıflı bir toplum olan köleci topluma bırakarak ortadan kalkmışsa; ilk sınıflı toplum olan köleci toplum da tarihte uzun bir dönem yaşayıp sonra değişip yıkılarak yerini feodal topluma bırakmıştır. Feodal toplum da ömrünü tamamladıktan sonra tarihin işleyen kanunu gereği çözülüp yıkılmış yerini kapitalist topluma terk etmiştir. Kapitalist toplum düzeni de tarihseldir. Bir başlangıcı olduğu gibi sonu da olacaktır. Tarihin doğru ve bilime dayalı çözümlemesi ile bu apaçık görülebilmektedir. Bu toplum düzenini tarihten koparmak için, sınıflı toplumların daha önceki şekillerinde işlemiş olan tarihin kanunlarının bu düzen için işlemeyeceğini ileri sürebilmek için hiçbir mantıki neden yoktur. Tarihin etkilerinden, değişmeden, çözülmeden ve nihayet yıkılmaktan kapitalist toplumu koruyan hiçbir şey yoktur.

Dolayısıyla bugün yaşanan toplumsal eşitsizlikleriyle birlikte bu düzen de tarih sahnesinden yerini yeni bir toplumsal düzene bırakarak çekilecektir. Kendinden önceki sınıflı toplumların kaderi, kapitalist toplum için de kaderdir. Kapitalizmin tarih sahnesinde belirli bir işlevi ve sınırlı bir ömrü vardır. İşlevi bitince sahneyi terk edecektir.

Devrimcilik İnsanın İnsanlığa Sahip Çıkmasıdır

Bütün eşitsizlikçi ideolojilerde ortak bir motif çok yaygın olarak kullanılan bir motif, doğadaki eşitsizlikleri aynen topluma yakıştırmaktadır. İnsan aklını kaba analojilerle çelmeye, düşünmekten alıkoymaya; mantığın yol ve yöntemleriyle doğru düşünme ve sonuçlar çıkarabilme eyleminden saptırmaya yönelik bu benzetmeler; insan zihninin düşünmekte ilk adımı olan iki şey arasındaki benzeyeni görmekte özdeşlikler kurmak özelliğine hitap eden çok eski Çağlardan beri kullanılagelmiş bir yöntemdir.

“Beş parmağın birbirine eşit” olmadığı söylenir. “Doğada eşitlik olmadığı, kiminin güçlü, kiminin güçsüz yaratıldığı” söylenir. “Kiminin zeki ve akıllı, kiminin aptal olduğu; kiminin üstün ve yönetmek için, kiminin ise aşağı ve yönetilmek için yaratıldığı” söylenir. Doğada nasıl güçsüz hayvanlar güçlü hayvanların yemi oluyorsa (“büyük balık küçük balığı yutuyorsa”) bunun gibi toplumda da güçlü olanın güçsüzü yutacağı, üstünlük kuracağı anlatılır. Doğadaki eşitsizlikler ve kıyasıya mücadele; insanlar arası ilişkilerin ve toplumsal eşitsizliklerin açıklanmasında örnek ve kanıt olarak ileri sürülüp bir kısım insanın diğer bir kısmı üzerindeki üstünlüğü, ezmek, sömürmek, yönetmek ve hatta öldürmek hakkının kaynağı olarak gösterilmeye çalışılır.

Oysa doğadan gelen eşitsizlikler toplumsal eşitsizliklerin kaynağı olamazlar. Fizik olarak güçlü insan bu gücünü diğer bir kısım insan üzerinde baskı kurmakta kullanmaz. Bir insan fizik güçlülüğünü ya da zekâ ve akıl üstünlüğünü güçsüzü ezmekte, sömürmekte doğanın kendine verdiği bir hak olarak görmez. İnsan doğası böyle değildir. Yani, insan doğası, eşitsizlikçi ideolojilerin göstermeye çalıştığı gibi değildir. İnsanın insanla ilişkilerinde insanın insanlığına yapışık bir özellik aranıp, buna insan doğası denecekse bu eşitsizlikçi ideolojilerin göstermeye çalıştığının tam tersidir. İnsanın insanlığa yapışık özelliği, güçlünün güçsüze; zeki olanın daha az zeki olana; eğitilmiş ve yetenekli olanın böyle olmayana yardımı yönündedir. Böyle bir davranış insan onurunu okşayan, insanı tatmin eden yani insanca olan davranıştır.

Toplumsal eşitsizliklere bir çeşit doğa kanunu gereğiymiş, bir doğa düzeniymişçesine boyun eğmeyi telkin eden ideolojiler, eşitsizlikçi moral ve kültür değerler, insanı toplumsal bir varlık olduğu gerçeğinden koparmaya, uzaklaştırmaya çalışırlar. Böylesi telkinlerle koşullandırılmış insan, düzenin istediği insan tipidir. Kolayca güdülen, yönetilen, güçlü karşısında boyun eğen, güçsüze karşı gaddar olan, aşırı derecede bireyci, doğadaki vahşet durumunu toplumdaki insan ilişkileri içinde geçerli kabul eden, herkesin herkesle kıyasıya bir rekabet ve mücadele içinde olduğunu kabul ederek davranmaya çalışan; böyle bir ortamda kişisel çıkarlarını düşünmekten başka bir ilkeye sahip olamayan insandır. Açıktır ki böyle bir insan yalnızdır. Bireysel kurtuluştan başka bir şey düşünemeyen, umut edemeyen çaresiz bir kişilik sergiler.

Evet, düzenin bütün çağdaşlık iddialarına karşın insanına telkin edebildiği ahlak felsefesi kısaca budur. İnsanı yalnızlaştırarak insanlığından yabancılaştırmak suretiyle toplumsal eşitsizliklere, baskıya, sömürüye, haksızlığa dayanabilir, yönelebilir insan tipleri yaratma amacına koşulmuş bir ahlak felsefesi…

Bu egemen ahlak felsefesinin kişiliksizleştirme, yoğun telkinleri ve ideolojik koşullandırmaları altındaki insan; kendinin toplumsal bir varlık olduğunu göremeyip toplumda birbirleriyle kıyasıya rekabet eden tek tek bireyler olduğu sanısıyla yaşamına yön vermeye çalışan bencil insan; diğer insanları itip kakarak, aldatarak, ezerek paçayı kurtarabileceği, “köşeyi dönebileceği” telkinlerine sonuna kadar açıktır. Nitekim bireysel kurtuluş “köşeyi dönme” felsefelerinin ne derece yaygın ve şiddetli bir insan (ahlak) dejenerasyonuna yol açtığı her gün gözler önünde yaşanan bir toplumsal gerçeklik haline gelmiştir. Bir başka açıdan söyleyecek olursak bugünkü sınıflı toplumda, toplum ve düzen, insanı yiyerek, insanı insan olmaktan çıkararak yaşıyor, ayakta duruyor.

Toplumsal eşitsizlikleri insan doğasına bağlayan; insana olumsuz, çirkin karakterler yakıştıran; insanın iyi değil, kötü olduğu varsayımını ideolojikleştiren her çeşit eşitsizlikçi ideolojiler karşısında devrimciler, insanı yücelten bir dünya görüşünü ve ahlak felsefesini dile getirirler. Devrimciler insanın toplumsal eşitsizliklerden, baskı ve sömürüden kurtulduğu koşullarda çok daha özgür ve mutlu olacağını; yabancılaşmadan ve yalnızlaşmadan kurtulmuş insanın toplumla ve bireyle ilişkilerinde bugünün sınıflı toplumlarında hayal edilmesi bile zor bir yüksek tatmin ve mutluluk düzeyine ulaşacağını savunurlar. İnsana da ancak böylesinin yakışacağını; insanın insanlığını ancak böyle keşfedip yaşayacağını söylerler. Devrimcilik insanın insanlığına sahip çıkmasıdır.

Devrimcilik Düzen Eleştirisidir

Çağımızın sınıflı ve sömürüye dayanan toplumu, kapitalist toplumdur. Devrimciler, bu toplumu ve sömürü düzenini; sömürüsüz, baskısız, özgür ve eşitlikçi bir toplumun olanaklı olduğunu ve bunu çağımız insanının gerçekleştirebileceğini; bunun maddi koşullarının mevcut düzen tarafından üretiliyor olduğunu gösterebilmek için incelerler ve eleştirirler. Bunun için kapitalist toplumu bütün yönleriyle ayrıntılı olarak ele alıp, bilimin yöntem ve araçlarıyla inceler, çözümlemesini yaparlar. Kapitalist düzenin ne olduğunu; kendinden önceki toplumsal düzenden hangi ekonomik ve sosyal süreçlerin sonucu oluşup ortaya çıktığını; sistem olarak nasıl işlediğini; düzenin ürettiği sorunların neler olduğunu ve bu sorunların sistem tarafından nasıl ve hangi mekanizmaların çalışması sonucu üretildiğini; sistemin, tarih içindeki yerinin ne olduğu ve geleceğinin nasıl olabileceğini inceleyip ortaya koyarlar.

Yine, kapitalizmin özel bir aşaması (tekelci aşaması) olan emperyalizmi inceleyerek, kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükseldikten sonra bir sistem olarak sınırlarına ulaştığını ve bu aşamadan itibaren tarihsel olarak çöküşe geçtiğini gösterirler.

Emperyalizmle demokrasi ilişkisini inceleyerek, tekellerin ve emperyalizmin demokrasi değil egemenlik istediğini gösterirler. Ve faşizmin de buna bağlı bir olgu olduğunu, tekellerin ve emperyalizmin bir türevi olduğunu ortaya koyarlar.

Emperyalizmin çağımızda savaşların kaynağı olduğunu söyler ve gösterirler. Sömürgeciliği ve emperyalizmden kurtuluş savaşlarını inceleyip bunlardan çıkartılacak dersleri gösterirler.

Emperyalist-kapitalist sistemin dünya ölçeğinde, durumunu çözümleyip izleyerek; emperyalist devletlerin bloklaşmalarını, sömürgecilik politikalarındaki değişiklikleri, yeni sömürgeciliği, bölgesel savaşları ele alıp açıklamasını yapmaktadırlar.

Ve ülkemizin emperyalist-kapitalist sisteme bağımlılığı konusunu ele alır; bunun toplumumuz üzerine etkilerini, ekonomik, siyasal, kültürel sonuçlarını inceleyip sergilerler.

Devrimcilik Emperyalizme Karşı Mücadele Demektir

Emperyalizm olgusunun çağımız toplumlarındaki rol ve etkilerini anahtar sorun olarak ele alan devrimciler, emperyalist sömürünün bizim gibi toplumların gelişmesini çarpıttığını; bu çarpıklığın toplumun bütününde olduğu kadar, toplumsal gelişme ve oluşumların ayrı ayrı bütün alanlarında zincirleme sorunlar ürettiğini; geri kalmışlık zincirinin kırılabilmesinin emperyalizmin ülkemize tasallutuna son vermekten geçtiğini saptamaktadırlar. Bu nedenle ülkemiz devrimcileri, emperyalizm olgusunun iyi bilinmesini ve bunun halka anlatılmasını çok önemli görürler. Emperyalizme bağımlılığı getirebilecek her şey karşısında son derece duyarlı olunmasını isterler.

Emperyalizmin, toplumumuz üzerindeki sömürüsü ve müdahalesine son vermeden gelişmiş, sömürüsüz baskısız eşitlikçi ve özgür bir toplum kurabilmenin olanaksız olduğu gerçeği, emperyalizme karşı mücadeleyi devrimciliğin ayrılmaz bir parçası yapar.

Sonuç Olarak

Hakkımdaki iddia ve suçlamalara cevap verdim.

Mahkemenin başından beri, sorgumda, dilekçelerimde ve son olarak savunmamda göstermeye, çalıştığım gibi bu suçlamaların hiçbiri somut suçlamalar değildir. Savcıların delil kabul edilmesini istedikleri işkence ifade ve tutanaklarına göre dahi bu suçlamaların kanıtlanabilmesi mümkün değildir. Gerçek dışı suçlamalardır. Hiçbiri somut bir suça, somut bir eyleme ilişkin iddialar değildir.

Normal bir hukuk ve yargı düzeninde insanlar, bu davada hakkımda ileri sürülmüş olduğu gibi kanıtsız, varsayım ve yorumdan ibaret ve gerçekle çelişeceği de kolayca ve apaçık görülebilen yorumlardan ibaret iddialarla mahkemeye çıkarılmaz, yargılanmazlar.

Normal bir hukuk ve yargı düzeninde böyle İddianameler ve böyle Mütalaalar hazırlanamaz.

Normal bir hukuk düzeninde ve normal bir yargıda insanlar; davamızda olduğu gibi, hukuk dışı, kanun dışı yollar ve işkencelerle yapılan soruşturmalara tabi tutulamazlar. Ve böyle soruşturmalarla temin edilmiş ve ancak işkence yapıldığına kanıt olabilecek emniyet “ifade” ve tutanaklarıyla yıllarca tutuklu tutulamazlar. Ve böylesi belgeler delil kabul edilerek hükümler verilemez.

Ama ben yıllardır ölümden beter işkenceler altında tutularak yasa ve hukuk dışı, asılsız suçlamalarla yargılanıyorum.

Neden?

Devrimci olduğum, ülkemin iyiliğini ve güzelliğini istediğim için; faşizme karşı olduğum, demokrasi istediğim için;

Yoksul halkımızın çıkarlarını savunduğum, sömürüye, baskıya, zulme karşı olduğum için;

Ülkeme ve halkıma aydınlık bir geleceği layık gördüğüm, sömürüsüz, baskısız, özgür, kalkınmış, bolluk, eşitlik ve kardeşlik içinde mutlu bir gelecek istediğim için; 12 Eylül rejiminin öfkesine maruz kaldım. Cinnet haline yükselmiş bu öfkenin insanlık dışı şiddetine maruz kaldım ve “12 Eylül Adaletine” teslim edildim.

Bütün hırsızları, namussuzları, soyguncuları; emperyalizmin ve faşizmin, sömürücülerin yardakçılarını baş tacı edenler, bizim ezilip yok edilmemizi istediler ve halâ istiyorlar…

İşte yargılanmamın nedeni budur.

Bütün bu gerçeklerden ve gözlerimizin önünde yaşananlardan sonra, vereceğiniz kararla 12 Eylül rejiminin haksız ve çirkin şiddetine hukuku ve yargıyı da ortak edip etmeyeceğiniz anlaşılacaktır. Bu her şeyden önce sizin kendi vicdanınızı ilgilendirecektir tabii…

Ama tarihin ve halkların da vicdanları vardır.

Sizler de vereceğiniz kararla tarihin ve halkımızın vicdanında yargılanacaksınız. İnanıyorum ki tarih ve halkımız, 12 Eylül şiddetine araç edilmiş “12 Eylül Adaletini” kesinlikle reddedecek; mahkûm edecektir.

Ben devrimciyim. 12 Eylül şiddeti, yaşadığım onca eziyet ve işkenceler; düşünce ve inançlarımı yok edememiştir. Ülkeme ve yoksul halkıma beslediğim güzel duyguları içimden söküp alamamıştır, gönlüm hala iyiye, güzele, insanlığa, özgürlüğe, barışa, eşitliğe, kardeşliğe, sosyalizme; ülkemin bağımsız, özgür ve aydınlık geleceğine olan inançla doludur.

Kaynak: 4. Kolordu Komutanlığı 1 Nolu Askeri Mahkemesinde görülen Devrimci Yol Davasında yapılan kişisel savunmadan bir bölüm. (Türkiye Sorunları Dizisi-6)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir