14/10/19

Neil Faulkner – Neoliberalizm Nedir?

neoliberalizm

Önceleri “parasalcılık” ya da “Thatchercılık” denilen neoliberalizm, kimi zaman ideolojik bir sapmadan ibaret olarak görülür. Bu son derece yanlıştır.

Neoliberal akademisyen, gazeteci, siyasetçi, bankacı ve girişimcilerin benimsedikleri “serbest piyasa” teorisinin, kapitalist ekonominin fiilen nasıl çalıştığını kesinlikle açıklayamadığı doğrudur. Bu teori, bununla uğraşmak yerine gerek sisteme yerleşik açgözlülüğe, yoksulluğa ve kaosa, gerekse siyaset ve iş dünyası seçkinlerinin tuhaf, hak edilmemiş zenginliklerine sözde bilimsel bir gerekçe sunar. Bu anlamda neoliberalizm, yönetici sınıfın kendi kendini haklı çıkaran ideolojisinden başka bir şey değildir.

Ama neoliberalizm, 1970’lere gelinceye kadar kıyıda köşede kalmış sağcı bir görüştü. Friedrich Hayek ve Milton Friedman gibi serbest piyasa teorisyenlerine takıntılı tipler diye bakılıyordu. İktisatçılarla politika yapıcıların ezici çoğunluğu, devlet müdahalesi ile kamu harcamalarının ağırlığını hissettirdiği karma bir ekonomiyi destekliyordu.
1970’lerde, devlet güdümlü kapitalizmin biriken çelişkileri, Büyük Patlama’yı sona erdirip dünyayı Uzun Durgunluk’a iten krizi hızlandırdı. Neoliberalizm bu krize verilen yanıttır. Özünde, küresel zenginlerin diğer herkesle mücadele ettikleri bir sınıf savaşıdır. Amacı, emekçilerin 1945’ten bu yana elde ettikleri kazanımları ortadan kaldırmak, sömürü ve kâr oranını yükseltmek, zenginliği emekten alıp sermayeye verecek şekilde yeniden bölüştürmektir.

İlk itki, Uzun Durgunluk sırasında kapitalistler arası rekabetin şiddetlenmesiydi. Daralan pazarlar, hem işçi çıkararak hem de çalışmaya devam edenlerin ücretlerini aşağı çekerek patronların maliyetleri düşürmesi gerektiğini ifade ediyordu. Bu bir kere başladı mı küresel bir “dibe doğru yarış”a dönüşüyor ve krizden ortaya çıkan yeni ekonomik düzenin daimî bir özelliği haline geliyordu. Ulusal ekonomilerin, otarşik blokların ve devlet güdümlü kapitalizmin çağı artık geçiyordu. Küresel ekonominin, ulus devletlerin kontrolü dışındaki uluslararası bankalarla çok-uluslu şirketlerin egemenliğine girdiği yeni bir çağın ilk ışıkları ufukta yükseliyordu.

Neoliberal kapitalizmin finansal ve sınai mega-şirketlerinin yükselişi, birçok yönden ana hatlarıyla belirlenebilir. Örneğin ABD’nin doğrudan yabancı yatırımları, 1950’de 11 milyar dolardan 1976’da 133 milyar dolara yükseldi. Amerikan şirketlerinin uzun vadeli borçlanmalarının hisse senedi değerlerine oranı, 1955’te %87’den 1970’de %181’e yükseldi.

Başka bir örneğe bakacak olursak, Batı Avrupa bankalarının döviz işlemleri 1968’de 25 milyar dolardan 1974’te 200 milyar dolara çıktı. 74 az-gelişmiş ülkenin toplam borcu 1965’te 39 milyar dolarken 1974’te 119 milyar dolara tırmandı.

Büyük Patlama sırasında damla damla biriken bu niceliksel değişimler, 1970’lerde taşma noktasına geldi. Küresel şirketler artık ulus devletleri gölgede bırakmıştı. Chris Harman, Uzun Durgunluk’u yorumlarken 1984’te şöyle diyordu:

Sanki savaş öncesi dönemin krizi yeniden sahneye konuyordu ama bir farkla. Ulusal ekonominin bankalarından borçlanan rakip firmalar yerini uluslararası ekonominin uluslararası bankalarından borçlanan devlet kapitalizmlerine ve çok-uluslu firmalara bırakıyordu.

Böylece ulusal yönetici sınıflar üzerinde, “kendi” işçi sınıflarını daha fazla sömürmeleri için amansız bir baskı oluştu. Yüksek ücretler yeni yatırımların gelmesini engelleyebilirdi. Keza kamu hizmetleriyle sosyal yardımları karşılamak için iş dünyasına salınacak vergiler de. İş-yerlerini daha güvenli yapmak, çalışma saatlerini sınırlandırmak ve doğum iznini güvenceye almak üzere tasarlanmış yasalar için de durum benzerdi.
Yönetici sınıfın karşı saldırısı, ilk kez 1973 askerî darbesinin ardından Şili’de test edildi. Kısa bir süre sonra, 1975’te Muhafazakâr Parti’nin lideri olarak seçilen Margaret Thatcher bu yaklaşımın en önde gelen taraftarıydı.1979’da başbakan olan Thatcher, iki seçim daha kazanarak 1990’a kadar görevde kaldı. Neoliberalizmin yılmaz bir savunucusuydu.

Daha önce Edward Heath’in Muhafazakâr Parti hükümeti, 1972’de ve ardından 1974’te sanayideki eylemlerle yıkılmıştı. Thatcher sendikaları, refah devletini ve işçi sınıfını hedef alan topyekûn bir karşı saldırı başlatmaya kararlıydı. Heath idaresiyle mücadelede başı çeken maden işçileri başlıca hedefti.

Maden ocaklarının kapatılması programı, madencileri hem geçim kaynaklarını hem de kendi topluluklarını kurtarmak için ümitsizce bir kavgaya sürükledi. Tarihin en uzun süren kitle grevi yaşandı –bir yıl boyunca (1984-85) 150.000 işçi grevdeydi. Madencileri paramiliter tarzda polis şiddeti, mahkeme oyunları ve medyanın yalan yağmuru bekliyordu. Sonunda geçim kaygısıyla işlerinin başına döndüler. Madencilerin yenilgisi, Britanya sendikacılığının belini kırdı. Britanya, 1970’lerin başlarında dünyanın en iyi örgütlenmiş ve en militan işçi sınıflarından birine sahipti. 1985’ten bu yana sendikalı sayısı yarıya düştü ve son 20 yılda Britanya’da grev oranı, 19. yüzyıldan beridir en düşük seviyesindedir.

Madencilerin yenilgisinin küresel önem taşıdığı bugün açıkça görülebiliyor: Uluslararası yönetici sınıfın, işçi sınıfının neoliberalizme karşı direnişine indirdiği en önemli darbedir. Thatcher ile takipçilerinin, kesinti ve kamu işletmelerini tasfiye programını öne çıkarmasına izin vermiştir.

Millileştirilmiş sanayilerin ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, hem kamu hizmetlerinde çalışan örgütlü işçilerin büyük pazarlık yapılarını parçalar, hem de rakip işverenlerin, imtiyaz hakları ve ihaleler için birbirleriyle yarışırken karşılıklı fiyat kırarak ücretleri aşağı ittikleri koşulları yaratır. Bu, Piyasalaştırma ile özelleştirmenin gerçek amacıdır: Bunlar, sendikal örgütlenmeyi zayıflatacak, güvencesizliği artıracak, ücretleri aşağı çekecek ve refahı çalışan insanlardan şirket zenginlerine doğru yeniden bölüştürecek mekanizmalardır.

Özel kesim sermayesi, kamu hizmetlerinin başlıca sağlayıcısı olarak devlet sermayesinin yerine geçiyor. Devlet, vergi gelirlerini konutlar, hastaneler, okullar ve refah sistemi biçiminde sosyal ücret olarak tekrar sisteme sokmak yerine, bu hizmetleri sunmaları için şirket vurguncularına para ödüyor ve onlar da bu hizmetlerin teminini, ödeme gücüne göre yeniden şekillendiriyorlar. Sendikalar zayıflatılıyor, hizmetler sınırlanıyor ve maliyetler düşürülüyor. Bundan asıl faydalananlar, neoliberal kapitalizmin küresel mega-şirketleridir.

Güvenlik firması G4S bir örnektir. Bir dizi satın alma ve birleşme faaliyeti sonucu kurulmuştur bu şirket. Şu anda 125 ülkede 650.000 kişi istihdam ediyor –%39’u Asya, %19’u Avrupa, %17’si Afrika, %9’u Kuzey Amerika, %8’i Latin Amerika ve %8’i Ortadoğu’da. Britanya’da hapishaneleri, polis hizmetlerini yürütüyor ve halka açık etkinliklerde güvenliği sağlıyor. Kamu sektörü özelleştirmelerinden en fazla faydalananlardan biri olan şirket, 2011’de Britanya’daki faaliyetlerinden 1,59 milyar sterlin gelir elde ediyordu. Kurumlar vergisi olaraksa yalnızca 67 milyon sterlin (%1,5) ödüyordu.

Devlet güdümlü kapitalizmin sonu bu nedenle devletin sonu demek değildir. Ekonomi yönetiminde, sanayi yatırımlarında ve refah hizmetlerinin sunulmasında devletin rolü daralmıştır. Ama başka rolleri genişlemiştir.
Devlet her zaman sermaye için büyük bir pazar olagelmiştir. Ama kamu hizmetleri satıldıkça iş fırsatları hızla artmaktadır. Örneğin Britanya hükümeti şu anda Ulusal Sağlık Hizmeti’ni özelleştiriyor. Yıllık sağlık bütçesi 125 milyar sterlin. Britanya’da sağlık hizmetleri kısa bir süre sonra bir avuç özel şirketin hâkimiyetinde olacak.
Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu gibi devletler arası organlar dahil olmak üzere devlet, ekonomik kriz yönetiminde de merkezî rol oynamayı sürdürüyor. 2008’den bu yana, uluslararası finans kapitale koltuk değnekliği yapmak amacıyla iflas etmiş bankalara trilyonlarca dolar pompalayan bir mekanizma işlevi görüyor.

Bu arada devletin, yönetici sınıfın hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlarına (kapitalizm karşıtı göstericilere, grev yapan işçilere, gerillalara, bağımsız bölgesel güçlere) karşı kullanılacak silahlı bir kuvvet olarak asli ve özgün rolü, neoliberal dönemde artmıştır. Kesintiler, özelleştirmeler ve artan eşitsizlikler, toplumun bütünlüğünü ve birlikteliğini zedelemiştir. Hastane inşa ediyorsanız hemşirelere ihtiyacınız olur. Onları kapatırsanız polise ihtiyacınız olur. Neoliberalizmin tipik özellikleri küreselleşme, özelleştirme ve askerîleşmedir. Bunlar bize, Büyük Patlama’nın devlet güdümlü kapitalizminden tamamen farklı bir yeni dünya düzeni bırakmıştır.

Bu yeni dünya düzeni jeopolitik olduğu gibi ekonomik bir biçime de sahiptir. İki olay (1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’nin çökmesi), Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasından çıkıp ekonomik ve jeopolitik bakımdan daha parçalı bir Teröre Karşı Savaş dünyasına girdiğimizin işaretleri olmuştur.

Kaynakça;

Neil Faulkner, Marksist Dünya Tarihi, Çev. Tuncel Öncel, Yordam Kitap, Haziran 2014.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir