14/10/19

Niyazi Berkes – Abdülhamit Rejiminin Portresi

abdulhamit-rejiminin-portresi

Anayasalı bir İslam devleti modeli olarak alınan II. Abdülhamit rejiminin yönetim sistemi, saydığımız koşullar altında, genel bağlılığı ta baştan sağladıktan sonra ne Anayasanın ne de Parlamentonun fazla bir önemi kalmıştı. Ancak teoride ikisi de vardı. Abdülhamit’in Anayasayı ve Parlamentoyu kaldırdığı iddiası, ancak onları teoride kalmış organlar olarak askıya alması anlamında doğrudur. Teoride ikisi de rejimin sonuna kadar vardı. Yasama gücü olmayan, halk iradesinden doğmamış olan Parlamentonun zaten gerçekliği yoktu; Anayasanın ise kendisinde bulunan bazı maddeler onu hükümsüz ve gereksiz yapmıştı.

Asıl güç, sultan ve halife olarak padişahın etrafında toplandı. Abdülhamit, Parlamento yerine bir dizi özel danışma komitesiyle kendini çevreledi. Bu istişare komiteleri siyasal, dinsel, askeri sorunlarda padişaha danışmanlık yapıyorlardı. Bir bakıma Abdülhamit, Yeni Osmanlıların İslam constitutionnalisme’i saydıkları “meşveret usulü”nü onlardan daha tutarlı ve daha doğru yolda uyguluyordu.

Bütün güçlerin merkezleşmesinin yaratıklarından biri, geniş bir bürokrasi örgütü oldu. Bu bürokrasi, bu rejimin en baskıcı, fakat en zayıf yanı olmuştur, çünkü çağdaş bir yönetim sistemi olması için gerekli kadrolardan ve rasyonel yöntemlerden yoksundu. Bu merkezleşmiş bürokrasiye yarayan tek mütevazı modern teknik araç telgraftı. Bu dönemde Batı uygarlığından alınıp çok benimsenen en önemli teknik araç bu olmuştur. Başkent ile vilayetler arasında sayısız gizli haberleşmeler için icat edilmiş şifreler, hükümet yönetiminin en geliştirilmiş aracı oldu. Yazılı haberleşmede kullanılan ağdalı Osmanlıca ile şifre dili büyük bir aykırılık gösteriyordu.

İlk telgraf hattı, 1855’te Kırım Savaşı sırasında açılmıştı, fakat Abdülhamit döneminde 30 bin kilometreden fazla telgraf hattı gerilmiştir. Bu hatlar Hicaz’a, Yemen’e kadar uzanıyordu. Başkent, Ege ve Akdeniz’deki adalara da telgraf kablolarıyla bağlanmıştı. Mors işaretleri çabucak Türkçeye uygulanmış, en son model telgraf makineleri getirtilmiş, Fransa’ya telgrafçılık öğrenimi için öğrenciler gönderilmiş, telgrafçı yetiştirmek için kurslar açılmıştı. Osmanlı hizmetinde çalışan bir Fransız telgraf mühendisinin dediği gibi, Türkiye yol ve demir-yollarının gidemediği yerlere kadar telgraf hatlarını geren ilk ülke olmuştu. Abdülhamit rejimine sadakatle hizmet eden “telgraf”, onun yıkılışına da ilk önce yardım eden araç olmuştur. Bu çeşit diyalektik çelişkilere başka alanlarda da rastlayacağız.

Bürokrasi, başka bir örgütün daha gelişmesini gerektirdi. Bu, memurların ve amirlerin devlete bağlılığını kontrol edecek kişilerden meydana gelen geniş bir hafiye ve jurnalci örgütüdür. Bu örgüt, denetleme ile görevlendirildiği bürokrasi örgütünden farklı olarak gizli, resmi olmayan bir örgüttü; fakat haber toplama ve verme işinde sınırsız özgürlüğü vardı. Türk diline olan hediyesi onun bürokratik kaynağını açıklar. Fransızcadan gelen “jurnal” sözcüğü, bürokraside memurların amirlerine verdikleri günlük rapor anlamından çıkarak, başkaları hakkında gizli rapor verme anlamını kazandı. Hafiyelik ve jurnalcilik örgütünün başkentte “Baş Hafiye” adı altında bilinen resmi bir makamı, dairesi ve ödeneği olmakla birlikte, hafiye ve jurnalci kadroları temelde geniş bir gönüllü ordusuydu.

Bu gönüllü hafiye ve jurnalci ordusunun padişahın idaresine, telgraf ve bürokrasi kadar başarılı bir katkısı olduğu söylenemez. En önemli başarısı, rejimin tehlikeli saydığı kişileri, gölgelerinden korkacak kadar uslandırması olmuştur. Bunlara gördüklerini değil, hatta duyduklarını bile değil, tahmin ettiklerini, şüphe ettiklerini de bildirme özgürlüğü verilince, saray devleti okumaya bile vakit bulamayacak kadar çok gizli rapor içine gömüldü. Bunların birçoğunun asılsız oluşu, inanılırlık değerlerini bile kaybettirmeye başladı. Birçok kişi, başkalarına kötülük etmek düşüncesinden ziyade kendilerini korumak düşüncesiyle görünüşte önemli, aslında temelsiz haberler uydurup göndermeye, bazıları da bundan iyi bir gelir sağlamaya başlamışlardı. İnanılırlığını yitiren örgüt, bir bumerang gibi geriye teper. Pek muhtemel olarak halk, böyle bir örgütün varlığından bile habersiz kalmıştır; çünkü bu örgütün hedefi halk değil, padişahı düşürebilecek mevkide olan kişilerdi. Bunlara sadrazamlar, şeyhülislamlar, nazırlar ve paşalar, yüksek komutanlar ve genç öğrenciler dahildir. Padişahı halkı güden bir çoban sayan şeriatçı ideolojide, halktan ürkmeye lüzum yoktur.

Tanzimat döneminde yönetim işlerinde okuryazar yetiştirme amacıyla kurulmuş olan Mülkiye okulu, Abdülhamit döneminde Mekteb-i Mülkiye-i Şahane olarak Abdülhamit’in itibarlı bürokrasisinin eğitildiği merkez olurken, okumuşlar bile jurnalci ve hafiye olarak rejimin gözü ve kulağı olurken, Abdülhamit ilk en büyük başarısını ordu ve donanmayı kendine bağlamakta göstermiştir. Ordunun ve Abdülaziz’in savaş gemisi merakı sayesinde gelişen donanmanın 1876 devriminde nasıl önemli bir payı olduğunu gözüyle görmüştü. Süleyman Paşa’nın St. Cyr modeline göre ıslah ettiği ve devrimci bir ocak durumuna getirdiği Harp Okulu ve komutanları tehlikeli kişilerdi. Bunlar Abdülaziz’in sarayını sardıkları zaman, hiddetinden balkona koşan padişahın, kendi donanmasının toplarının saraya çevrili durduklarını görünce ayağı suya ermişti. Bunlar, her şeyi gözetleyen Abdülhamit’e dersler vermişti.

Onun için daha Kanun-ı Esasi Komisyonu çalışmaları zamanında, kendi yarınının güvenliğini sağlayacak alçakgönüllülük girişimlerini başlatmıştı. Önce sarayda sıkı bir yönetim kurduktan sonra (V. Murat tahta çıktığı zaman Ermeni ve Rum sarraflarına bir milyon altından fazla borcu olduğu halde, Abdülhamit’in tahta oturduğu zaman yüz bin altın birikmiş serveti olduğu söylenir), tahta oturuşunun on beşinci günü Başkomutanlık Dairesi’ne (Serasker Kapısı) giderek komutanlar ve subaylarla akşam yemeği yedi. Başkomutan Redif Paşa’ya seslenen bir nutuk söyledi. II. Mahmut zamanından beri hiçbir padişahın yapmadığı bir alçak-gönüllülük gösteriyordu. Dört gün sonra, tersaneyi ziyarete giderek ulema ile iftara oturdu. Bakanları saraya davet ederek Mabeyin paşa ve beyleriyle birlikte hepsine ziyafet çekti. Rusya savaşı dolayısıyla, askeri Haydarpaşa Hastanesini ziyaret ederek cepheden gelen yaralılara atiyeler dağıttı. Camilere giderek halkla birlikte namaz kıldı.

Zamanla, Abdülhamit güven sağlayan bir müşir ve gazi komutanlar grubuyla kendini çevreledi. Hüseyin Avni Paşa’nın 1876’da yaptığı askeri ıslahatın meyvelerini o topluyordu. Kendisi de 1883’te Alman generali von der Goltz’u getirtti. Onun yaptığı en önemli ıslahat, kurmay subaylığını ve bu onların savaştaki önemini kurmak oldu. Fakat Abdülhamit’in, Goltz Paşa’nın Avrupalı kafasıyla giriştiği askeri harekât eğitiminden ve manevralarından ödü patlamaya başlamıştı. Alman generali, dostlarından birine yazdığı bir mektupta şöyle der: “Padişahın evhamı yüzünden burada, gerçekte iyi bir ordu kurulamaz… Atış eğitimleri zamanında o kadar sinirleniyor ki, bazen istifamı verip onu kendi amacına kendi başına ulaşmasını sağlamaya bırakmayı düşünüyorum. Askeri birliklerin yığınak yapması gerektiğinde bunun arkasında bir darbe komplosu olabileceğinden korkuyor. Belki de, orduyu kuvvetlendirmekten ziyade, onu savaşa yaramaz bir güç halinde tutmak istiyor… Padişahın kendi ordusunu kendine düşman sayması yüzünden bütün girişimlerim sonuçsuz kalıyor. Kendi ordusunu, Rusların, Bulgarların, İngilizlerin bir aradaki ordularından daha tehlikeli bir düşman gibi görüyor.”

Abdülhamit, Goltz Paşa’nın yetiştirdiği kurmay subaylarından ziyade, “gazi” ve “müşir” unvanlarını verdiği, göğüslerini nişanlarla donattığı paşalara dayanıyordu. Bu paşaların yetiştikleri zamanlarda Osmanlı ordusunda henüz kurmay eğitimi ve örgütü yoktu. Bunlar, kurmaylığın ne olduğunu bilemediklerinden II. Mahmut zamanındaki alaylı komutanlar gibi cesaret, kahramanlık, tecrübe görmüşlük gibi şeylerle ordularını yönetirler, fakat harekâtları daima saraydan denetlendiği için oradan çıkarılan emirlerle çatışma haline düşerler, ya azledilirler ya orduları bozulur ya da kendileri şehit olurlardı. Başarı gösterenlere “gazilik” verilirdi. Bu dönemde Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, Yunan Savaşı kahramanı Gazi Ethem Paşa, Doğu cephesinde bulunan Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi hepsi de gazi ve müşir olan yüksek komutanlar Abdülhamit yönetiminin en güçlü destekleri oldular. Saray etrafında bir yüksek ulema, bürokrasi ve paşa aristokrasisi gelişmeye başladı.

Abdülhamit’in bütün stratejisi bu ulema-bürokrat-asker güçlerinin birleşmesini önlemek, onları kendine sadık bir çember yapmaktı. Bunu, haber-alma örgütü, saray adamlarının çalışmaları, ulemayı, bürokratları ve orduyu siyasetten, daha doğrusu saray çevresine kapanmış olan siyasetten ayırmak, onları, rütbeler, maaşlar, atiyelerle tatmin etmekle sağladı. Eski Osmanlı sisteminde olduğu gibi bir yanda padişah ve arkasındaki ulema, bürokrasi ve ordu, öbür yanda halk birbirinden apayrı iki âlem olarak yaşıyordu. Ulus varlığı ve kavramı yoktu. Subaylar arasına ulusçuluk fikri giremezdi. Yalnız Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut subaylar kendi kavimleriyle övünebilirdi; fakat genel olarak ve özellikle Türkler arasında ulusçuluk fikri, jeunelük ve rougeluk sayılırdı. Ancak padişahlık müessesesine karşı, özellikle kurmay subaylar arasında yabancılaşma başladığı zamandır ki ulusçuluk ve devrimcilik gibi tehlikeli fikirler subaylar arasında yeşermeye başladı. Bu devrimci asi subaylardan biri olan Mustafa Kemal’in bu müesseseden ilk kopan genç subay olduğunu zaman gösterecektir.

Fakat Abdülhamit rejimi asıl dayanağını yüksek ulema, bürokrasi ve ordudan ziyade halkta, fukaralığıyla, kader ve kısmet inançlarıyla bürokrasinin ve ordunun örnek olduğu itaatkârlık, “ubudiyyet” denen boyun eğme ve kölelik ruhu içinde, bunlara karşı giden aydınların ve reformcuların karışmalarından kurtulmuş olmanın özgürlüğü altında yaşayan halkta bulmuştu.

Halifeyle halk arasında din bağının kuruluşunda, bu dönemde gelişen yeni bir “din adamı” tipi de büyük rol oynadı. Şimdiye kadar halktan uzak olan resmi ulema aristokrasisinin yanında ve altında, genişleyen ekonomik çöküşler orantılı olarak çoğalan “talebe-i ulum” (medrese öğrencileri), cerciler, hafızlar, imamlar, şeyhler, dedeler, şerifler, seyitler, nakipler, üfürükçüler, müneccimler, büyücüler, mağribiler bol bol yetişmeye başladı. Özellikle tarikatlar ve zaviyeler mantar gibi bitmeye, hatta kuzey Afrika’dan yenileri gelmeye başladı. Eski Nakşibendi, Mevlevi, Rüfai, Şazeli gibi tarikatların yanında Cezayir’den Sudan yoluyla gelen Ticaniyye tarikatı moda oldu. Ticani, Şazeli ve Nakşibendi şeyhleri Abdülhamit’in ve sarayın özellikle tuttuğu itibarlı tarikatlardandı. Arap şeyhleri ve emirleri de görünüşe ayrı bir renk katıyorlardı. Sarayın yakınında kurulan misafirhanede Arabistan emir ve şeyhleri misafir edilirdi. Arap şeyhlerinin en nüfuzlusu, en kurnazı Halepli Ebü’l-Huda es-Sayyadi zamanın en sözü geçer adamlarından biri olmuştu. Bunlar arasında rekabetler, entrikalar dönerdi. Evvelce İstanbul’a geldiğinde rastladığımız ve kendini Afganlı diye tanıtan Cemalettin Efendi de Abdülhamit’in davetlisi olarak gelmiş, o da bu İslam dünyasının parlak din adamlarına ayrılan davetlisi olarak gelmiş, o da bu İslam dünyasının parlak din adamlarına ayrılan köşklerden birine yerleştirilmişti. “Afgani”nin aslını faslını öğrenen Ebü’l-Huda ile Cemalettin arasında şiddetli bir kıskançlık ve düşmanlık baş göstermişti.

Bu profesyonel resmi olmayan “din adamları”nın yarattığı hava içinde, halk arasındaki dindarlık havasını bozacak eylemlere kalkışanları polis cezalandıracaktı. Oruç tutmayanlar, beş vakit namaz kılmayanlar, zındıklık, conluk ve dehrilikle suçlanmamak için çok dikkatli davranmalıydılar.

Tanzimat döneminde masonlukları, rindlikleri bilinen kişilerden tutumunu değiştirip aşırı dindar gözükebilenler yakayı kurtarabiliyorlardı. Kendisi de bir mason olan, Meşrutiyet dönemi şeyhülislamlarından, ulemadan Musa Kazım Efendi (1858-1910), anılarında bu dönüşümü şöyle anlatır: “Mürtekiplerin büyükleri arasına geçen zatlar, ayıplarını örtmek, günahlarını saklamak için daima namaz kılarlar, seccadelerini resmi makamlara bile taşıttırırlardı. Rahmetli Abidin Paşa (Kanun-ı Esasi Komisyonu üyesi) feylesof bir zat olduğu halde (o zaman feylesof demek dinsiz demekti) başını seccadeden kaldırmazdı. Mabeyin’de ve Bab-ı Ali’de makbul ve beğenilir kişi olmak için mutlaka post-nişin güruhuna katılmak zorunluluğu vardı… Halifelik, Tanrılık seviyesine yükseltildi. Saray dolaylarında dergahlar açıldı. Şeyh Zafir, mağripten maşrıka kondu. Ebü’l-Huda ile beraber sarayı tehlilhane yaptılar.”

Bu dönem, halka yalnız cehalet ve durgunluk içinde yaşamanın mutluluğunu vermekle kalmıyor, profesyonel özgürlük düşmanlarının bol bol yetiştiği bir folluk da hazırlıyordu. Halkın kafasına hâkim olmak için bütün yayınlar sansür altına konmuştu. Günlük gazeteler bile, yayımlanmadan önce, resmi sansürlerin denetiminden geçerdi. Sansür müessesesi yalnız tehlikeli fikirlerin önlenmesine değil, aynı zamanda yazarların eğitimine de yarardı. Onların edep, sadakat, din ve hamiyet ölçülerine göre yazı yazmalarını öğreten bir müessese olmuştu. Hafiye ve jurnalciler gibi, sansürcülere de geniş bir hayal gücü özgürlüğü tanınmıştı. Fakat onlar da zaman zaman mikroskoplarını iyi ayarlayamazlar, bazen gözlerinden kaçırdıkları zararlı yazılar olurdu. Böyle zamanlarda jurnalciler onların atlatıldıklarını haber verirlerdi. Bir defasında Servet-i fünûn dergisinde “Edebiyat ve hukuk” gibi masum bir başlık altında Servet-i fünûn gazetesinin ilişkin sayısında çıkan melunca yazıda, Fransa Kral ve Kraliçesinin idamları ve Büyük Devrim’e ilişkin olaylar, kamuoyuna gösterilerek velinimet-i bi-minnetimiz halife-i ru-yi zemin efendimiz hazretlerine karşı ayaklanma teşvik edilmekte olup böylelerine karşı Avrupa’da her memlekette ağır cezalar tertip olunmakta, hatta Amerika’da linç cezası uygulanmakta olduğundan adı geçen gazetenin imtiyaz sahibiyle bütün ilgililerinin derecelerine göre cezalandırılması ve sonucun bildirilmesi hazret-i padişahi’nin irade-i seniyyesiyle bildirilir (teşrin-i evvel 1317/ekim-kasım 1901).

Bu tezkirenin Türkçesi, buraya hayli sadeleştirilerek aldığımız halde, zamanına göre basit bir dille yazılmıştı. Tanzimat döneminin çok tumturaklı bir Osmanlıca geliştirmesine karşılık, Abdülhamit döneminin Osmanlıcasının özelliği tumturaklılık değil, karanlıklık ve güç anlaşılırlıktır. Resmi kitabette ustalık, keskinlik ve aydınlık yerine belirsizlik, karışıklık ve anlaşmazlık üslubu geliştirilmekteydi. Bu konuda yine Musa Kazım Efendi şöyle der: “Yazı ve bildirme üslubu çok dar bir daireye alınarak düşünceler sıkıştırılır, buna resmi kitabet süsü verilirdi. Bu üslup dışına çıkanlar resmi meclislerde ve makamlarda ayıplanır, kötülenirdi. Açık yazmak, açık söylemek, bir iş üzerine ayrıntı vermek bilgiçlik ve haddini bilmezlik sayılırdı. Hükümet işlemleri ve yazışmaları muamma gibiydi. Arka arkaya bitirilmiş cümlelerden sağlam bir fikir çıkarılamadıktan başka, kapalı ve kurnazca kısa yazılmış cümlelerden de anlam ve sonuç çıkarılamazdı.”

Arap yazısı ve Arapça eğitimi görmemiş Ermeni mürettiplerin bilmeden, basın mensuplarının başını derde sokacak oyunlar oynadığı olurdu. Servet-i fünûn dergisini çıkaran Ahmet İhsan, padişahın cülusu dönemlerinden birinde çıkaracağı yıllık için parlak kâğıda basılmak üzere divanî-celî harflerle dizilmiş bir cülusiye hazırlamıştı. Abdülhamit’in tahta geçişini parlak sözlerle tanımlayan bir yerde “ve’l-istihkak” sözcüğü “ve lâ istihkak” biçiminde dizilmişti. Birincisi “hak ederek” (meşru olarak) anlamına, ikincisi ise “haksız olarak” anlamına gelir. Yanlışlık, yazıyı kontrol eden sansür komisyonunun da gözünden kaçmıştı. Talih eseri olarak yıllık ciltlenmeye başlarken birisi bu yanlışlığı fark edince herkeste “bet beniz” attı. O yaldızlı sahifenin bütün kopyaları hemen yakıldı. Buna benzer başka hatalar da yapılırdı. Örneğin, bir yerde “Şevketlû Abdülhamit” dizgisinde iki harf düştüğünden “şu kötü Abdülhamit” olarak çıkmıştı. Bir yerde “leyle-i mesude”, “leyle-i müsevvide” (“mutlu gece” yerine “karanlık gece”) çıkmıştı. Bunların kasıtlı değil, yanlışlıkla yapıldığına inandırmak basın adamlarını uğraştıran bir soru oluyordu. Dizgi yanlışlığı yüzünden değil, yazılan bir fıkradaki anlam yüzünden bir derginin kapatıldığı da oluyordu. Tanzimat döneminin ünlü aydın kafası Münif Paşa, 22 yıl önce çıkardığı Mecmua-i fünûn’u 1882’de çıkarmaya heveslenmişti. Anlamının bilerek mi bilmeyerek mi oluşunu kestirmeyi okuyucuya bırakacağımız bir küçük fıkra yüzünden bu derginin çıkmasıyla kapatılması bir oldu. Bu, ünlü “yıldız-böceği ile bir yolcu” fıkrasıdır. Derginin başına sırf bilim ve edebiyat için çıkacağını, siyasa ve din konuları üzerine yazı konmayacağını belirten, fakat “söz güzelliğinden ziyade anlam güzelliğine” önem verileceğini bildiren bir yazı konmuştu. Fıkra şudur: Bir yolcu gece karanlıkta yolunu şaşırmış. Uzakta bir yıldız-böceği görmüş. Bunu fenerli bir kişi sanarak onun arkasından giderken bir bataklığa düşmüş. Herif kızarak, “Allah müstahakını versin, beni niçin böyle fena yerlere getirdin?” dediğinde, yıldızböceği “Sana benim ardım sıra gel diyen oldu mu?” cevabını vermiş. Fıkranın altına:

            Her ne gelirse sana senden gelir

            Sen onu zannetme ki benden gelir

gibi kurtarıcı iki mısra konduğu halde, Mecmua-i fünûn kurtarılamadı. Fakat Münif Paşa kurtuldu; Abdülhamit onu kendine çekecek bir taktik kullandı; Münif Paşa 1884’te eğitim bakanı bile oldu!

Bir yazar, edebiyat dilinde bol kullanılan itibarlı sözcüklerle kaçınılan tehlikeli sözcüklerin şöyle iki listesini yapmıştır:

İyi sözcükler: ubûdiyyet, sadakat, tevazu, dua, melek-simat, firişte-sıfat, atiye, tebaa-yı sadıka, melek-haslet, ihsan-ı şahane, sâye-i şâhâne, atıfet-i hümayun, takva-perver, asker-perver, vücud-u akdes-hümayun, hilâfet-meap, istifsar-ı hâtır, rukıyyet, afiyet, bende-i has, bende-i adsak, imâmü’l-müslimîn, satvet-i kâhire, şehriyar, nâzım-ı umûr-ı devlet, ihsan-ı bi- imtihan, asr-ı mâdelet-i hasr-ı hümayun, halife-i rû-yi zemin.

Kullanmaktan sakınılacak sözcüklerin bazıları: millet (onun yerinde “ümmet” kullanılacak), hürriyet, murat (onun yerine “mir’ât), Reşat (onun yerine Neşat), vatan, dolap isyan, zulüm, izar, ihtilâl, yıldız, hücre, anarşi, içtima, cemiyet, tamam (?), hitam (?), denaat, su-i kast, hal’ (çözme), meşveret, firar, hafiye, hûn-har, mel-un, mefsedet, mecnun, kaval (buruna kinaye olabilir), hain, musibet, mahkûm, gasp, rüya, (Namık Kemal ?), riya, dinamit, bomba, zeval, konferans, miting, müsavat, adalet, âsi, avene, çete, istikbal, içtihat, cumhuriyet, jön Türk, buhran, sukût, vesvese, şakavet, tebeddül, meşum, esaret, nefiy, mensup, gözde, Hâmit (onun yerine Hâmit veya Hamdi), taraftar, kıyam, irtikâp, irtişa, kıtal, fıkra, siyaset, iclas, barut, namzet, ahrar… Bunlar netameli sözler olduğundan bunları kullanan yazarların ve konuşanların gidişine ve tutumuna dikkat edilirdi. Böyle rejimler için, halkların dilsizleştirilmesi, beyinlerinin çember içine alınması devlet idaresini kolaylaştıran yöntemlerdendir.

Yeni Osmanlıların İslamcı anayasacılığının ve liberalizminin özlediği sistem, sözünü ettiğimiz koşulların çarpıcı etkileri altında işte bu biçime girmişti. O rejime yalnız gâvurlar, Avrupa devletleri, dinsiz Con Türkler, Hıristiyan Arap ve Ermeni ulusçuları düşmandı. Bu birbirinden farklı, birbirine karşıt, uzlaşamaz düşmanlar bir arada yan yana gösterildiği zaman, bunların her birini İslamiyet’in düşmanı ya da Osmanlılığın haini olarak göstermek çok kolaylaşırdı. Bu biçimsiz yan yana gelişlerden en çok zarar gören 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Jeune Türkler akımı oldu. Onların, daha sonra göreceğimiz ideoloji anarşisi içine düşmelerinde bunun epey payı vardır.

Kaynak: Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mart 2017, syf. 343-350

Görsel notu: Abdülhamit elinde öldürttüğü Mithat Paşa’nın kellesinin bulunduğu bir kutu taşıyor Laklak, 1907

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir