16/12/19

Şefik Hüsnü – Ekim İhtilali ve Türkiye

şefik hüsnü ekim ihtilali ve türkiye

TÜRK PADİŞAHLIĞINI YIKAN VE ÜLKEMİZİ KURTARAN HAREKETİ DOLAYLI OLARAK BÜYÜK EKİM İHTİLALİ DOĞURMUŞTUR.

Devrimimizin kazandırdıklarını, her gün ileriye bir adım atmak suretiyle koruyabileceğiz.

1917 yılından önce Türkiye halkının bir gün cumhuriyet şeklini kabul edeceği, padişah sülâlesini ülkeden kovacağı kimin aklına gelirdi? Hatta Rusya Çarlığı yıkıldığı zaman bile, dünyayı karıştıracak kadar derinden gelen bir hareket karşısında bulunulduğu sanılmamıştı. Çünkü mart devriminden sonra çarın yerine geçen halkçı burjuvalar, Çarlığın emperyalist siyasetinden tek bir nokta feda etmemişlerdi. Hele bizim için şekilden başka değişmiş bir şey yoktu. Bu koşullar altında Türkiye’de hiçbir şeyin değişmesi düşünülemezdi. İstanbul’u ve Doğu Anadolu’yu ele geçirmek için sabırsızlanan moskof, pençesini ensemize yapıştırmak üzere tepinip duruyordu.

Ta ki 7 Kasım 1917 gecesi, insanlık tarihinde ilk kez olarak örgütlü ve bilinçli proletarya sınıfı iktidar makamını zorla ve kahrederek ele aldı. Dünya sanki temelinden sarsıldı. Toplumsal hareketi uzaktan ve yakından izleyenler, bu suretle ulaştıkları dönüm noktasından, Genel Savaş’ın – yani genel katliamın – baskısıyle yepyeni bir yola girmek için, insanoğlunun ilk adımı atmış olduğunu sezmişlerdi. İlk hamlede bizde bunun farkına varılamadı. Biz savaşın lehimize sonuçlanması ihtimallerinin arttığı sanısıyle, hayalci hesaplara dalmış, daha ötesini düşünemeyecek derecede kendimizden geçmiştik. Brest-Litovsk görüşmeleri sırasındaki ruh halini hatırlamak bile o zaman olayları ne kaba bir tarzda yorumladığımızı göstermeye yeter.

Fakat olaylar kendi yönünde o denli hızlı gelişiyorlar ki ileriyi görme alışkanlığı olanlar için bile – akımın önüne katılmış değillerse – doğru bir tahminde bulunma olanağı yoktu. Bununla birlikte uzun süre üzülmeye yer kalmadı. Parlak antlaşmaların, kolay başarıların meyvelerini toplamaya vakit kalmadan, 7 Kasım İhtilâlinden henüz bir yıl geçmemişti ki merkezi (ittifak) devletlerin cepheleri, en önde Bulgarlar ve biz olmak üzere, birer birer yarılmaya, ve birer idam hükmünden başka bir şey olmayan mütarekeler imzalanmaya başlandı. Bu, Alman çizmesi altında hor ve hâkir duruma düşmüşe benzeyen Bolşevik Devrimi’nin, hatıra gelmeyen parlak sonuçlarından birincisidir. Bunu izleyen Alman, Bavyera, Avusturya, Macaristan Devrimlerinden söz edecek değiliz. Bunları da doğrudan doğruya Rusya’da başarıya ulaşan hareketin devamı ve tekrarı saymak gerekir.

Ya Türkiye’de cereyan edem olayların bununla ilgisi nedir? Bir kez düşünülsün! Rusya gibi kaynakları tükenmez büyük bir devlet, müttefiklerinden ayrıldığı, eski düzenin yıkılmasından doğan hercümerç içinde, bir gün önceki çıkarlarının tamamen karşısına geçtiği halde, İtilaf emperyalistleri galebe çalmak ve Türkiye’yi Sevr Antlaşması gereğince aralarında paylaşmak olanağını bulabilmişlerdi. Türk köylü ve işçilerinin candan dostu olarak Rus proletaryası, çarlığı devirmek fırsatını ele geçirmeseydi, durumun ne şekil alacağını beş yaşındaki bir çocuk bile kestirebilirdi. Fakat asıl mesele burada değil. Çarlıkla birlikte Rus emperyalizminin yedi kat yerin dibine gömülmesinin bizim için büyük bir iyilik olduğunu herkes bilir. Ve bu konuda çok yazı yazılmıştır.

Kasım İhtilâli’nin yedinci yıl dönümü dolayısıyle bugün aydınlatmak istediğimiz nokta, bu ihtilal ile Türkiye Ulusal hareketi ve bu hareketin hemen arkası sıra götürdüğümüz siyasal değişmeler arasındaki bağdır. Son yıllarda Türk Milleti’nin devrimci hedeflere doğru baş döndürücü bir süratle ve eşsiz bir azimle, arkaya baş çevirmeksizin, yol almasına görmek herkeste derin bir şaşkınlık uyandırmıştı. Ne olursa olsun bu gidişi beğenmeyenler, dışta ve içte öz çıkarlarına aykırı bulanlar, toplumun üst tabakasına mensup bir zümrenin, köksüz, yapmacık bir uygulaması karşısında bulunulduğunu ileri sürerek kendilerini aldatmayı yeğliyorlardı.

Devrime ve halka gönül verdikleri için, durumu olduğu gibi görebilen bütün özden devrimcilerle birlikte biz, bunda daha pek çok önemli etkenlerin bulunduğundan şüphe etmiyoruz. Yüzyıllardan beri saray uşaklarının kamçısı altında sürünerek canına tak etmiş olan Türk köylü ve işçisi, eline düşen ilk fırsattan – bu fırsat nereden gelirse gelsin – yararlanacak, mukadderatına hâkim olmak için gereken hareketi yapacaktı. Kesinlikle iddia edilebilir ki dış ve iç düşmanlarına karşı Türk halkının açtığı amansız mücadele, onun ruhundan fışkırmış ve tarihi etkenlerin baskısı altında bütün bir milleti şahlandırdığı için doğal bir şekilde başarılı olmuştur. Şunu da eklemeliyiz ki aynı Türk halkı yarın henüz ekonomik alanları içine almaya kurtuluşunu tamamlamak, bu kez dolaysız ve doğrudan egemenlik kurmak zamanı geldiğini anlayınca, gene kendi ruhundan gelen bir hamle ile gereksiz vasiyetleri başından atacak ve toplumsal devrimini de kendi isteğiyle başaracaktır.

Bu böyle olmakla birlikte ülkemizdeki olaylarda dış etkenlerin de rol oynadığını kaydetmek gerekir. Yoksa konunun bütün bir yönü unutulmuş olur, bu da hükümlerimizin aksamasını doğurur. Rusya’da çarlık değil herhangi bir cumhuriyetçi burjuva hükümeti bile olsa bizi rahat bırakacağına, bağımsız yaşamamıza rıza göstereceğine, ihtimal veren doğru düşünür bir fert var mıdır? Türk tarihi üzerine Rus tehdidi boğucu bir kâbus gibi çökmüştü. Bu tarihin akışı sırasında Türk halkı, iç durumunu düzeltici tedbirlere başvurma gereğini çoğu kez duymuştu. Fakat her defasında tepesinde Rus yumruğunun baskısını duymuş ve kımıldayıp sırtındaki asalakları atmak cesaretini – daha beter bir akıbet korkusuyle – kendinde bulamamıştı. Proletarya diktatörlüğünün Rusya’ya hâkim olmasıyle, durum büsbütün değişti. Şimdi doğumuzda Avrupa emperyalizmine karşı isyan etmemizi, ilerleme ve devrim yolunda yürümemizi onaylayıcı bir başlıkla gören bir devlet bulunuyordu. Yalnız bu kadarı bizim o zamana kadar açığa vurmaktan çekindiğimizi ve yüreklerimizde saklandığımız devrimci eğilimleri galeyana getirmek için yetiyordu. Esasen komşumuz da olanların bize kadar gelen yankıları yoksul ve sefil halkımızın bağımsızlık ve özgürlük aşkını kabartacak nitelikte idi. Rus köylüsü tanrı makamında tanıdığı çarını bir tekmede başından defettikten sonra düşünmeye “olurdu, olmazdı” demeye yer kalmıyordu. Bu parlak örneğe bakarak Türkiye’nin çalışkan halkı da İtilaf emperyalizminin saldırmasından kurtulur kurtulmaz “gerekenlere” aynı tekmeyi aşketmekte neden tereddüt edecekti.

Fakat 7 Kasım İhtilali ile ortaya çıkan koşullar bizim için bundan da elverişli idi. Sovyetler yönetimi Türkiye’de olup bitene karşı yalnızca seyirci durumunda kalmamıştı. Öteden beri düşman bildiğimiz komşu milletin başına geçenler, kendi ulusları adına değil, dünya devrimi adına da hareket ediyorlardı. Türkiye’de baş gösteren Kurtuluş Savaşı’nın başarısı dünya devriminin çıkarlarına uygun düşüyordu. Bunun için yeni dostlarımız bize tebessümleriyle teşvik etmeyi yeter görmediler. En gerekli anlarımızda yardımımıza koşmayı görev bildiler. Manen ve maddeten mücadelemize yardım ettiler. Burada maddi yardımları söz konusu etmek istemiyoruz. Kendileri bin bir güçlükle çarpışır, yokluklar içinde kıvranırken bize hediye ettikleri silahların, malzemelerin, altınların o bunalımlı anlarda bizim için değeri ne denli büyük olursa olsun, asıl oradan aldığımız verimli fikirler ve ülkü gücüdür.

Emperyalizme boyun eğmemek, asalaklar saltanatına karşı ayaklanmak, hurafelerden, geleneklerden güç alan padişahların, halifelerin tılsımını yakmak, maddi kuvvetlere karşı ülkü gücüyle galip gelinebileceğine inanmak… Hep 7 Kasım İhtilalinin bize telkin ettiği düşüncelerdir. Hiç şüphesiz bunlar suni bir tarzda bize kabul ettirilmiş değildir. Halk Kurtuluş Mücadelesi’ndeki hızımızı, devrim aşkımızı bu kaynaktan aldığımızın farkında olmamıştır bile. Bu düşünceler bu duygular sanki soluduğumuz havada, üstünde oturduğumuz toprakta uçuşuyorlardı. İnsanla dolu dünyanın üstünde bir toplum ilgilendiren İhtilalin etki yansıması daha başka türlü olmazdı. Ve doğal bir şekilde biz onların içimizden doğduğu, kendi varlığımızın ürünü olduğu duygusuna vardık. Bunda büsbütün yanılmıyorduk. Fakat bilincimizin derinliklerinde cidden var olan bu tür eğilimlere ortaya çıkaran, onlara hareket yeteneği veren 7 Kasım İhtilalinin mucizesi oldu.

Devrimimizin bu evrensel olayla o denli bir yakınlığı vardır ki hatta biçimsel birçok noktalarda, anlaşılır bir tarzda oradan esinlendiğimiz açıktır. İlk anayasamızda bunu açıkça görmek mümkündür.

Kısaca Türkiye’nin mütarekeden sonraki tarih 7 Kasım İhtilalinden ayrı düşünülemez. O şanslı ve kurtarıcı olayları, doğrudan doğruya değilse bile dolaylı olarak doğumuzdaki proletarya diktatörlüğü doğurmuştur.

Ulusal mücadelemiz ve siyasal devrimimize her denli kurtarıcı niteliği veriyorsak da, Türkiye’nin çalışkan kitleleri gerçek kurtuluşa ulaştırmak için yapılan şeylerin, yapılması gerek şeylerin ancak küçük bir parçasını teşkil ettiğini de unutmuyoruz. Devrim, ekonomik ve toplumsal alanlara yayılmadıkça ve yoksul orta halli halk kitleleri hesabına ulusal üretime kolektif bir biçim verilmedikçe, işçi ve köylümüzün kendisine kurtulmuş saymasının yolu yoktur. Devrimci irademiz (…) olgun hale gelinceye kadar kalın urganlarla geçmişin o sakat alışkanlıklarına bağlı kalacağız. Ve halkımız ezilmekte devam edecektir.

Bugün duruma hâkim olanlarda bu yönde bir eğilim göremiyoruz. Fakat yaptıklarıyle olumlu bir şey varsa da burjuva halkçılığının ülkemizde kurulması hususu da samimi arzular beslendiğidir. Bu alanda da başarının bazı şartları vardır. Her şeyden önce yapılan reformla başarabilmek için, onlarla çelişen kurumları, bütün direnmelere, yaygaralara rağmen, tereddütsüz yıkmaları durumun yamalı bir bohça dönmesini ve ölçü ve ahengi sağlamak amacıyle her gün yeni bir alanda reforma girişmek zorunludur. Bir devrim “biraz dinleneyim derse karşı devrim güçlerinin bakısıyle alçıya konmuş bir vücut haline gelir. Zamanın akışını izleyemez olur. Bu alanda ilerlememek gerilemek demektir.

Bugün ulaştığımız aşamada biraz fazla durduk. Muhafazakâr muhalefetin başkaldırması bundan ileri geliyor. Artık yeni bir hamle, bir atılış zamanı doğmuştur. Önündeki ilk heder, derebeylik kalıntılarını artık büsbütün silip süpürmek olmalıdır. Bunun için de taşra mütegallibesine belini doğrultamayacak bir darbe indirmek gerekiyor. Sloganımız:

“Doğu vilayetleri, Trakya ve İzmir’deki bütün çiftliklerin bedelsiz olarak istimlâki ve toprağı olmayan veya az topraklı yoksul köylülere dağıtılması”dır.

Hükümet bir yandan bu sloganı gerçekleştirir, bir yandan da terk edilen mülklerin dağıtılmadan evkaf ile birlikte genel ve bağımsız bir emlak idaresi altında işletir. Ve gelirini küçük üreticilerin teşkil edeceği kooperatiflere öder ve geçimden aciz olanlara yardım gibi hususlarda kullanırsa, günün önemli ihtiyaçlarını tatmin eder ve devrimci durumu sağlamlaştırır.

Kaynakça: Aydınlık, Sayı 27, Kasım 1924.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir