15/12/19

Serdar Topaloğlu – Mustafa Kemal Atatürk ve Edebiyat

ataturk edebiyat

“Yazın sanatı eğer her şey değilse, hiçbir şey değildir. Her zaman sırası geldiğinde, tabi kendine özgü şartlar içerisinde, her şeye tanık olması gerekmektedir.” -Jean Paul Sartre

Edebiyat, dönemin koşullarını da göz önünde bulundurarak bir toplum hafızası ve aktarım görevi görmelidir. Özdemir İnce’nin söylediği gibi “Entelektüel karanlığı gören değil, karanlıkta görendir.” Edebiyatçılar birer aydın görevi görmeli, topluma öncülük ederek tarihe bir nevi not düşmelidir. Yaşar Kemal’in, Erdal Öz’ün “Yaralısın” romanının arka kapağında bulabileceğiniz sözleri belki de tüm bu sözlere kuvvetli bir ışık tutmaktadır. “İyi bir romanın yaşamdan daha gerçek olabileceğini, Erdal Öz’ün romanını okuduktan sonra anladım. Roman, sanat, yaşamdan daha güçlüdür. Son günlerde işkenceye uğramışlar, inanılmayacak işkenceleri bir bir anlattılar. Bu işkenceler çağımızda, yurdumuzda yapılıyordu. Erdal Öz’ün romanındaki işkenceler yaşamdan, yaşamın bize anlattıklarından da şiddetli, etkili.” Edebiyat tarihimizin en büyük isimlerinden Yaşar Kemal, Erdal Öz’ün romanı hakkında bu yorumlarda bulunuyor. Dilin ne kadar kuvvetli olduğuna ve bir anlatının yaşamın kendisinden dahi daha yaralayıcı olabildiğini görebiliyoruz. Erdal Öz’e aynı hapishane çatısı altında bulundukları Deniz Gezmiş “Abi bizi de anlatır mısın?” diyecek ve ortaya Deniz ve arkadaşlarına dair hiçbir kaynakta edinilemeyecek yoğunlukta, hislerine ve onlara dair en etkileyici kitap olduğuna inandığım “Gülünün Solduğu Akşam” ortaya çıkacaktı.

Konu başlığına dönecek olursak Mustafa Kemal’in aydın bir insan ve devlet adamı olarak, üzerinde durduğu iki konu vardır: İyi hitabet ve güzel edebi yazı yazmak. Bir akşam toplantısında söz edebiyattan açılmış ve Mustafa Kemal Paşa etrafındakilerden edebiyat eğitimin nasıl olması gerektiğine dair birkaç fikir aldıktan sonra söz almış ve şu cümlelerini not ettirmiştir:

“Osmanlı devrinde ve bugüne kadar geçen Cumhuriyet çağında ve bundan evvelki Türk kültürel çağlarında ve hatta bütün kültürlü medeni cemiyetlerde edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden, her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri ve okuyanları, çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayılagelmektedir.”

Bu sözlerinin ardından Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı edebiyat eğitiminde hangi konulara ehemmiyetle yaklaşmalıdır diyerek birkaç madde sıralamıştır.

  1. Türk çocuğunun kafasını, fıtri yaradılışındaki dikkat ve itinaya göre tekevvün ettirmek. Bu, cumhuriyetin sıhhi düzeni ile alakadar olan vekâlete de teveccüh eden bir vazifedir.
  2. Güzel muhafaza edilen Türk kafa ve zekâlarını açmak, yaymak, genişletmek. Bu, bilhassa Kültür Bakanlığı’nın vazifesidir.
  3. Bir taraftan da, Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan, naturel bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.

“Bunlar yapılınca netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı, Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu, kendisini dinleyenleri onun yürüdüğü yola götürebilecektir.”

Atatürk’ün edebiyata bir sanat olarak bakışı ve edebiyat eğitiminde değinilmesi gerektiğini düşündüğü noktalar özetle bu şekildedir. Dil kullanımına ve üsluba verdiği önemi net bir biçimde ortaya koymaktadır. Günümüzde ulaşabildiğimiz konuşmalarında kurduğu cümleler ve tonlamalarındaki özen de bu konuda ne kadar yetkin olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Mustafa Kemal’in şiire duyduğu hayranlık ve şiir dinlemeye olan düşkünlüğü de kaynaklarda belirtilmektedir. Kitaplığında özenle ciltlenmiş çok türde eser barındırır, hatta katıldığı toplantılarda bu kitaplardan bazılarını getirir ve bu kitapları kendisine döneminin ve edebiyatımızın en büyük şairlerinden Yahya Kemal Beyatlı’nın aldırdığını söylermiş. İyi okuma yapan kişilerden bunları memnuniyetle dinlediği de not düşülmektedir.

“Yahya Kemal geniş tarih kültürünün eseridir. Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler.” -Mustafa Kemal Atatürk

Edebiyata ve şiire olan özel ilgisini görebildiğimiz Mustafa Kemal’in sadece Yahya Kemal ile değil şiirimizin en büyük isimlerinden Nazım Hikmet ile olan görüşmesinden de bahsetmek gerek. Bu görüşmeden Nazım’ın yoldaşı, dostu Vala Nureddin ‘Bu Dünyadan Nazım Geçti’ kitabında şu şekilde bahsediyor:

“Büyük Millet Meclisi’ne gittik. İsmail Fazıl Paşanın ismini söyleyince görevliler bizi büyük bir saygıyla salona aldılar. Herkes pencere tarafında ayaktaydı. Mustafa Kemal’in siluetini görüyorduk. Etrafını iri cüsseli adamlar kuşatmıştı ama göze o çarpıyordu. Kapıdan girdiğimizi görünce İsmail Fazıl Paşa bize yürüdü. Ellerimizden tuttu, birkaç adım attırdı. Bizi Mustafa Kemal’e takdim etti. Mustafa Kemal, elini ilk önce bana uzattı. Aklıma öpmek geldi. Sonra askeri bir eda ile sıkmayı üsluba daha uygun buldum. Nazım da aynı şekilde selamladı.”

Bu kısa tanışmadan sonra Mustafa Kemal, Nazım ve Vala Nureddin’e dönüp şu cümleyi kurmuştur:

“Bazı genç şairler modem olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.”

Mustafa Kemal burada da naif bir üslup ile edebiyata bakışına dair keskin bir söylemde bulunmuş, belki de o an ne Nazım’ın ne de Vala Nureddin’in beklemediği bir çıkış yapmıştı. Mustafa Kemal’e ve cumhuriyete olan sevdası ile de bildiğimiz Attila İlhan da bu görüşmeye ve Mustafa Kemal’in bu cümlesine dair şu yorumu yapmıştır:

Gâzi’nin tavsiyesine gelince, Nâzım’ın bu tavsiyeyi yürekten benimsemediğini, kim iddia edebilir? Kimbilir, geçirdiği ‘serencam’ın asıl sebebi, ‘gayeli şiirler’ yazması olmadı mı?

Paşanın tüm bu sözlerinden çıkarımla doğru bir yelpazeden baktığımızda, tıpkı onun da arzu ettiği gibi tarihimizi, özellikle Kurtuluş Savaşı dönemini ve milli mücadeleyi anlatan eserlerimizi ve edebi birikimimizi gözler önüne seren birçok yapıtı görebiliriz. Örneğin; İşgalcilerin eziyetlerini gözlemlemek için Anadolu’ya geçen Yakup Kadri “Yaban”ı, Halide Edip ise “Vurun Kahpeye”yi yazmıştır. Edebiyatın aktarım ve tarihsel hafıza gücü dediğimiz şey tam anlamıyla budur.

İstanbul’a ve tarihimize ışık tutan Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanına ne demeli? Ya da Lenin’i devrim yolunda en çok etkileyen kitaplardan Çernisevski’nin “Nasıl Yapmalı”sına? Bu noktada özellikle Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”na değinecek ve yazıyı bitireceğim.

1937 yılında Şevket Süreyya Aydemir’in evinde Nazım Hikmet İspanya İç Savaşını anlatan bir şiir okumaktadır. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer bu esnada çok duygulanır ve yaşlı gözlerle Nazım’dan bir istekte bulunur:

“Bu şiirde anlatılan halkın isyanıdır. Tıpkı bizim İstiklal Savaşımızda olduğu gibi. Ama ne yazık ki hiçbir Türk şairi bu destanı dile getirmedi. Yazık değil mi Nazım? Bizim halkımızın isyanı ve savaşı yanında İspanya İç Harbi çocuk oyuncağı kalır. Anadolu destanını yazsana sen. Anadolu destanını yaz…”

Bu konuda Nazım’ı Kurtuluş Savaşının önemli komutanlarından dayısı Ali Fuat Cebesoy da sıkıştırmaktadır. Hatta Nazım’a kaynak olması için uzun bir yazı göndererek Milli Mücadeleyi anlatır. Nazım da 1940 yılında Çankırı Cezaevi içerisinde yazmaya başladığı destanı 1941 yılında Bursa Cezaevi içerisinde tamamlar. Ancak bu destanın ilk hali olacak, Nazım daha sonra yapacağı eklemelerle destanı parçalara ayırarak, “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın içerisine yerleştirecektir.

Nazım, Memet Fuat’a Bursa’da yazdığı bir mektupta destandan şu şekilde bahsetmektedir:

“Destana gelince, Türk halkının milli kurtuluş savaşının destanını ayrı ve koskocaman bir destan olarak yazmak isterdim elbet. Fakat bunun için elimde imkân yok. Gayet basit, mesela İnönü Meydan Muharebesi’nin cereyan ettiği tabiat parçasını bile gidip göremedim. Manzaralar’ın içine, yazdığım destan parçasını koymak meselesine gelince, orada o parça olmasaydı Manzaralar çok şey kaybederdi, şundan dolayı ki, Manzaralar aynı zamanda memleketimin Meşrutiyet’ten bu yana kısa tarihidir de.”

Ancak İnkılap Kitabevi, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yayımlamak istemektedir. Aslında Nazım Hikmet, destanı ayırmak istemez ancak paraya ihtiyacı vardır. Münevver hamile, oturdukları ev harap halde ve bir bebek büyütmek için uygun durumda değildir. Tüm bu durumlar sonucunda parasını peşin almak koşuluyla destanı İnkılap Kitabevi’ne vermiştir. Ne var ki yayınevi, destanı bir türlü yayımlamayacaktır.

Destana Çankırı’da başlamasına rağmen 1939’da İstanbul Tutukevinde yazdığı bir bölümü eklemiştir çünkü:

“Onlar,

Onlar ki toprakta karınca,

suda balık,

havada kuş kadar

çokturlar;

korkak,

cesur,

cahil,

hakim

ve çocukturlar

 

ve kahreden

yaratan ki onlardır,

destanımızda yalnız onların maceraları vardır.”

Kaynakça

Şiir Hikâyeleri, Haluk Oral, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S. 15,16,17

Atatürk Hakkında Hatıra Ve Belgeler, Afet İnan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, S.392,393,394,395,396,397,398,399

Bu Dünyadan Nazım Geçti, Kırmızı Kedi Yayınevi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir