16/12/19

Stefan Zweig – Kundura Tamircisinin Evinde Oturan Adam

stefan zweig lenin

Dünya savaşının dehşet dolu dalgalarının dört bir yandan sardığı küçük barış adası İsviçre, 1915, 1916, 1917 ve 1918 yıllarında heyecanlı bir dedektif romanına sahne olmuştur. Daha bir yıl önce dostça briç partileri düzenlemiş ve birbirlerini karşılıklı olarak evlerine davet etmiş düşman devletlerinin diplomatları, karşılaştıkları lüks otellerde, sanki hiç tanışmıyorlarmış gibi birbirlerine soğuk davranmakta, birbirlerini görmezden gelmektedirler. Kimliği belli olmayan bir sürü kuşkulu insan, diplomatların odalarından acele acele ve sessizce çıkmaktadırlar. Bunların arasında parlamenterler, elçilik sekreterleri, ataşeler, işadamları, yüzleri ya açık ya da tülle örtülü kadınlar, kısacası gizli görevleri bulunan bir sürü insan var. Otellerin önlerinde, içlerinden sanayicilerin, gazetecilerin, müzik dünyasının ünlülerinin ve görünüşe göre eğlence amacıyla gezi yapan yolcuların inip bindiği, yabancı ülkelerin amblemlerini taşıyan lüks otomobiller durmakta. Fakat hemen herkesin görevi aynı: bir şeyler öğrenmek, bir şeyleri gözetlemek. Bu arada otele gelen konukları odalarına götüren kapıcı, odaları süpüren kız da gözetlenmekte ve izlenmektedir. İki tarafın gizli örgütleri hemen her yerde, lokantalarda, pansiyonlarda, pastanelerde ve kahvehanelerde sürekli birbirlerine karşı çalışmaktadırlar. Propaganda adı verilen şeyin yarısı casusluk, sevgi denilen şey ise ihanet. Görünürde yapılan şeylerin arkasında bir ikinci ve bir üçüncü gizli iş var. Herkes birbirini gözetliyor ve bir taraf öteki tarafın yaptıklarını rapor ediyor. Herhangi bir rütbe ve makam sahibi bir Alman Zürih’e gelse, Bern’deki karşı tarafın elçiliği bunu ânında öğreniyor, bir saat sonra da Paris’in haberi oluyor. İrili ufaklı ajanlar, ataşelerine her gün ciltler dolusu gerçek ya da uydurma raporlar gönderiyorlar, ataşeler de bu raporları hiç vakit kaybetmeden üst makamlara ulaştırıyorlar Bütün duvarlar şeffaf, telefon konuşmaları karşılıklı olarak dinleniyor. Çöp sepetleri ve kurutma kâğıtları sayesinde her türlü haberleşme elde ediliyor. Bu pantomim, sonunda o kadar ileri gidiyor ki, bu oyunu oynayanların pek çoğu, avcı mı yoksa av mı olduklarını, casusluk mu ediyorlar yoksa izleniyorlar mı, ihanet mi ediyorlar yoksa ihanete mi uğruyorlar, bilemez oluyor.

Bütün bu haberleşme ağına ve kişiler hakkında her türlü bilgi elde edilmesine karşın, bir adam var ki, onun hakkında çok az şey biliyoruz. Bu, belki de onun çok fazla dikkat çekmemesinden, lüks otellerde ve kahvelerde görünmemesinden, propaganda amaçlı toplantılara katılmamasından değil, tam tersine, karısıyla birlikte bir kundura tamircisinin evinde oturarak arka planda kalmayı yeğlemiş olmasından ileri geliyordu. Limmat Nehri’nin hemen arkasındaki eski kentin dar ve kıvrımlı sokaklarından birinde, duvarları kısmen zamanla, kısmen de biraz aşağıda bulunan küçük sucuk fabrikasının etkisiyle kararmış o sağlam yapılı, evlerden birinin ikinci katında oturmaktadır. Bir fırıncı karısı, bir İtalyan ve bir de Avusturyalı tiyatro oyuncusu ile komşuluk ediyorlar. Ev sakinlerinin, hakkında bildikleri tek şey, adamın bir Rus olduğu, çok az konuştuğu ve adının da zor telaffuz edildiğidir. Adamın yıllardan beri vatanından uzak yaşadığını, büyük bir serveti bulunmadığını ve öyle para getirecek bir iş de yapmadığını, ev sahibi kadın, yedikleri yemeklerden ve taşınırken yanlarında getirdikleri -hepsi bir araya gelse küçük bir bavulu ancak doldurabilen- eski püskü giysilerinden çok iyi biliyor.

Hiç kimsenin dikkatini çekmeyen bu ufak tefek ve tıknaz adam, gözlerden uzak, sessiz bir yaşam sürüyor. Kalabalık içinde görünmekten kaçınıyor, çekik kara gözlerindeki o keskin bakışlarını, pek fark eden yok. Ziyaretine gelenlerin sayısı da çok az. Ama her gün düzenli olarak sabah saat dokuzda kütüphaneye gidiyor ve orada, öğle tatiline, saat on ikiye kadar oturuyor. On ikiyi tam on geçe evinde oluyor ve herkesten önce kütüphanede bulunmak için, bire on kala yeniden evinden çıkıyor ve akşamın altısına kadar orada oturuyor. Fakat haber alma servislerinde çalışan ajanlar, yalnızca çok konuşan adamlara dikkat ettikleri ve çok okuyup çok öğrenen yalnız insanların, dünyamızda gerçekleştirilen devrimlerde oynadıkları rolün ne kadar büyük olduğunu bilmediklerinden, kundura tamircisinin evinde oturan bu sessiz ve önemsiz adam hakkında hiç bilgi toplamıyorlar. Sosyalist çevrelerin bu adamla ilgili bütün bildikleri, Londra’daki Rus mültecilerin çıkardığı küçük ve radikal bir derginin yazı işleri sorumlusu olduğu ve Petersburg’da, adı o zamanlar dile alınmayan bir partinin başkanlığını yaptığıdır. Sosyalist partinin en saygın üyeleri bile, yöntemlerini yanlış bulup haklarında sert eleştiriler yapan ve küçümseyici sözler söyleyen bu adamla uzlaşmanın asla mümkün olamayacağını bildikleri için, onunla pek fazla ilgilenmezler. Bazı akşamlar küçük bir işçi kahvesinde yaptığı toplantılara, çoğu gençler olmak üzere ancak on beş-yirmi kişi katılıyor; bunlar da bol bol çay içen ve tartışmalarla kafaları kızışan bütün sığınmacı Ruslar gibi, bu bildiğini okuyan adama katlanmak zorunda kalıyorlar. Kısacası, bu ufak tefek ve keskin bakışlı adamı kimse önemsemiyor. Kundura tamircisinin evinde oturan Vladimir İliç Ulianov adındaki bu adamı Zürih’te tanıyanların sayısı üç düzineyi bulmaz. Eğer o zamanlar, bir elçilikten ötekine büyük bir hızla giden o göz alıcı diplomat arabalarından biri, rastlantı sonucu sokakta bu adama çarpıp da ölümüne neden olsaydı, dünya bugün onu, ne Ulianov, ne de Lenin adıyla tanıyacaktı.

Devrim…

Günlerden bir gün, 15 Mart 1917’de, Zürih kenti kütüphane memuru, hayretler içinde kalıyor. Saatin ibresi dokuzu gösteriyor ve kendisinden ödünç kitap alanların en düzenlisi olan adamın her gün oturduğu yer hâlâ boş. Saat dokuz buçuk oluyor, on oluyor, ancak okumaya doyamayan bu adamın ne geldiği ne de geleceği var. Çünkü, her sabah olduğu gibi yine kütüphaneye gitmekte olan bu adama, yolda Rus dostlarından birisi seslenmiş, daha doğrusu üstüne atlamış ve Rusya’da devrim hareketinin başladığı haberini vermişti.

Lenin önce buna inanmak istemiyor. Duyduğu haber karşısında şaşırmış gibidir. Fakat biraz sonra kısa ve sert adımlarla, göl kıyısındaki gazete satış kulübesine koşuyor. Burada ve gazetelerin önünde saatlerce ve günlerce bekliyor. Evet, haber doğrudur ve her geçen gün daha da pekişmektedir. Önce bunun yalnızca saraya yönelik bir devrim olduğu ve bir kabine değişikliği gerçekleştirildiği haberleri geliyor, bunu Duma’nın toplandığı ve ilk geçici hükümetin kurulduğu, Çar II. Nikolay’ın tahttan indirildiği, özgür Rusya, siyasi tutukluların affı gibi haberler izliyor. Lenin’in yıllardan beri düşlediği, yirmi yıldan beri de gizli örgütlerde, zindanlarda, Sibirya’da ve sürgünde uğruna çalıştığı her şey artık gerçekleşmiş bulunuyor. Bu savaşa yenik düşüp hayatlarını kaybeden milyonlarca insan, demek ki boş yere ölmemiş. Bu insanlar, anlamsız bir amaç uğruna değil, tam tersine, kurulmakta olan yeni özgürlük ve sonsuz barış ülkesi Rusya için canlarını feda etmişlerdir. Aslında soğukkanlı biri olan ve her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar düşünüp hesap eden bu hülya adamı, şu anda sarhoş gibidir. Cenevre, Lozan ve Bern’de küçücük kulübelerde oturan yüzlerce mülteci Rus da, bu habere çok seviniyor. Artık ülkelerine dönebileceklerdir! Sahte pasaportlar ve başka adlarla her türlü ölüm tehlikesini göze alıp Çarlık Rusya’sına dönmeyecekler, özgür bir vatandaş olarak özgür vatanlarına döneceklerdir. Hemen eski püskü eşyalarını toplayıp dönüş yolculuğuna hazırlanıyorlar. Çünkü gazeteler, Gorki’nin yaptığı “Yurda dönün!” çağrısını yayınladı. Şimdi bütün dış ülkelere mektuplar yazılıyor ve telgraflar çekiliyor: Yurda dönün, yurda dönün! Bir araya gelin! Birleşin! Bilinçlendikleri andan beri uğruna savaştıkları eser için, Rus devrimi için, bir kere daha hayatlarını ortaya koyacaklar.

…Ve Hayal Kırıklığı

Fakat birkaç gün geçtikten sonra duydukları şu haber karşısında derin bir hayal kırıklığına uğruyorlar: Yüreklerini, tıpkı gökyüzünde kanat çırpan bir kartal gibi kabartan bu haber, düşledikleri devrim değil, Rus halkının devrimi değildir. Yapılan şey, Almanya ile barış yapılmasını engellemek isteyen İngiliz ve Fransız diplomatlarının kışkırtmalarıyla Çar’a karşı yapılmış bir saray hareketidir. Bu devrim, barış ve özgürlük isteyen halkın devrimi değil, uğruna savaştıkları ve canlarını vermeye hazır oldukları devrim değil, tersine, planlarının uygulanmasına engel olunmasını isteyen tarafların, emperyalistlerin ve generallerin bir oyunudur. Lenin ve arkadaşları, geri dönün çağrısının gerçek bir devrim, bir Karl Marx devrimi isteyenlerle hiçbir ilgisi olmadığını anlamakta gecikmiyorlar. Daha şimdiden Miljukow ve öteki liberallere, radikal devrimcilerin ülkeye girişlerine engel olunması buyruğu verilmiş bulunuyor. Buyruğun gereği hemen yerine getiriliyor: Örneğin Plekhanov gibi ılımlı, savaşın uzaması için kendilerinden yararlanmayı umdukları sosyalistler bir torpidobota bindirilip bir onur kıtası eşliğinde saygıyla Londra’dan Petersburg’a gönderilirken, Troçki’yi Halifax’ta ve öteki radikal devrimcileri de sınırlarda tutukluyorlar. Zimmerwald’da düzenlenen Üçüncü Enternasyonal Kongresi’ne katılanların isimlerinin yer aldığı kara listeler, bütün İtilaf devletlerinin sınır karakollarına gönderiliyor. Umutsuzluğa düşen Lenin, Petersburg’a telgraf üstüne telgraf çekiyor, fakat telgraflar ya yerine ulaştırılmıyor ya da alıkonuluyor. Zürih’te kimsenin tanımadığı, Avrupa’nın öteki kentlerinde de çok az kişinin farkında olduğu Vladimir İliç Lenin adlı bu adamın ne kadar güçlü, ne kadar enerjik, ne kadar tehlikeli, amacına ulaşmada ne kadar kararlı bir devrimci olduğunu, Rus halkı çok iyi biliyor.

Elinden hiçbir şey gelmeyen bu insanların düştüğü umutsuzluk, sonsuzdur. Londra’da, Paris’te ve Viyana’da yıllardan beri düzenledikleri sayısız kongrelerde ve genel kurul toplantılarında sürekli bu devrimin planlarını hazırladılar ve stratejilerini belirlediler. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar ölçüp biçtiler ve tartıştılar. Partinin çıkardığı gazetelerde karşılaşabilecekleri güçlükleri, tehlikeleri ve olasılıkları yıllardır gerek kuramsal gerekse uygulama açısından karşılaştırdılar. Bu adam, bütün yaşamı boyunca devrim planları yaptı ve ona kesin biçim vermeye çalıştı. İsviçre’de çakılıp kaldığı için onun devrimi, özgürlük uğruna yıllardır sürdürdüğü kutsal savaşımı, şimdi yabancı ulusların ve yabancı çıkarcıların buyruğuna verilip yozlaştırılacak ve gerçek amacından uzaklaştırılmış olacak. Bu günlerde Lenin’in başına gelenlerle, kırk yıl süreyle Rusya seferinin hazırlığını yapan, fakat savaş çıkınca sivil elbisesiyle evinde oturmak ve görev verdiği generallerin başarılarını ve yanlışlarını, harita üzerinde, ufak bayraklarla izlemek zorunda kalan Hindenburg’un yazgısı arasında garip bir benzerlik var. Gerçekte tam bir gerçekçi olan Lenin’in kafasında, o umutsuzluk günlerinde en çılgın ve en akla gelmez düşünceler dolaşıyor: Acaba bir uçak kiralayıp Almanya ya da Avusturya üzerinden ülkesine geçebilir mi? Ama, kendisine yardım öneren ilk insan bile casus çıkıyor. Kaçışla ilgili düşünceleri gittikçe çılgınlaşıyor. İsveç’e bir mektup yazıyor ve oradaki yandaşlarından kendisine bir İsveç pasaportu çıkarmalarını istiyor. Kendisine yöneltilebilecek herhangi bir soruyu yanıtlamamak için de dilsiz rolünü oynamayı düşünüyor. Kuşkusuz Lenin, bu tür hülyalarla geçirdiği gecelerden sonra sabah olup da uyandığında, bu çılgınca düşlerin gerçekleşme olasılığının bulunmadığını anlıyor. Fakat şu gerçeği de çok iyi biliyor: Rusya’ya dönmek, devrimini gerçekleştirmek, dış güçlerin güdümünde, göstermelik bir devrim değil, gerçek devrimin yapılmasını sağlamak zorunda. Rusya’ya dönmesi, hem de hiç vakit yitirmeden dönmesi, neye mal olursa olsun dönmesi gerekli.

Almanya Üzerinden Geçiş: Evet mi, Hayır mı?

İsviçre; İtalya, Fransa, Almanya ve Avusturya arasında sıkışmış bir ülkedir. İtilaf devletlerinden geçen yollar, devrimci Lenin için kapalıdır. Rus uyruklu olduğu için düşman sayılan birinin Almanya ve Avusturya üzerinden geçmesi de olası değildir. Fakat ortada aklın almayacağı bir gerçek var: Lenin, Miljukow’un Rusya’sından ve Poincarè’nin Fransa’sından çok, İmparator Wilhelm’in Almanya’sından yardım alabilir. Almanya, Amerika’nın savaş ilan edişinin arifesinde her ne pahasına olursa olsun, Rusya ile barış yapmak istiyor. İngiliz ve Fransız elçilerine güçlük çıkaracak bir Rus devrimcisi, Almanya için mutlaka yardım edilmesi gereken bir dosttur.

Ama, yazılarında yüzlerce kere hakaret ettiği ve tehditler yağdırdığı Kayser Almanya’sı ile şimdi birdenbire ilişki kurmaya kalkışmak Lenin için büyük bir sorumluluk yüklenmek demektir. Çünkü o zamanki ahlaki kurallara göre, savaşın tam ortasında ve düşman genelkurmayının izniyle karşı tarafın topraklarına girmek ve oradan geçmek, vatana ihanet suçlarının en büyüğüdür. Lenin böyle davranacak olursa daha işin başında kendi partisini ve kendi işini lekeleyeceğini, Alman hükümetinin parayla tutulmuş bir ajanı olarak Rusya’ya gönderilmekle suçlanacağını, hemen barış yapılmasıyla ilgili program gerçekleşecek olursa, Rusya’nın kazanacağı gerçek bir utkuyu önleme suçunun tarih boyunca kendi omuzlarında kalacağını çok iyi biliyor. Hiç kuşku yok ki Lenin, bu çok tehlikeli ve lekeleyici yoldan -zorunlu da olsa- geçmeye hazır olduğunu söyleyecek olursa, yalnızca ılımlı devrimcileri değil, kendisi ile aynı görüşü paylaşan pek çok yoldaşını da dehşete düşürecektir. Bu durumda ne yapacaklarını bilemeyen mülteciler, Rus devrimcilerin ülkelerine gönderilmesi sorununu, tutsak değişimiyle resmî ve tarafsız yoldan çözebilmek amacıyla, İsviçre sosyal demokratlarıyla görüşmeler yaptıklarını, Lenin’e söylüyorlar. Fakat Lenin bu yolun çok uzun süreceğini ve Rus hükümetinin, ülkeye dönüşlerini uydurma nedenler ileri sürerek geciktireceğini biliyor. Geçen her gün ve her saat, davası için çok önemlidir. Daha az kuşkucu ve daha az atak olan devrimciler, mevcut düzene ve yasalara göre hainlik sayılabilecek bir eylemde bulunmaya cesaret edemezken, Lenin kararını veriyor ve kendi adına, sorumluluğu kendisine ait olmak üzere Alman hükümetiyle görüşmelere başlıyor.

Anlaşma

Lenin attığı adımın heyecana neden olacağını ve hakkındaki söylentilere çanak tutacağını bildiği için, görüşmeyi tam bir açıklık içinde yapıyor. İsviçre İşçi Sendikası Sekreteri Fritz Platten, Lenin adına, daha önce Rus mültecilerle görüşmeler yapmış olan Alman elçisine gidiyor ve Lenin’in koşullarını bildiriyor. Bu ufak tefek ve bilinmeyen adam -gelecekteki gücünü şimdiden seziyormuş gibi- Alman hükümetinden asla ricada bulunmuyor, tersine, binecekleri vagona dokunulmazlık hakkı tanımak, binişte ve inişte pasaport kontrolü yapmamak ve üzerlerini aramamak, normal tarife üzerinden bilet ücretlerini kendileri ödemek, ister buyrukla olsun ister kendi istekleriyle vagondan dışarı çıkmamak koşuluyla, Rus mültecilerin Alman hükümetinin yardımını kabul etmeye hazır olduğunu bildiriyor. Bakan Romberg, Lenin’in isteklerini üst makamlara iletiyor. İstekler, sonunda Ludendorff’un eline geçiyor. Gerçi general, dünya tarihi bakımından belki de yaşamının bu en önemli kararı ile ilgili olarak anılarında hiç söz etmiyor, ancak onayladığı muhakkak.

Alman elçisi isteklerdeki bazı ayrıntıları değiştirmeye çalışıyor, çünkü Lenin tarafından kasıtlı olarak düzenlenen bu protokol öylesine karışık, öylesine anlaşılmaz ki, yalnızca Ruslar değil, Radek gibi Avusturyalılar da aynı trende kontrol edilmeden yolculuk edeceklerdir. Ama Lenin’in olduğu kadar Alman hükümetinin de acelesi var. Çünkü bugün, yani 5 Nisan tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, Almanya’ya savaş ilan ediyor.

Böylece Fritz Platten, 6 Nisan günü, öğleüzeri şu çok önemli kararı öğreniyor: “Konu, istenilen biçimde çözümlenmiştir.” 9 Nisan 1917’de, saat iki buçukta, yırtık pırtık elbiseler giyinmiş, ellerinde bavulları küçük bir grup, Zährigerhof Lokantası’ndan ayrılarak Zürih İstasyonu’na gidiyorlar. Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu topu topu otuz iki kişi. Grupta bulunan erkeklerden yalnızca Lenin’in, Zinoviyev’in ve Radek’in adları daha sonra ünlü isimler arasına girebilmiştir. Birlikte yedikleri mütevazı öğle yemeğinden sonra, Rusya’da kurulan geçici hükümetin, Almanya üzerinden geçen yolcuları vatan hainliğiyle suçlamaya karar verdiğini, “Petit Parisien” gazetesinde çıkan bir haberden öğrendiklerini doğrulayan ortak bir belge hazırladılar. Bu yolculuğun bütün sorumluluğunu üzerlerine aldıklarını ve bütün koşulları kabul ettiklerini, kaba ve çarpık çurpuk harflerle imzaladılar. Artık bu tarihsel yolculuğa hazırdırlar.

İstasyona varışları herhangi bir ilgi uyandırmıyor. Ne bir gazete muhabiri gelmiştir ne de bir fotoğrafçı. Sırtlarına sandıklar ve sepetler yüklemiş kadınlar ve erkeklerden oluşan grubun arasında, sessizce ve dikkat çekmeden, trende kendisine bir yer arayan, başında ezilmiş bir şapka, eski elbiseli, komik dağ ayakkabıları giymiş bu Bay Ulianov’u, İsviçre’de kim tanır ki! Bu insanlar, Yugoslavya’dan, Rutenya’dan, Romanya’dan gelen ve Fransa kıyılarına, oradan da denizaşırı ülkelere yapacakları yolculuklarına devam etmeden önce, Zürih’te tahta bavullarının üstüne oturup birkaç saat mola veren göçmenlerden hiç de farklı değiller. Bu yolculuğu onaylayan İsviçre İşçi Partisi’nden görünürlerde kimse yok. İstasyona gelenler, memleketlerine selam göndermek ve gidenlere bir parça yiyecek vermek isteyen birkaç Rus ile Lenin’i son anda bile olsa bu “anlamsız”, bu “çılgın” yolculuktan vazgeçirmeyi uman birkaç kişi. Fakat bir kez karar verilmiştir. Saat üçü on geçe, hareket işareti veriliyor ve trenin tekerlekleri Alman sınır istasyonu Gottmadingen’e doğru dönmeye başlıyor. Evet, tren tam saat üçü on geçe hareket etti ve bu andan sonra dünya saatinin gidişi de değişmiş bulunuyor.

Kurşun Mühürlü Tren

Dünya savaşında milyonlarca top ve mermi patlatıldı; mühendisler her geçen yıl daha etkili, daha güçlü, daha çok insan öldürebilen silahlar geliştirdiler. Fakat hiçbir silah, şu anda İsviçre sınırını aşıp Almanya’yı baştanbaşa geçtikten sonra Petersburg’a varan ve oradaki çağdaş düzeni ortadan kaldıran, içi, yüzyılın en tehlikeli ve en kararlı devrimcileri ile dolu bu tren kadar etkili olmamış ve insanoğlunun yazgısını böylesine belirlememiştir.

İşte bu çok etkili silah, kadın ve çocukların bindiği ikinci mevki ve erkeklerin bindiği üçüncü mevkiden oluşan bir vagon, şimdi Godingen İstasyonu rayları üstünde durmaktadır. Yere tebeşirle çizilmiş bir çizgi, bu çılgınlar koğuşunun Almanya’dan geçirilmesine eşlik eden iki Alman subayının oturduğu kompartımanla, Rusların egemenlik bölgesi arasındaki tarafsız bölgeyi gösteriyor. Tren, gece boyunca önemsenecek herhangi bir olay olmadan, ilerlemekte. Yalnız, Frankfurt’ta Rus devrimcilerin Almanya’dan geçmekte olduklarını duyan Alman askerleri, aniden trene saldırıyorlar. Bir başka kez de, yolcularla konuşmak isteyen Alman sosyal demokratların bir girişimi kabul edilmiyor. Lenin, Alman topraklarında bir Alman’la tek bir kelime bile konuşursa, üzerine çekeceği kuşkunun büyüklüğünü çok iyi biliyor. İsveç’te coşkuyla karşılanıyorlar. Açlıktan bitkin düşen yolcular, kendileri için hazırlanan kahvaltı masasına hücum ediyorlar; İsveç sandviçleri onlara bir mucize gibi geliyor. Daha sonra Lenin, ayağındaki o komik dağ çizmelerini çıkartıyor, yeni ayakkabı ve birkaç parça giysi satın aldırtıyor. Sonunda Rus sınırına varılıyor.

Top Patlıyor

Lenin’in Rus topraklarına ayak bastığı andaki davranışı ilginçtir: Ülkesinin insanlarını seyretmek yerine hemen gazetelere dalıyor. On dört yıldan beri Rusya’da değildi. Vatan toprağını, ulusal bayrağı, Rus askerlerini ve üniformalarını on dört yıl sonra ilk kez görüyordu. Fakat bu demir iradeli dava adamı, ötekiler gibi gözyaşları dökmedi, kadınların yaptığı gibi, olup bitenden habersiz Rus askerlerinin boynuna sarılıp onları kucaklamadı. Gazeteye, önce gazeteye, Pravda’sına sarıldı; acaba gazetesi, uluslararası görüşü yeterince yansıtabiliyor mu? Lenin, sinirlenerek gazeteyi eliyle buruşturuyor. Hayır, daha hâlâ istediği gibi değil, daha hâlâ hamasi edebiyat yapılıyor. Onun anlayışına uygun, gerçek bir devrim düşüncesinden daha çok uzaktalar. Lenin, dümeni ele almak ve sonuç ne olursa olsun kendi görüş ve düşüncelerini halka anlatmak için zamanın çok uygun olduğunu hissediyor. Fakat başarabilecek mi? Lenin’in son huzursuzluğu ve korkulu anları başlıyor. Mijukow, onu daha Petrograd’da -kent o zaman henüz bu adı taşıyordu, fakat çok sürmeyecektir- tutuklattırmayacak mı? Kendisini karşılamaya gelen ve kör bir ışıkla aydınlatılan yarı-karanlık trenin üçüncü mevki kompartımanında oturan dostları Kamenev ve Stalin’in dudaklarında garip ve gizemli bir gülümseyiş var. Sorularına yanıt vermiyorlar ya da yanıt vermek istemiyorlar.

Fakat biraz sonra gerçeğin ona verdiği yanıt, inanılması zor bir yanıt olacaktır. Tren, Petrograd İstasyonu’na girdiğinde, öndeki büyük alan, binlerce işçiyle hıncahınç dolmuş bulunuyor. Deniz, hava ve kara birliklerinden oluşan şeref kıtaları, sürgünden dönen liderlerini bekliyor, çalınan Enternasyonal marşı ortalığı çınlatıyor. Vladimir İliç Ulianov, daha düne kadar kundura tamircisinin evinde oturan bu adam, trenden iner inmez yüzlerce el tarafından alınıyor ve doğruca zırhlı bir otomobile bindiriliyor. Evlerin çatısına ve kaleye yerleştirilmiş projektörler, onun üzerine çevriliyor ve Lenin, bindirildiği zırhlı otomobilden halka ilk söylevini veriyor. Caddeleri dolduran kalabalık, heyecandan tirtir titriyor ve çok geçmeden de “dünyayı sarsan on gün” başlıyor. Top patladı ve bir büyük ülkeyi, bir dünyayı paramparça etti.

Kaynak: İnsanlığın Yıldızın Parladığı Anlar, Can Yayınları, İstanbul 2013 çev: Kasım Eğit s. 207-217.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir